O gece, kadın vadinin yamacında durduğunda, ay ışığı onu bir sır gibi saklıyordu. Rüzgâr, saçlarının arasına eski bir şarkının yankısını bırakıyordu. Gecenin karanlığı ona yabancı değildi, çünkü içindeki sessizlik, vadinin sonsuzluğu kadar derindi.
O burada birini beklemiyordu. Artık kimseyi beklemiyordu.
Eskiden elleri bir çift omuz arardı, sesi bir yankı, yüreği bir merhamet. Ama zaman, bekleyenlerin kaderini kurak topraklara yazardı. Ve o, toprağın nasıl susuz kaldığını iyi bilirdi.
Kadın burada, çünkü artık anlatacak bir hikâyesi kalmamıştı. En son anlatmaya çalıştığında, sesini duyan olmamıştı. Söylediği her söz, rüzgârın içinde kaybolmuş, inandığı her şey suya düşmüştü. Bir zamanlar sevdiği, inandığı, uğruna yollar aştığı biri vardı. O, vadinin karşı kıyısında, ona gözleriyle söz veren, ama sesiyle yalan söyleyen adamdı. Bir gece, bir sabah, belki de bir kelimeyle gitmişti. Ama asıl giden oydu, kalan değil.
Kadın, sevdiği adamın ardında bıraktığı boşluğa bakıyordu. Onunla birlikte giden, sadece bir adam değildi. Onunla giden, kadınlığının tüm incelikleriydi. Dokunulmanın hafifliği, sevmenin ferahlığı, sarılmanın güveni… Hepsi o gece onunla gitmişti. Ve geriye, yüreğinin ortasında kocaman bir taş kalmıştı.
Ama kadın, orada, o uçurumun kıyısında dururken fark etti. Acı dediğin, insanın içinden taşıp akmazsa, içini kuruturdu. O yüzden, ellerini toprağa uzattı. Soğuk taşları avuçlarına aldı. Onları göğsüne bastırdı. Belki taş, içindeki ağırlıkla kardeş olurdu da, ona sırrını fısıldardı. Belki taş, suskunluğu ona öğretirdi. Belki taş, acısını bölüşürdü.
Ve bir mucize oldu. Taş önce soğuktu, ama sonra avuçlarının sıcaklığıyla ısındı. Kadın, taşın içinde saklı olan eski zamanların sabrını duydu. Taş, ona konuşmadan anlattı. “Ben de bir zamanlar dağdım” dedi, “Ben de bir