Travma sonrası stres bozukluğu olarak adlandırılan fenomen, trenin gelişiyle birlikte ortaya çıkmıştır. On dokuzuncu yüzyılın başlarında demiryolu yolcu hizmetinin başlaması teknolojik zafer bir bedel ile geldi. Yanında getirdiği şaşkınlık ve endişenin kaynağı yaygın olan kazalardı. İnsan bu teknolojinin içinde iken zamanın ve mekânın bildik düzleminden ayrı bir makine içinde olmanın verdiği şaşkınlıkla kendini güçsüz hissetti.
Ayrıca bir teknoloji ne kadar verimli olursa çöktüğünde yaratacağı yıkım da o kadar şiddetli olacaktır. Doğanın kontrol edildiği teknolojinin seviyesi ile kazaların ciddiyet derecesi arasında doğrusal bir oran vardır. Örneğin, Charles Dickens, Haziran 1865'te bir demiryolu kazasından görünüşte yaralanmadan kurtulsa bile sonrasında o deneyimi hatırlarken travma “sonrası” sarsıntı yaşamıştır.
Modern yaşamın yeni teknolojileri ile insanları şok edebilecek güçteydi. Görüntüleme teknolojilerin ilklerinden olan fotoğraf görünürde nesnel sahneler sunsa da algının öznel karakterini de paradoksal olarak güçlendirmişti. Fotoğrafın dünyamıza girmesi ile fotoğrafın epistemik rolünün sorunsalını da gündeme geldi. Endüstrileşme teorisyenleri arasında yer alan Schivelbusch'a göre fotoğraf, trende yolculuk yapanların sınırlı görüş alanının yolcu üzerinde yarattığı duyusal etkileşimi yaşatıyordu. Walter Benjamin için fotoğraf çekmenin kendisi bir travma biçimiydi. Bir parmak hareketi ile bir anı sonsuz bir süre içinde hapsetmek mümkün hale gelmişti. Benzer etkileşim modern teknoloji ürünlerinden olan film, röntgen, MRI, ultrason ve dahili fotoğraf çekme özelliğine sahip telefonlar için de geçerlidir.
Modern koşullarda yaşamak hem görüntüleme teknolojilerinin hem de sürat sağlayan teknolojilerin sağladığı hızlanmaya bizleri sürekli maruz bırakmakta. Bu