Büyüklerimizin bize bıraktığı maddi, manevi miraslarla süslenmiş, yarım yamalak yetişmiş ciddiyetsiz bir nesildik ve bu neslin kendinden başka kimseyi şikayet etmeye hakkı yoktu.
İnsan denen varlık bir derya, uçsuz bucaksız deniz. Utancın, pişmanlığın, mahcubiyetin, suçluluğun, korkunun içinde bağulsan da yine de hayatta kalıyorsun. Yaşıyorsun yani. Herkesle yüz yüze geliyorsun. Dayanıyorsun o soru soran gözlere, susan kırık dudaklara, kararan yüzlere, imalı sözcüklere dayanıyorsun, hatta alışıyorsun.
Bizim hiç tül perdemiz olmadı. Güneş hiç bembeyaz tülün ardından göz süzüp içeri bir gelin gibi sızmadı, rüzgar hiç havalandırıp uçurmadı olmayan tüllerimizin eteklerini. Tülün ardından görünenler şeytanın gösterdikleriymiş, öyle derdi babam. Bütün habis gözler evin içini izlermiş, röntgenlermiş bizi el alem. Namussuz çokmuş dışarıda. Evdeki tek tül genç kızlık hayalleri gibi sararıp solmuş sandıktaki dürülü anamın gelinliğinin duvağıydı.
Rüyaların doğası, temelde, bilinçdışı bir dileğin de yardımıyla, önbilinçteki düşünceleri (yani dünün artıklarını) rüyanın görünür içeriğine aktaran kendine özgü bir rüya çalışması sürecine dayanmaktadır.