..."Dinden hazzetmem ama Tanrı'yı yine de pek severim; neden biliyor musun?"
Peri başını iki yana salladı.
"Yalnız çünkü Pericim, tıpkı benim gibi... senin gibi, O da yalnız" dedi Mensur düşünceli düşünceli. "Yukarılarda bir yerde, yapayalnız; konuşacak kimsesi yok. Tamam, belki birkaç melek vardır etrafta ama meleklerle ne kadar dertleşilir ki? Milyonlarca insan Tanrı'ya dua ediyor, 'Bana şunu bahşet, bunu nasip et, çuvalla para, son model araba ver...' diye. Hep aynı laflar, tekrar tekrar, ama neredeyse hiç kimse O'nu tanıma zahmetine girmiyor."
Rab, parçaları asla birbirine uymayan bir bulmaca gibiydi. Peri bu sırrı bir çözebilse, bunca anlamsızlık içinde tutunacak bir anlam dalı, bunca delilik arasında bir nebze mantık, bunca karmaşaya bir düzen bulabilecek ve hatta belki de hayatında ilk kez mutlu olmayı öğrenebilecekti.
"Demokrasi olan memlekette bir adam sarhoş oldu mu, 'Ah ne oldu benim güzel sevgilime?' diye ağlar. Demokrasi olmayan yerde ise, bir adam sarhoş oldu mu, 'Ah ne oldu benim güzel memleketime?' diye ağlar."
Böyle öğrenmiş ne de olsa büyüklerinden. Yönetene koşulsuz itaat! Ama yine de sanatçıymış işte; özgürlükten, esriklikten yana çarparmış yüreği. Yapamazmış zinhar kapalı kutularda; illaki bir hava deliği bulmalı, içeri ışık sızmalı. Hem biraz daha ilgi, biraz daha övgü, biraz daha sevgi istermiş gönlü - biraz daha para kazansa, o da fena olmazmış. Geçinmek zormuş şair olunca.
Bunca değişim ve göç ve karışım yaşamış bir memlekette, kim çıkıp da yüzde yüz tek bir etnik kökenden geldiğini iddia edebilirdi ki - tabii kendine ve çocuklarına düpedüz yalan söylemiyorsa şayet.