• Güzel, zengin kızla yakışıklı ve bir o kadar gururlu fakir oğlanın eksik olmadığı televizyona, dondurma tanıtırken kadın pazarlayan reklamlara, kitleleri uyuşturan futbola, insanları aptallaştıran popüler kültür zırvalıklarına, vıcık vıcık yaşanan aşklara, sistemin koyunlarının tapındığı siyasi putlara, milyon dolarlarla oynayıp Müslümanlara kanaat etmeyi öğreten din hocalarına, sanatı bir klozet markası sanan cahil insanlara bir saniye dahi olsa tahammül edememek... Yani neredeyse dünyanın yüzde doksanına hakim olan her şeye...
  • Hikâye odur ki fakir, sefil, zelîl bir berdûş, o zamanların en zengin, en mamur, en görkemli kenti olan Basra'ya gelir. Dükkan dükkan, hane hane gezer de bir parça ekmek, bir kap yemek dilenir. Veren olmaz. Sonunda kasabın biri ya fakirin hâline acıdığından ya da onu başından savmak için adamcağızın önüne bir parça et atıverir. Ee, bu kez de dilencinin eti pişirmesi gerek, çiğ çiğ yiyemez a! Lakin ne çırası var ne taşı (O vakitler kibrit nerede?). Tekrar kapı kapı gezip çıra aramaya, bir parça köz ateş istemeye başlar. Yine kapı duvar. Dilenci ellerini açıp başlar duaya:
    "Ya rabbi ateş!"
    Daha cümlesi bitmemiştir ki Basra'da cehennem nârı gibi kıvılcımlar saçan bir yangın çıkıverir. Basralılar can derdindeyken aç adam ne yapsın, bir köşede etini pişirmeye başlar. O telaşede kızgın biri yanına gelerek çıkışır: "Demek aradığın ateşi sonunda buldun ha?!" "Evet," der, dilenci "buldum. Ba'de harâb-il-Basra!" (Basra harap olduktan sonra!)
    Bu deyim o gün bugündür dillerde döner. İş işten geçtikten, giden gittikten sonra teşekkürün de tebriğin de ödülün de ne anlamı olur? Basra harap olmuş, yıkılan yıkılmıştır. Varsın et de çiğ kalsın.
    Bilirsiniz, böyle "kıssalar" vâkıâ değil, çoğu zaman hiç olmamış olayların deyime yakıştırılmasından doğar. Mesele "kıssa"sı (hikâyesi) değil, "hisse"sidir (öğüdü).
  • "Bedelli askerlik, sınıf ayırımına yol açar.

    Ne kadar paraya ihtiyacımız olursa olsun, vatandaşlarımız arasında zengin-fakir ayırımı yapamayız.

    Ömer Halisdemir, Fethi Sekin, Fırat Çakıroğlu gibi yiğitlerin kemiklerini sızlatmamak için zengin-fakir herkes askere gitmelidir."
  • Sonra bu fakir işçilere bu köpek muamelesini yapmaya neden lüzum görüyorlardı? Evet, Allah onları bir kere fukara yaratmıştı, bunda kimsenin kabahati yoktu, fakat onlar böyle yaratılmışlar diye niçin tepelerine binmeli, onları adam yerine koymaktan niçin çekinmeliydi? Ya Allah bu ağaları ve ağazadeleri de fukara yaratsaydı? Öyle ya, madem ki hepsini Allah yapıyordu... O zaman kendilerine aynı muamelenin yapılmasını isteyecekler miydi?
    Sabahattin Ali
    Yapı Kredi Yayınları
  • Zengin fakir kim olursa olsun bir duaya muhtaçtır.
    Hayır için koşmak en büyük hedeftir.
    MİMAR SİNAN
  • Zweig sayesinde adını duyduğumuz bir deha daha. Çok akıllı ve manastır kültürü almış bir insan; direktuvar, konsül, imparatorluk, krallık ve tekrar imparatorluk dönemlerinin vazgeçilmez siyaset adamı. Napolyon’un en büyük rakiplerinden biri ama adı duyulmamış, ilginç değil mi? Ben bu adamı bir tez hazırlar gibi değerlendirmeyi daha uygun buldum ve SPOİLER tehlikesiyle sizleri baş başa bırakıyorum. Ödevi vs olup da faydalanmak isteyen olursa da telif hakkı koymuyoruz gençler sıkıntı yok. :)))))))
    YÜKSELİŞ(1759-1793): Bu bölümde Fouche’nin nereden başlayıp nerelere geldiği, şiddeti ve dönemin meşhur ‘Giyotin’ uygulamasını kullanmadan neler başardığı ve ‘Para’ konusunda yaptığı kazançlı işlere vurgu yapılarak siyaset hayatına atılması konusu işleniyor.
    LYON CELLADI(1793): Burada da Fouche’nin eşsiz zekası ve insanları sürekli kullanarak onları nasıl ölüme kadar götürürken kendisine bir şey olmadığını öğreneceğiz. Bundan sonraki bölümde 77. sayfada da yazarımız onunla ilgili şu cümleyi kurmuştur ki aynen aktarıyorum. Varın gerisini siz anlayın. "-Fouche'nin sözlerinin ve politikasının hesabını her zaman bir başkası kanıyla öder."
    ROBESPIERRE ile MÜCADELE(1794): Fouche'nin çok zeki bir adam olduğunu görüyoruz ancak Zweig oldukça edebi (!) bir biçimde kendisini yerin altına sokmayı başarıyor. Ama şunu da söylemekte fayda var, kimse de kusura bakmasın. Başarıya giden her yolda bir kısım insanlar mutlaka haksızlığa uğrar. Bunu da kimse engelleyemez ne yazık ki. Robespierre öldürülünce, Fouche'nin tam kendi kafasından adayı bu sefer François Babeuf olur. Onun da sonu aynıdır ve finalde adı çıkar ve vekilliği düşer. Tabii böyle zeki bir adamı ne kadar uzak tutabilirseniz!
    DİREKTUVAR BAKANI(1799-1802): Hükümet devirmek isteyen Barras'ın, sürgünde ve fakir kalmış Fouche'den, yazarın tabiriyle pek 'Namuslu' olan Carnot'u devirmek için casusluk ister ve bu iş aslında Fouche'nin gelecekte daha çok işine yarayacaktır. Fouche için Sürgün yaşamından Fransa tarihinin Orta Elçisi unvanı alan bir yükseliş söz konusu. Ardından gelen Fransa Güvenlik Bakanlığı, hem de bir gecede. Ve tabii Napolyon devri. Kaldırılan güvenlik bakanlığı ve Fouche’nin gücünün kaybettirilmeye çalışılması.
    İMPARATORUN BAKANI(1804-1811): Joseph Fouche artık kim mi? Ekselans Bay Senatör Fouche. Yerseniz. Bir yere iki akıllı çok fazla, keza bunlardan biri Napolyon ise. Bu bölümde Fouche'nin takip ağının o kadar genişlediğine şahit oluyoruz ki abartmıyorum, Sherlock karakterinin esinlenmesinde kendisinden faydalandığını düşünüyorum. Ailesi, kardeşleri, eşi gibi tüm bireylerinin sırrını bilen bir adama karşı çaresiz kalan Napolyon ve adı tarih sahnesinde belki de Zweig olmasa unutulacak bir insan Fouche. Sev ya da sevme, yaptıklarını beğen ya da beğenme ama kendisine hayran olmamak elde değil.
    Fouche'ye yani zekasına hayran olmamak elde değil. Umarım Fransa bunu görüp bana ulusal düşmanlık yapmaz. 🤣🤣 Çünkü hatta kitaptan koyayım net olsun: Lyon Cellatlığını birlikte yaptığı Collot, sıtma yatağı adaya sürülmüş, ama Fouché’ye bir şey olmamıştır. Direktuvar’a karşı mücadelesinde bön yamağı Babeuf kurşuna dizilir, Fouché’ye dokunan olmaz. Koruyucusu Barras yurt dışına kaçmak zorunda kalır, Fouché yine yerindedir. Bu kez de yine ön adam, yani Talleyrand düşer ve ama Fouché yerinde kalır. Hükümetler, devlet biçimleri, görüşler ve insanlar değişir, yüzyılın değiştiği bu büyük kasırgada her şey yıkılır ve ortadan silinir, ama Joseph Fouché, bu bir tek insan, bütün ayrı kanılara hizmet durumunda aynı yerde kalır. Varın siz anlayın.
    İMPARATORA KARŞI MÜCADELE(1810): Tabi Napolyon gibi adamla ters düşülür mü? Düşülmez. İşin sonu belli. Yine sürgün. Öyle ki artık Napolyon onu öldüremiyor o da ölmüyor ama işlerden öyle uzaklaştırılıyor ki insan içine çıkamayacak duruma geliyor. Çevirdiği entrikalar kendi başına çorap gibi örülüyor. Hani bizdeki “Benimle Uğraşanın Çocuğu Olmaz” durumunu yaşatıyor Napolyon, Fouche’ye.
    İSTEK DIŞI ARA(1810-1815): Fouche'nin bu dönemde yalnızca bir kere, o da Moskova Seferi sırasında çağrılıp geldiğini gösteriyor bize ancak bu dönemde Fouche tamamen savaş karşı. Napolyon onu alaya alıyor ve yüz binlerce askeri alıp Moskova seferine çıkıyor. Tarih biliyorsanız sonucun ne olduğunu da biliyorsunuzdur. Şanlı(!) Napolyon Bey'in yaşadığı durumu. Ardından Lui kral oluyor ama orada da Fouche'nin oynadığı ve hepimizi gülümseten bir oyun oluyor. Tabi bu kısımdan çok gelecek bölümde anlatacağım Napolyon ile mücadele kısmı hem daha heyecanlı hem de daha güzel yalan yok.
    NAPOLYONLA KIYASIYA MÜCADELE(1815): Yüz gün sürdüğü bilinmektedir. Bu dönemde Napolyon'dan çok Fouche'nin sözünün geçtiği ve devlet adamlarının onun ağzına baktığını görüyoruz. Yaşadıklarından sonra çıktığı düzlüğü görünce insan inanmakta zorlansa da onun yapısını kavrayınca az bile diyorsunuz. Tabi bu arada Napolyon'a ikinci kez çelme takmayı başaran ve bunu göz göre göre yapan tarihteki ilk ve tek kişi olmasının hakkını da vermek gerek. Ardından yaptığı bir hata da çok etkili tabi.
    DÜŞÜŞ ve ÖLÜMLÜLÜK(1815-1820): Çok efsane bir şekilde Fransa'dan sürüldüğünü ve görevinden alındığını belirtmekte fayda var. Efsane diyorum çünkü böyle adama karşı bunu yapabilmek büyük iş artık benim gözümde. Napolyon’un "Yaşamım boyunca tanıdığım en kusursuz aşağılık dönek" dediği birinden bahsediyoruz sonuçta.
    Umarım faydalı ve kısa (!) bir inceleme olmuştur. Bol keyifli okumalar, mutlu günler diliyorum. Kendime de geçmiş olsun diliyorum. Tam da kursa gideceğim zaman gelirken yağmura yakalanarak bir kere daha ‘Yağmur Getiren’ lakabıma ne kadar yakıştığımı düşünmeden edemeyeceğim. Sağlıcakla kalın..
  • Ekonomi kendinin ve çoluk çocuğunun boğazından kesmek demekti. Dövizi: "İşten artmaz dişten artar"dı. Servetin târifi "Bir lokma, bir hırka" idi. "Midenin penceresi yok ki ne yediğim görülsün" yolunda umumî saz şairi imajları en büyük hikmetler yerini tutardı. Hatta bu fıkaralık aşkı "Allah insanı fıkara dininden ayırmasın" şeklinde dualara kadar varırdı. Hasılı para hakkındaki bu nevi beyitler, atasözleri, dualar uzun bir mazinin —tabir caizse— ideolojisi olmuştur. Zâhirde bir peygamber çehresi halâveti göstermesine rağmen son Osmanlı Türkünün ocağına incir diken sebep ve âmiller arasında herhalde bu ideolojiye de hürmetli bir mevki ayırmak icabeder. Yeni rejim bahsettiğim neslin münevverinde birçok şeyler gibi para fikrini de değiştirmiştir. Edebiyatın tesirleri gerçi tamamıyle kaybolmuş değildir. Yıkılmış bir çürük ağacın sarmaşıkları gibi yattıkları yerde daha bir zaman yalancı renklerle koklamakta ve yaşamakta devam edeceklerdir... Fakat paranın ferd ve milletlerin hayatındaki rolü artık bir dereceye kadar anlaşılmıştır. Onun hangi yollardan ne gibi kıymetler karşılığı olarak geldiğini de çok biliyoruz. Zenginlik hakkındaki hükümlerimizde daha âdiliz. Paranın yağmur gibi her yere müsavi bir ölçü ile düşmemesine hayret ve esef veren çoban düşüncesinden hayli uzaklaşmışızdır... Yalnız bu var ki neofitlerde ifrat hemen hemen kanundur. İnkılâbın ilk senelerinde dans neofitinde ne gördükse şimdiki para neofitinde de onu görüyoruz. Orta halli, hatta orta halliden de yüksek diyebileceğimiz insanlar arasında bir halinden hoşnut olmıyanlar zümresi türemiştir. Buna âdeta bir salgın denebilir. Bir avuç akrep yüreklerinin içini durmadan didikliyor, zehire boğuyor. Gözler kendinden bir lira daha fazla kazanana karşı haset ve kinden büzülmüş, çehrelerde pazarda aldatılmış bir köylü çehresi uzunluğu.. Türkiye’nin bu yeni dezanşante’leri yalnız yukarıda değil biraz da etraflarına bakacak olurlarsa, kendilerinin, memleketin umumî servetinden düşen payı öpüp başa koyacak vaziyette insanlar olduklarını bir türlü göremiyorlar. İnsan kendinde görüldüğü değer nispetinde kazanamadığına inanmış olabilir; haksız kazanılmış bazı servetler karşısında bir isyan duygusuna kapılabilir. Evet bunların hepsi malûm. Halbuki şimdi eski keşküllü ve teberli devriş dilencisinin (açlık kelimesini kullanarak) şikâyet etmek hakikî fakirden ziyade orta halliler ve orta halliden daha yüksek bir zümre arasında modadır. Daha fenası bu şikâyet henüz yetişme, büyüklerinden terbiye ve misal alma çağında çocuklarla yırtık elbise içinde stoîk bir vakarla dimdik başını kaldıran fakir halka dinletilmekten de çekinilmiyor.
    Reşat Nuri Güntekin
    Sayfa 225 - İnkilap Yayınları