Aşk, yalan, ihanet, intikam, acı, dostluk geçidi. Hepsi masum, hepsi suçlu... Şey sanırım bir kişi masum değil ama her neyse.
Ben bu kitap ilk çıktığında arka kapağı okuyunca ilk söylediğim şey: Ay bu klişe, olmuştu. Bir alışveriş sitesi bana bedava kupon verince alacak şey bulamayıp kapağı güzel diye bunu aldım ve diyorum ki: İYİ Kİ ALMIŞIM. Önemli olan yazılan konu değil, işleniş ve detaylardır. Bunu hatırlamış oldum bu kitapla birlikte. Nadiren klişelerin iyi işlendiğini görürüz. Bu kitap o nadirlerden biri.
Bu uygulama neden iki günde bitirdiğimi söylüyor bilmem çünkü kitabı verdiğim aralar ve uyuma molasıyla on iki saatte bitirdim. Çok sürükleyiciydi, çok eğlenceliydi ve bazı noktalarda çok dramatikti. Ağladım. (Ben zaten hemen hemen her kitapta ağlarım ama bu kitapta empatiden, Lou’ya kıyamadığımdan ağladım. Hayatı seven, ondan keyif almak için çabalayan ve aslında hüzünlü hikayesi olan karakterlere zaafım var.)
Gerçekten beklediğimin üç dört katı iyilikte bir kitap buldum. Basit bir aşk kitabı sandım, sonuna kadar vasat didişmeler, romantizmler yaşanır ve sonunda da oğlan kızın cadı olduğunu öğrenir yine de onu sever. Kitap biter.
Neredeee? Burada olmadığı kesin. Cadı meclisleri; kan cadıları, toprak cadıları, orman cinleri, kurt adamlar, zampara prensler ve krallar, cadı avcıları, deneyler daha neler neler. Tam bir KAOS. Ama mizah ve hüzünle birlikte.
Lou’ya bayıldım... Çünkü onun en büyük korkusu ölüm. Genç yaşında bunu düşünecek ve bundan bu kadar korkacak bir sebebi var. Bu sebebin de ona sunduğu bir bakış açısı. Hayatı sevmesi, bu kadar anlam yüklemesi, değer vermesi, gökyüzü, rüzgar, yıldızları, çörekleri daha fazla görmek, daha fazla yaşamak için mücadele etmesi benim de onu sevmemi sağladı... Ben bunu yaşadım, babam anam beni sevmedi, elimde sütüm