Kuşkulu bir hali vardı, ikide bir arkasına bakarak gözlerini
zifiri karanlığa dikmesi bir şeyden çekindiğini gösteriyordu.
Yol bir karış çamurdu ve durmadan sulu kar yağıyordu.
Çakır, bir belâya çatmak üzere olduğunu anlamıştı.
Çevresine bakındı. Kağnıya bir zarar gelmesinden korkuyordu.
Derviş, sanki Çakır'ın aklından geçenleri anlamış
gibi tekrar gürledi:
- «Sipahi! Kağnıda ne var, söyle! Bozlak Baba'dan sır
saklanmaz.»
Çakır'ın gözü kızıverdi:
- «Bozlak Baba kim?» diye sordu.
Derviş, elini çıplak göğsüne gayet sert bir vuruşla vurarak:
- «Benim, ben!» dedi.
- «Anladık. Ne istiyorsun?»
Derviş, sopasını kaldırarak kağnıya uzattı:
- «Kağnıda ne var?»
- «Azık!»
- «Mektubu ver!...»