(Müzik yükseliyor, eski kilisenin taş duvarları elektronik müziğin titreşimleriyle yankılanıyor. Nietzsche, kollarını açmış ve gözleri kapalı bir şekilde ritme kendini kaptırmış durumda. Kant ise bir köşede, kaşlarını çatmış, ortamı sorguluyor.)
Nietzsche: (Kollarını iki yana savurur, başını ritme kaptırır) “Bu... hayatın ta kendisi! Müziğin çığlığı, iradenin dansı! Ahlakın prangalarını kırıyorum, Kant! Ruhum, sonsuz bir Dionysos coşkusu içinde yankılanıyor!”
Kant: (Gözlüklerini düzeltir, kaşlarını çatar) “Nietzsche, bu sadece gürültü! Ne ‘kendini gerçekleştirme,’ ne de ahlaki bir yasa bu. Müziğin amacı nedir? İnsanlığı erdeme mi çağırıyor? Hayır! Bu yalnızca duyguların kontrolsüz bir taşkını!”
Nietzsche: (Gülerek dönüp Kant’a bakar) “Ah, sevgili Kant, her şeyin bir ‘amaç’ barındırması gerekmez! Bu ritim, insanın özü, yaşamın iradesi! Kendimizi bu anın içine bırakmalıyız, çünkü bu an varoluşun kendisi!”
Kant: (Kollarını göğsünde kavuşturur) “Amaçsız bir varoluş... tehlikeli bir düşüncedir. Eğer herkes iradesine göre hareket ederse, evrensel bir ahlaki yasa çöker. Bu müzik, yalnızca bir kaos çağrısıdır!”
Nietzsche: (Yüksek sesle kahkaha atar, başını geri atar) “Kaos mu dedin? Kaos... bir merdivendir, sevgili Kant! Bu müzik, Apollon’un düzenine bir meydan okumadır! İnsanlığın zincirlerini kırması için bir fırsat!”
Kant: (Yavaşça dans eden Nietzsche’ye bakar, biraz huzursuz ama aynı zamanda meraklıdır) “Peki ya özgürlüğün sınırları, Nietzsche? Özgürlük, ancak akıl ve yasa ile birlikte anlam kazanır. Bu ritim... tehlikeli bir yanılsamadır.”
Nietzsche: (Kant’ın etrafında dönerek dans eder) “Tehlike, hayatın özü değil midir? Yaşam ancak sınırlarını aştığında anlam bulur! Şimdi, sevgili Kant, bırak aklını bir kenara, bırak kendini Dionysos’un kollarına!”
Kant: (Bir an