"İnceleme için notlar mı tuttun sen?.." diyerek yüzüme kahkahalar atan bir Hakan Günday! Kitabı bitirdiğimde ilk gördüğüm şey buydu. Dayanamadım, ben de kahkahalar atmaya başladım. Kitap boyunca bir sonuca varmaya çalışmıştım oysa ki, fakat nafile; sonucuna vardığım tek şey aylar önce sonucuna varamadığımı bildiğim bir başka sonuçsuzluk..
Birkaç soru ile başlayalım öyleyse, cevap arayışımın nafile olduğu sorular.
.
.
.
-Siz mi daha canlısınız yoksa içinizdeki "ölü" öteki mi?
Şimdi, sizden daha canlı olabilecek bir öteki hayal edin. İçinizde, var, ama henüz aktifleşmemiş. Onu aktifleştirebilecek kuvvette herhangi bir şey (ölüm, yıkım, felaket, yerde bulup dokunduğunuz pürüzsüz bir taş..) yaşamamışsınız. Siz korkaksınız, o cesur. Siz düşününken o çoktan eylemde. Siz hatasız yaşamaya çalışırken o yaşıyor.
.
.
.
- Bu ötekiyi doğurmak kolay olur muydu?
Ötekinin sıfat adı "ölü". Yaşayandan daha canlı "ölü". Karakterimizin buhranları başladığında, yaşayan taraf düşünmemeye çalışırken, etraftan geçen insanları izlerken, anlık görüntüleri boş boş eşelerken, düşünen taraf, yani "ölü" şunları fısıldıyor: "Korku seni mahvetmiş. Korku beynini kafatasından sökmüş. Benden daha ölüsün." "Çünkü beni duymamak için aklını meşgul etmek en kolayıdır." (S.36). Özetle, ölü taraf var olmaya çalışıyor, yaşayan tarafı yok etmeye. Peki kolay oluyor mu? Hem evet hem hayır. Evet çünkü "ölü"yü aktifleştirecek psikolojik buhranlar yaşanmakta. Hayır çünkü psikolojik buhranlar çok şiddetli yaşanmakta.. Geçelim.
.
.
.
-İntiharın eşiğindeki insan zihni, yaşamak için neler yaratabilir?
Bu sorunun cevabı, insan zihninin yaratıcılığı ve saflığıyla doğru orantılıdır. Ne kadar yaratıcı, o kadar çok şey; ne kadar saf, o kadar az şey. Hem yaratıcı hem de saf? Garip bir karışım.. Ee sen Werther olmuşsun! Bang!