kitabın dili, felsefi ağırlığına rağmen okuyucuyu boğmayan, aksine merak unsurunu hep diri tutan bir akıcılığa sahip. tasavvuf ve felsefe gibi ağır konuları, gündelik hayatın çıkmazları ve insan ilişkilerinin karmaşası arasına o kadar doğal yedirmiş ki, okurken hem entelektüel bir tat alıyor hem de sürükleyici bir kurgunun içinde kayboluyorsun. mekan tasvirleri ve atmosfer yaratımı, karakterlerin ruh halleriyle paralellik gösteriyor; bu da okuyucunun empati kurmasını kolaylaştırıyor. kitap, okuyucuya doğrusal zaman algısının ötesinde bir varoluş sorgulaması hediye ediyor. kitabın en hayranlık uyandıran ve derinlikli yönlerinden biri, şems-i tebrîzî ile mevlânâ celâleddîn-i rûmî arasındaki o muazzam bağın doğuşunu ve gelişimini ele alma biçimi. roman, bu iki büyük ruhun sadece kim olduklarını anlatmakla kalmıyor; aralarındaki dostluğun, aşkın ve ruhsal aynalığın nasıl filizlendiğini, birbirlerini nasıl dönüştürdüklerini büyüleyici bir dille aktarıyor. onların hikayesi, okuyucuya gerçek bir gönül dostluğunun ve ilahi aşkın yeryüzündeki yansımasını çok güzel hissettiriyor. kendi içsel yolculuğuna değer veren, felsefe, psikoloji ve tasavvufun kesişim kümesinde yürümeyi seven bir okur için gerçekten çok kıymetli ve zihin açıcı bir deneyim. kitaptan bu denli güzel bir felsefi ve tarihi tat alabilmiş olmak çok güzel. eğer psikolojik tahlillerle tasavvuf felsefesinin harmanlandığı, şems ve mevlânâ’nın o eşsiz bağıyla ruhunuzu besleyecek bir eser arıyorsanız, bu kitabı okuma listenizin ilk sırasına almanızı şiddetle tavsiye ederim.
her ruh belli bir sebeple bedenleniyordu. içine doğduğu kap eskiyince kaynağa geri dönüyor ama başlattığı döngüye denge sağlanması için tamamlamak üzere geri geliyordu. yaşam gerçekten de sonsuzdu.
“toprak idik, ot olduk, ot idik kuş olduk, kuş idik insan olduk. nereden bilirsin daha evvel hangi yaşamda, ne yaptığını ve nasıl bir sonuca sebep olduğunu?”