Reenkarnasyona inandığını biliyorum. Ben inanıyor muyum bilmiyorum, ama umarım doğrudur. Çünkü o zaman belki bir dahaki sefere yine buraya gelirsin. Belki yine bir kız olur ve kitaplarla dolu bir odan ve savaştan uzak bir ülkede sana uykudan önce masallar okuyabilecek bir annen ve baban olur. Belki o zaman, o hayatta ve o gelecekte bu kitabı bulur ve bize ne olduğunu öğrenirsin. Ve beni hatırlarsın. Belki.
Eskiden bilginin bir şeyleri açığa kavuşturacağına inanacak kadar saftım, ama anladım ki bazı şeyler dizi dizi söz ve anlam katmanlarının ardında, günlerin ve saatlerin, unutulmuş, kurtarılmış ve elden çıkarılmış isimlerin ardında kalmış ve yaranın varlığını bilmek onu açığa çıkarmaya yaramıyor.
Kavrayış, haz, paylaşım, çaresizce ihtiyaç duyduğumuz her şey bir başka hayat içindi ve bu hayat için”mış gibi” yapmakla, zaman doldurmakla, kılık değiştirmekle yetinmek gerekiyordu. İnsan, en azından psikiyatri kliniğinde kendisi gibi olabilirdi, her yanı paramparça, belki onarılamaz haldeydi ama hakikiydi. Bu temel üzerine kendini yeniden inşa etmek mümkündü belki.
Çocukken, yetişkinlerin her şeyin yolunda gittiği bir dünyanın anahtarını elinde bulundurduğundan, mutlu olmak için onları taklit etmenin yeterli olacağından, acımızların deneyimsizliğinden ve bilinmeze dair korkularımızın bir sonucu olduğundan emindik. Fakat yetişkinliğe ulaşınca büyümenin barikatların arkasına sığınmak, olası tuzaklardan uzak durmak olduğunu görüyordu insan.