"Açlıktan kırılan insanlara ot yiyebileceklerini söyleyen Foulon vardı ya hani! Hani benim ona verecek kuru ekmeğim bile yokken, babama ot yiyebileceğini söyleyen Foulon! Hani açlıktan memelerim kurumuşken, bebeğimin ot emebilecegini söyleyen Foulon! Tanrı aşkına, o Foulon işte! Gökler şahit, neler çektik neler! Ölen bebeğim, açlıktan kuruyup toprak olan babam, size sesleniyorum, kulak verin; şu taşların üzerinde diz çöküp size söz veriyorum: Foulon'dan intikamınızı alacağım! Kocalar, kardeşler, delikanlılar, bize Foulon'un kanını verin, bize Foulon'un kellesini verin, bize Foulon'un kalbini verin, bize Foulon' un bedenini ve ruhunu verin, Foulon'u paramparça edip toprağa gömün ki üzerinde otlar bitsin"
Gelmiş geçmiş en iyi günlerdi, gelmiş geçmiş en kötü günlerdi; hem bilgelik çağıydı hem ahmaklık; hem inancın devriydi hem şüpheciliğin; hem Aydınlık hem Karanlık bir mevsimdi; umudun baharı, umutsuzluğun kışıydı; hem her şeyimiz vardı hem hiçbir şeyimiz yoktu; hepimiz ya doğruca Cennete gidecektik ya da tam aksi istikamete...
Ama her şeyin kökeninde eğitimin ahlaksızlaşması yatıyor; bugünkü eğitime bakıyorum da ahlaksızlıktan başka bir şey göremiyorum. Küçük yaştan başlayarak biraz eğitselerdi... hatta birkaç kere sopayı gösterselerdi böyle olmazdı...
Siz de biliyorsunuz ben pek de önemli biri değilim; ama bu durumdan hiç de pişmanlık duymuyorum...hatta doğrusunu söylemek gerekirse, pek de önemli biri olmamaktan gurur duyuyorum.