Rönesans hümanizması Tanrı adına, feodal yararına Engizisyon'un kurbanı olan milyonlarca insanın ardından duyulan bir vicdan azabı sayılırsa, egzistansiyalizmin getirdiği yeni hümanizma ise İkinci Dünya Savaşı'nda vatan adına, burjuva yararına döküne kanlar için duyulan vicdan azabı ürünüdür. Bir konuşmasında Kemal Tahir'in de belirttiği gibi, bu kanlı suçlarda hiçbir payı olmayan Türk halkını batılı düşünür ve sanatçıların vicdan azabına ortak etmeye çalışmak son derece uygunsuz olur.
Burjuvazinin insanı anlatan sanatı, feodalizmin Tanrı'yı anlatan sanatının yerini almıştır. Aslında her ikisinin temelinde de özel mülkiyet prensibi yatmaktadır. Feodal toprak efendisi üzerinde bulunduğu toprağın, Tanrı'dan başka kimseye sorumluluğu olmayan mutlak hâkimi ve sahibi idi. Ticari ve sınai ekonominin ağır basmaya başlaması ile ziraî ekonomiye dayanan feodal sınıf toplumsal hakimiyetini bu yeni ekonomik düzene dayanan burjuva sınıfına kaptırmıştır.
Türkiye'de hiçbir dış müdahale ya da devlet desteği olmadan halkın kendi bünyesinden doğan sinema, 1960-65 devresinde bir aydınlar sineması olmak gayretinde ve dış dünyaya açılma çabasında kesin başarısızlığa uğramıştır. Bu başarısızlık Türk sinemacıların kişisel yetersizliklerinden çok Türkiye'nin tarihi şartlarının bir eseridir. Dış dünyadan ve aydınlarından umudunu kesen sinemamızın kaynağına, halkına dönmesi kaçınılmaz bir sonuçtur.
"Batıcılık geri kalmış toplumların aydınlarının, kendi toplumlarının kalkınamaması gerçeği karşısında, ilerlemiş toplumlarının görmekten gelen aşağılık duygusunu hafifletmek için yapıştıkları bir hayal, bir toplumsal sakatlığın aydınlar arasında nükseden bir görüntüsüdür.. Batıcılık hiçbir yerde gerçekleşmemiş, sadece gericiliğe yarayan bir bireyci aydın ütopyasıdır."