1000Kitap Logosu

Felsefi sefalet

Onur
bir alıntı ekledi.
Baron Holbach - Max Weber - Erasmus - A.Smith
_Kadın üzerine yazı yazarken kalemi gökkuşağına batırıp, mürekkebi kelebek kanatlarının tozu ile kurulayacaksınız. _Herkesin vardır bir köpeği. Bakan kralın köpeği, memur bakanın köpeği, kadın kocasının köpeği, ya da adam karısının köpeği. _Son kral, son papazın bağırsaklarıyla boğulmadıkça insan asla özgür olmayacaktır. _Hakikati dinleyecek kadar güçlü olmadığınız için sıradan birisiniz. _Yetenek ve erdemin insanlara bir ilerleme kaydettirmediği herhangi bir ülkede, para ulusal bir tanrı olacaktır. Böyle bir ülkenin insanları ya paraya hükmedecekler ya da diğerlerini ona sahip olduklarına inandıracaklardır. Zenginlik en büyük erdem, yoksulluk ise en büyük ayıpları olacaktır. _Eğer rahipleri istiyorsanız filozoflara ihtiyacınız yok demektir ve eğer filozofları istiyorsanız rahiplere ihtiyacınız yoktur; çünkü biri aklın dostu ve bilimin geliştiricisi olarak anılırken, diğeri aklın düşmanı ve cehaletin savunucusu olarak tanınır. _Filozoflar hiç din görevlisi öldürmemiştir, oysa din görevlileri çok fazla filozof öldürmüştür. _En tehlikeli çılgınlar din tarafından yaratılan bu kişilerdir ve onları nasıl kullanacağını gayet iyi bilerek toplumu karıştırmayı amaçlayan kişilerdir _Büyük bir ormanda kayboIdum ve önümü görmek için küçücük bir ışığım var. Orada yanıma biri geIir ve der ki: “kardeşim, yoIunu daha iyi buImak için mumunu söndür.” o birisi bir iIahiyatçıdır. _Seni mutlu olduğuna inandırmaya çalışan insan, sana mutlu olman için öğüt veren insandan daha değerlidir. _Derler ki, akıllıların aklını başından alan aşk, akılsızları akıllı yapar. _Toz olduğunu ve yine toz olacağını hatırla. _Oyuncu, sevmediği bir kadının dizlerine kapanmış bir zampara gibi ağlar; sokakta acındıran dilenci gibi ağlar; ya da kollarınız arasında sanki kendinden geçmişe benzeyen bir orospu gibi ağlar. _Duygularını gizlemek bu insanların en büyük meziyetidir. _Bazen yaşamak, ölmekten daha fazla cesaret ister. _Her zaman neşeli olan insanların, ne büyük eksikleri, ne de büyük erdemleri vardır ve genellikle şaklabanlar, hiçbir sağlam ilkesi olmayan hafifmeşrep kimselerdir. _Tutkuları yok etmeyi ileri sürmek zırdeliliktir. Hiç bir şey istememek, hiç bir şey sevmemek, hiç bir şey duymamak için bir cezbeli gibi kendine eziyet eden som sofunun bu tatlı hayali gerçekleşmiş olsaydı ortaya tam bir ucube çıkmış olurdu! _İnsan toplum yaşamı için yaratılmıştır. Onu öteki insanlardan ayırın, yalnız bırakın, kafası karışmaya, karakteri bozulmaya başlar, kalbinde binlerce saçma sapan duygu belirir, kafasında boş bir tarladaki dikenler gibi acayip düşünceler filizlenir. Bir adamı ormanda bırakın yabani olur; bir manastırda ise gereksinme düşüncesi, kölelik düşüncesiyle birleşerek insanı daha kötüleştirir. Ormandan çıkılır, manastırdan çıkılmaz; ormandaki adam özgürdür, manastırdakiyse köle. Yalnızlığa katlanmak için, sefalete katlanmaktan daha büyük ruh kuvveti gerekir herhalde; sefalet insanı aşağılar, el etek çekmeyse mahrum bırakır. Delirmek mi yeğdir, yoksa iğrenç bir şekilde mi yaşamak mı? Buna yanıt vermeye pek cesaret edemeyeceğim, ama ikisinden de sakınmak gerek. _İnsanlar ikiye ayrılır: Tanıdıkça büyüyenler ve tanıdıkça küçülenler. _Bizi ağır zincirlere vurmuşlar, bunları hiçbir zaman kırma umudu olmadan şangırdatıp duruyoruz. _Parasızlığın en büyük zararlarından biri de insanı çekingenleştirmesi. _Bizim ülkede insanın biliyor göründüğü şeyleri bilmesi gerekmez ki! _İnsan bir şeyi menfaatine, karakterine, zevkine, ihtirasIarına göre ya şişirir, ya küçüItür. _Okumasını biIiyorsan her insanın bir kitap oIduğunu görebiIirsin. _Hoşumuza giden yalanları avuç avuç yutarız, ama acı gerçekleri yudum yudum içeriz. Üstelik kendimize çok güvenen tavır takınırız. _Bir kör bir gün gözaltına alınır. Zaptiye amirine: Bana ne yapacaksınız diye sorar. Zaptiye amiri: seni karanlık bir zindana atacağız diye yanıt verir. Kör hiç korkmaz ve filozofça yanıt verir: Bayım ben zaten 25 yıldır orada yaşıyorum. _Bütün dahiler, koltukta bulunur; birincilere deli denir, bunların cinnetini kopya etmeye uğraşan ötekilereyse, bilge derler. _ Adaletin aklını kaybettiği yerde felsefe susar. _Yeryüzünde her şey mükemmel olsaydı, hiçbir şey mükemmel olamazdı. _Tek dostum kitaplarım, tek düşmanım cahil dostlarımdır. _Düşünceme kılık değistirtmektense susmak daha kolay olur benim için. _Hırsız hırsızı soyarsa buna şeytan bile güler. _Bu düşünceler hiç kimsenin hoşuna gitmezse onlara kötü denebilir ama herkesin hoşuna giderse kötüden de beter sayarım. _İnsan sonradan Stoacı olur ama doğuştan Epikürcüdür _Derin acılar, dilsizdirler. _FeIsefeye iIk adım, inançsızIıktır. _Kimse beni kendimden daha iyi tanıyamaz. _Umut geleceği hatırlama, mutluluk geçmişi unutma sanatıdır. _Sadece tutkular, büyük tutkular yükseltebilir insanı büyük işlere. _Filozof için akıl neyi ifade ediyorsa, Hristiyan için de rahmet aynıdır. Hristiyan’ı rahmet harekete geçirir, filozofuysa akıl. _Bana bazı şeylerin aklımızı aştığını söyleseler de, bu, saçmalıklara inanmama yol açmaz. Hiç şüphem yok ki aklımızı aşan şeyler var; ama aklımıza aykırı olan her şeyi ve ona zıt düşen ne varsa, cesurca reddediyorum. _Felsefe sadece gerçekle uğraştığı izlenimi verir ama belkide düşlemleri dile getirir, edebiyatsa sadece düşlemlerle uğraştığı izlenimini verir ama belkide doğruyu dile getirir. _Doğada temeli olmayan fikirler ancak kökleri olmayan ağaçlardan oluşan kuzey ormanlarıyla karşılaştırılabilir. Sadece bir rüzgar veya küçük bir olgu bütün bir ormanı veya bir fikirler bütününü altüst edebilir. _Bir yaz ya da kış akşamı efendisi Xantippe, Ezop'a der ki: "Ezop, hamama git, kalabalık değilse yıkanırız..." Ezop yola koyulur. Yolda Atina devriyesine rastlar -Nereye gidiyorsun,? -Nereye mi gidiyorum? Hiçbir fikrim yok, der Ezop. -Hiçbir fikrin yok mu? Doğru hapishaneye. "Eh!" diye atıldı Ezop, "nereye gittigimi bilmiyorum dememis miydim? Niyetim hamama gitmekti, ama bakın işte kodese gidiyorum _Düşünürü özel kılan, kanıtsız hiçbir olguyu kabullenmemesi ve yanıltıcı kavramlara kanmamasının yanı sıra mutlak, muhtemel ve şüphelinin sınırlarını kesin çizebilmesidir. Bu eser (Ansiklopedi) zamanla zihinlerde bir devrim yapacak ve umarım ki diktacılar, baskıcılar, fanatikler ve bağnazlar artık kazanamayacaklar. İşte o zaman, insanlığa hizmet etmiş oluruz. _O engin bilim dünyası bana bazı yerleri aydınlık, bazı yerleri karanlık olan büyük bir arazi gibi görünüyor. Çabalarımız ya aydınlık bölgelerin sınırlarını artırmak ya da aydınlatma merkezlerinin sayısını artırmak amacında olmalıdır. İkincisi için yaratıcı dehalar gerekiyor; ilki için ise geliştiren, genişleten, güçlendiren bir bilgelik _İnsanı taş ya da kırık kalpli yapan bu dünyadan gidiyorum. Beni nereye gömerlerse gömsünler. _D’alembert: Bir varlık ki herhangi bir yerde ama uzayın hiçbir noktasında bulunmaz. Maddeden ayrı ama ona bağlı onu hareket ettirir. Hakkında en ufak bir fikrim bile yok. Bu tezatlı varlığı kabul etmek de güç. İnkar eden de başka bir karanlığa düşer. Çünkü onun yerine koyduğumuz duyarlık, eğer maddenin niteliği ise, taşın da duyması gerekirdi. __Dide : neden olmasın? Yontulduğu halde taşın feryadını duymayan biri için böyledir. _D’alembert: insanla heykel arasında ne fark görüyorsunuz? __Dide: çok az. Etten mermer, mermerden de et yapılır. Titreyen tellerin başka başka telleri titretmektedir. Bir fikir ikinci bir fikri çağırır, ikinci üçüncüyü… _Filozof duyar; o hem musiki aleti hem de müzisyendir. Düşüncelerine dalmış, yahut kendini dinlemekte olan filozofun kafasında uyanan, birbirine eklenip akıp giden fikirlere bir son çekmek mümkün olmaz. bir fikir bir armoni meydana getirir. Ses veren, cansız, birbirinden ayrı tellerde görüldükten sonra neden canlı ve birbirine bağlı noktalar, devamlı ve duyar lifler arasında olmasın? _Denis Diderot (1713 - 1784), Fransız filozof. _Aydınlanma Çağı'nın en önemli kişiliklerinden biri. Yazdıkları ve felsefesi Fransız Devrimi'ni hazırlamıştır. Rousseau ile 1742'de tanışmış olan Diderot; 1746 ile 1749 yılları arasında onunla yakın dost oldu, sık sık bir küçük meyhanede baş başa tartışıyorlardı. Zengin kiliseler kontrolünde bir endüstri olarak gördüğü Hristiyanlık dinini reddetmiş ve birçok dincinin saldırılarına maruz kalmıştır. _Anti klerikalizm, kamusal yaşam veya bir kişinin günlük hayatı üzerindeki kurumsal dini güçlere karşıt olan bir harekettir. Klerikalizm kilisenin yasası anlamına gelmektedi. Toplumu eğitmek ve geliştimek için tasarlanan ünlü Ansiklopedi'nin baş editörüydü. _Mevki sahibi olmanın tek bir yolu: oğlanların Cizvit papaz, kızları da bir manastıra yerleştirmek. Fransız papaz sınıfı onu dinsiz ağabeyinin karşısına çıkarmıştır. Ateist ağabeyi: dinin ahlak için yetmeyeceğini söyleyince ona: «sen ahlâksızlık uçurumuna yuvarlanmışsın» Cizvitler onu keşfettiklerinde onun geziye olan merakını kullanarak hocalarından biriyle uzaklara gitmeğe onu teşvik etmişlerdi. Matematik çalıştıkça dinden soğudu, materyalist oldu. Babası geri dönmesi gerektiğini ve para göndermeyeceğini söyleyince dönmedi. Diderot için başıboş hayat, avare bir artist hayatı başladı. Eski kıyafetlerle tavan arasında yaşıyordu. Fakir bir çamaşırcı kız ile evlendi. İng çevirileri ve matematik dersleri veriyor. _Sensualizm veya duyumculuk: bilginin temelinde duyumların bulunduğunu... Rousseau da hiçbir zaman sansualist bir deizm fikrinden kurtulamamıştır. İçlerinde daha ileri gidebilen, yalnız Diderot oldu. _Bastille ve Vincennes zindanlan birçok muharrir, edebiyatçı, âlim ve hattâ jansenist papazıyle doldu, taştı. Çıkınca 20 yıl ansiklopedi üzerine çalıştı. Eserlerinde basit insanların sade yaşayışını anlatıyordu. Olgunlaşan sanatı sonunda aristokrat sanatın karşısına burjuva sanatını çıkardı. «Burjuva dramı» diye geçen tarzın kurucusu. «Eğer gündelikçi yoksulluk içinde ise, millet de yoksul demektir» Yayınevi yazılarını yumuşatıyor, kırpıyor bu olay da diderotu çileden çıkarıyor. Siz beni iki yıl alçakça aldattınız. Zamanlarını size vermiş olan 20 namuslu insanın emeğini öldürdünüz, ömrünün yirmi yılını verdiği dev gibi eseri tek başına yürüterek bitirdi. _2. Katerina despottu ve kölelik düzeni vardı. Avrupaya yakın görünmek için diderot gibi filozoflara çok sıcak davranıyordu. Diderot ona şöyle ifade etmişti: «onda Kleopatra'nın cazibesiyle, Brutus'un ruhu birleşmiş» açık sözlülükle konuşmuş, düşüncelerini olduğu gibi söylemekten çekinmemişti. Katerina da büyük bir ustalıkla ona candan görünür gibi yapmıştı. Fakat bu alâka ve yakınlık bir maskeden ibaretti. Gerçekte devrimci kafalı diderotta antipati duyuyordu. Eğer Diderot'nun söylediklerine kulak verecek olsam, imparatorluğumda her şey altüst olurdu ve kanunları, idareyi, siyaseti kaldırıp bunların yerine birtakım çok garip nazariyeleri koymam gerekirdi. Diderot alçakgönüllülükle: «Filozofun gözüyle, hükümdarın gözü başka başka görüyor.» Katerina II. nin lütufları ve yapmacıkları onun despotluğuna karşı duyduğu derin nefreti zerre kadar azaltmamıştır. Bir milletin başına âdil, bilgili bir «aydın despotun» geçmesini en büyük felâket sayıyordu. _Yatağa düşmüştü. Onun bu halini duyan mahalle papazı, dinsiz filozofu ölüm korkusuyla imana getireceğini umarak başucuna gelir. Papaz efendi, ama böyle bir şey yaparsam, hayasızca yalan söylemiş olurum. _______________________ _Deliliğe Övgü_( Erasmus) _Körlerin ülkesinde, tek gözlü insan kral olur. _Sözcükler putlaştırılmamalı. Çoğu şey sadece isimdir. Tanrı, şeytan, hortlak gibi… _Bir deliyle bir bilge arasındaki fark birinin tutkularına, diğerinin aklına boyun eğmesidir. _Halk adı verilen çok başlı canavar. _Gerektiğinde deliyi oynamak, en büyük bilgeliktir. _Delilik tarafından karalanmak bir onurdur. _Beni tanımlamak benim sınırlarımı çizmektir halbuki kudretimin sınırı yoktur. _Horatius’un “Hakikati gülümseyerek söylemek ve gülümseyerek hakaret etmek” sözünden ilham aldı. _Ciddi şeyleri alaya almak kadar çocukça bir şey nasıl yoksa, alayları da ciddiye almak kadar alaylı bir şey yoktur. Bazılarının algıları o kadar yetersizdir ki, papa, alaylarını duymaktansa isaya küfrü tercih eder. _Eskiden insanlar kendilerini övdürmek için en utanmaz dalkavukları tutarlardı ve dalkavuklar, en sefil arsızları tanrılara eşit göstermeye cesaret ettiğinde, aşağılık adamı, erdem timsali olarak ileri süründüğünde yani kuzgunu tavuz kuşu tüyleriyle süsleyince, zencinin derisini beyazlatmaya çalışınca, sineği fil yerine kabul ettirmeye gayret edince, kahramanlarımız tavuz kuşu gibi kasılır ve küstahça ibiğini kaldırdı. _Olduğu gibi görünmeyenler aslan postu giymiş eşeklere benzer ve ne yaparsa yapsınlar sonuçta eşek kulaklı Midas gibi kendilerini açık ederler. _Keşke din bilimcileri hakkında hiç söz etmeseydim. Çok iyi olurdu. Pis kokulu bir nesneye dokunmak, onu sallamak, doğru bir hareket olmaz. Bunlar alaydan anlamayan, önemsiz bir sorun yüzünden alev alan insanlardır. Bunlar, kanıtları üzerime dolu gibi yağdırarak beni tövbe etmeye zorlamak isterler; reddedersem, herkese beni bir “sapkın” diye ihbar edebilirler; iyilikseverlikleriyle onurlandıramadıklarına karşı genellikle kullandıkları korkutma işte budur. _Deliliğe övgü bir deli eseri değildir. _Delinin yüreğinde ne varsa, yüzüne de yansıtır, sözünü de. _Deli yolda giderken, kendisi deli olduğundan, herkesi de deli zanneder. _Hiçbir şey bilmemek, ah ne mutlu bir yaşam! _Bu hayatta ruh, maddenin çamuruna batmıştır. _Bilgeyi bir akşam yemeğine davet et de gör, ya hüzünlü sessizliğiyle ya da sıkıcı sorularıyla herkesi canından bezdirecektir. _İnsanların çoğu delidir. Deliliğin birkaç türünü kendinde taşımayan tek birey bile yoktur. Halbuki bütün dostluklar benzerliğe dayanırlar. _Sanatın sahtelikleri doğanın yarattığı hiçbir güzellikle başa çıkamaz. _Mutluluk, aklın bittiği yerde başlar. _Yerinde saçmalamak tatlı bir şeydir. _Kendinden nefret eden biri başka birini sevebilir mi ? Kendi kendisinden canı sıkılan, kendinden yorulmuş biri içinde yaşadığı topluma mutluluk verebilir mi? _Ölümlülerden oluşan şu sürüsüne bereket kalabalığa aydan bakacak olsan, birbiriyle vızıldaşıp duran bir sürü sinek ya da sivrisinek gördüğünü sanırsın; birbiriyle savaşan, kumpaslar kuran, kapıp kaçan, oyunlar oynayan, oynaşan, doğan, yaşlanan ve ölen. Kısacık bir ömre yazgılı bu küçücük yaratıkların bu kadar belayı, bu kadar faciayı yarattıklarına inanmak çok zor doğrusu. _İnsanın her şeyi iyi tanımasını engelleyen iki şey vardır: biri ruhunun önüne perde çeken utanma, öteki de kendisine tehlikeyi gösterip büyük işlemlere girişmekten yüz çevirten korku. _Delinin ruhunda ne varsa yüzünde yazılıdır, ağzı da bunu gizlemeden söyler; oysaki bilgenin, yine euripides'e göre iki dili vardır: biri hakikati söylemek için, öteki de yeri gelince hakikatin kılığını değiştirmek ya da onu gizlemek için. Bilgede akı kara, karayı da ak kılmak sanatı vardır. Ağzından hem soğuk hem sıcak soluk çıkar. Sözleri de çoğu zaman düşüncelerinden epey uzaktır. _Krallar hakikatten nefret eder. _Sofu adam, maddi ve algılanması mümkün şeylerden, sadece anlattığım örneklerle değil, fakat bütün ömründe uzaklaşır ve bu suretle ölmez, ruhani ve görülmez şeylere yükselmek ister. Mademki hayat adamlarıyla dindarlar birbirine bu kadar zıt hareket ederler, o halde birbirlerine deli gözüyle bakmaları da doğaldır. Bence bu unvana en yakın olanlar dindarlardır. _Delilik konuşuyor_Güneş nasıl karanlıkları ortadan kaldırırsa ve ilkbaharın, kıştan sonraki tatlı esintileri nasıl ki her şeyi değiştirirse, varlığım da sizin hüznünüzü defederek sizi neşelendirdi. Sizinle biraz safsata yapacağım. Büyülü bir müziği dinler gibi dinleyin beni. İnsan kendi kendini övüyorsa bu züppelik değildir. İnsanı en iyi kendisi tanır. Zaten böyle yaparak en alçakgönüllü bilgelerrden daha alçakgönüllü olduğuma inanıyorum. _Retorik bilimi hocaları, eski kitaplardan birkaç kelime bulup okurların gözlerini kamaştırır. Bunları anlayanlar kendi engin bilgilerinden lezzet duyarlar ve gururları okşanır. _Deliliğe Övgü : Gülmece türündeki yapıta egemen olan iki temel görüş vardır. Bunlardan birine göre gerçek bilgelik, deliliktir. Öteki görüşe göre ise kendini bilge sanmak, gerçek deliliktir. İnsana yeryüzünde yaşama gücü kazandıran şey, gerçek bilgelik olma niteliğiyle doğrudan doğruya deliliğin kendisidir. Kitapta delilik, kendi kendisine övgüler düzer; bu arada çocuklukta ve yaşlılıkta, aşkta, evlilikte ve dostlukta, politikada ve savaşta, yazında ve bilimde deliliğin nasıl her zaman egemen olduğu gösterilir. Tüm uğraş alanları, bu arada özellikle din kurumu ve din adamları bu panorama çerçevesinde sergilenir. _Deliliğe Övgü, çağlar boyunca bağnazlığa karşı kaleme alınmış en yetkin düzeydeki başyapıtlardan biri olmuştur. _Desiderius Erasmus (1466 - 1536) Felemenk felsefeci, rahip, Bilge Deli Rönesans’la birlikte ortaya çıkan hümanizm akımının yaratıcılarından. Antik çağ düşüncesinin Avrupa'da yayılmasına çok büyük katkılarda bulundu. Yazma işini İngiltere’de, dostu Thomas More’un evine vardıktan kısa bir süre sonra gerçekleştirdi; kitabı da Thomas More’a adadı. Rengarenk nutuklarla retorik ve felsefeyi birbirlerine katar. _Ciddi şeyler için zaman olmadığından deliliğe övgüyü yazarak neşelenmek istedim. Yunanlılar delliliğe moria der ve oradan esinlendim ve sizin de seveceğinizi umdum. Homeros da farelerle kurbağaların savaşını yazmaktan zevk duymuş. Demokritos gibi insanların hallerine gülen birisiniz. Eşeğe, domuz yavrusunun vasiyeti, yavru sineklere şiirler yazıldı. _______________________________ _Adam Smith_ _Kasabın bizi beslemesi hayırseverliğinden değil kendi çıkarındandır. _Akşam yemeğimiz kasabın, bira yapımcısının veya fırın ustasının cömertliğinden değil, kendi çıkarlarını gözettiklerinden dolayı masamıza gelir. Kendimizi onların insanlıklarından ziyade bencilliklerine teslim ederiz. _Fakirlerin asıl trajedisi beklentilerinin fakirliğidir. _İnsan iş yerinde uzmanlaşır. _Bir real fiyat, bir de nominal fiyat vardır. Real emeğin karşılığı, nominal arz talebe göre artar. _Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler. _Kapitalizm en uygun sistem değil, insan doğasına en uygun sistemdir. _İnsan pazarlık yapan bir hayvandır. _Ortak çıkar bireylerin insanlıklarına dayalı değildir; bencilliklerine dayalıdır. _Her zaman ve her yerde, değerli olan az bulunandır ya da edinmek için fazla emek gerektirendir; ucuz olan ise kolaylıkla ve çok az emek ile elde edilendir. _Başka insanların bizim ruhumuzdakilerle özdeş duygular içinde olduklarını görmek kadar hoşumuza giden bir şey yoktur. _Din ekonominin önünde bir engeldir ve ekonomi, ateizm üzerinden şekillenmeli. _Devlet ekonomik hayata müdahale etmemelidir. Devletin müdahalesi özel sektörün üretemediği veya yapamadığı konularda olmalıdır; savunma, güvenlik, adalet gibi. _Tek bir kişi, yapılması için on aşaması olan bir iğneden günde sadece on tane yapabilmektedir fakat her aşamayı yalnızca bir kişi yapsa yani on kişi çalıştırsak bir günde üretilen iğne sayısı 4800'e çıkıyor ama her biri her aşamayı yapsaydı sadece 100 iğne üretilecekti. Bu demek oluyor ki, iş bölümü iğne üretimini 48 kat arttırmış. _Ekonomide ve doğal olaylarda bir düzen olduğunu ve bunun gözlem ve ahlâk hissi ile tespit edilebileceğini söyler. Smith, doğal düzenin kişisel çıkara göre oluşacağı inancındadır. Bu bakımdan Smith'in doktrini fırsatçı (oportünist) ve gerçekçidir. _Fizyokratların tersine toprak yerine insan emeğini servetin kaynağı olarak görür. Smith'e göre ücretler işçinin ve ailesinin geçimini sağlayacak düzeydedir. _Verimlilik artışı; iş bölümü, tam rekabet, iktisadi hürriyet, tasarruf ve sermaye birikimi ile mümkündür. _Malın iki çeşit değeri vardır. Birincisi o malın kişiye sağladığı fayda, ikincisi o malın başka mallarla mübadele değeri. Emek değer teorisi, rant teorisi, fiyat teorisi… _Devlet ne derse desin görünmeyen bir el piyasalari kontrol eder. _Doğa kanunlarına uyulduğu zaman toplumun kendiliğinden ve en uygun biçimde işleyeceğine inanmış ve sonradan da bu özgür girişimcilik adı altında toplanmış olgunun da sahibi. Servetin emek, emeğin de ana kaynağının işbölümü olduğunu savunmuş, kapitalist ekonominin nasıl daha anlamlı ve insancıl olabileceği üzerine düşünmüş. _Bütün havası 1929 buhranında sönen şahıs. _Adam Smith ( 1723 – 1790), İskoç filozof. Ahlak felsefesi. _Adam simit karısı poğaça. _Oportünist: Faydacı, çıkarına göre davranan. Babası dindardı ama adam kiliseden kaçmıştır. ________________________ _Keynes_ _Güçlük yeni fikirlerden değil, herkesin beyninin bütün kıvrımlarına yerleşmiş bulunan eski fikirlerden kurtulmada yatıyor. _Yanılgıya düşmesini engelleyecek içgüdüsel yargı yeteneğinden yoksun. (Churchill’in sterlinin değerini savaş öncesi altın ve dolar kuruna göre belirlemesini budalalık olarak gören keynesin yorumu.) _Kapitalizm, en kötü insanların, en kötü şeyleri herkesin ortak iyiliği için yapabileceğini iddia eden şaşırtıcı inançtır. _Ekonomik durgunluğun yenilmesi için gerekirse devlet çukur kazdırıp sonra da o kazdırdığı çukurları doldurtmak durumundadır. _Lenin; parayı yok etmenin, kapitalist sistemi ortadan kaldırmanın en iyi yöntemi olduğunu söylemiş. Lenin, kesinlikle haklıydı. Toplumun var olan temelini devirmenin, parayı yok etmekten başka daha kesin ve daha zekice bir yordamı yoktur. Süreç, ekonomi yasasının bütün o gizli güçlerinin yıkımı tarafındadır ve bu, milyonda bir kişinin dahi teşhis edemeyeceği şekilde olur. _Memuriyet sınavında ekonomi sorularında başarılı olamayınca, sınavı düzenleyenler için, “herhalde benden daha az ekonomi biliyorlardı” demiştir. _Kur yüzünden ingiltere müthiş bir dış ticaret ve işsizlik sarmalına girmişti. Keynes’in öngörüleri gerçekleşmişti. 24 ekim 1929 yani kara perşembe denilen o uğursuz gün ile başlayan büyük ekonomik krizde, Roosevelt’e mektup yazan keynes hiçbir alçakgönüllülük göstermeden, bu krizden hükümet harcamalarını arttırmak suretiyle çıkılabileceğini salık veriyordu. Klasiklerin ekonomik krzilerin kendiliğinden bir süre sonra çözüleceği teorisi tutmamış. Ekonominin eksik istihdam ile de dengeye gelebileceğini savunmuştur. Ona göre tedavi için hükümet borçlanmalı ve altyapı yatırımlarına girişmeli, harcamalarını çok fazla arttırmalıydı. Kitabı amerikan üniversitelerine girmiş ve buralarda peygamber olarak görülmekteydi. Harvard üniversitesi keynes’in fikirlerinin yayılımı için bir kilise işlevi görmüştür. Marshall planı ve yardımları hep keynes fikirlerinin ürünüdür. _John Maynard Keynes 1883 1946 ing iktisat Kapitalizmi Yok Olmaktan Kurtaran Ekonomist. İktisadi düşüncenin bir “üç büyükleri” Keynes’, Adam Smith ve Karl Marx. İktisadın babası adam smith ise, makro iktisat’ın babası da keynes’tir. Rus balerin lydia lopokova ile evlenmiş. Dönemin magazin sayfalarında bu evlilik için “aklın ve güzelliğin eşsiz birleşimi” denilmekte ___________________ _Siyaset: Devlet işleri yönetimi. Arapça Seyis (At Bakıcısı)... _İktidar, güç demektir. Siyâsî iktidarı diğer iktidar unsurlarından ayıran en önemli özellik ise meşru olma gücüdür. Meşruiyet, iktidar ile toplum arasında karşılıklı rıza ile yapılan sözleşmedir. _Siyâset kuramları :1 Muhafazakârlık (Tutuculuk). 2 Sosyalizm: Toplumsal refahı devlet kararlarının getireceğini ve üretim araçlarının hakimiyetinin toplumlara ait olduğunu savunan, işçilerin yönetime katılmalarına ağırlık veren, özgür girişim devletin kontrolünde. 3 Liberalizm: Kişisel özgürlükten yana, din, devlet ve kimi zaman kurumların gücünün sınırlandırıldığı. Devlet sadece bireylerin güvenliğini korumakla ve onların refahını sağlamakla yükümlüdür. Ekonomik anlamda kapital ekonomiyi benimser. Mülk edinme esasına dayanır. 4 Kapitalizm: Yönetim işi sermaye sahipleri tarafından belirlenir. 5 Anarşizm: İnsan özgürlüğünü kısıtlayan tüm otoritelerin ortadan kaldırılmasını. 6 Faşizm: Seçilmiş bir ulus olma bilinci, demokrasinin reddi ve yayılmacı dış politika temellerine dayanır. ____________________ _Max Weber_ _Demokraside, halk güvendiği bir önder seçer. Seçilen önder, 'Şimdi sesinizi kesin ve bana itaat edin' der. Artık halk ve parti O'nun işine karışamazlar. _Sığırdan don yağı yaparlar, insandan da para. Bu hırs felsefesi, para sahibi saygıdeğer adamın ideali ve bireyin kendi sermayesini genişletme eğiliminin düşüncesi olarak görülür. Aslında burada öngörülen bir yaşama tekniği değildir, özel bir 'ahlak'tır. Bu ahlakın zedelenmesi, yalnızca aptallık olarak değil, ödevin unutulması olarak ele alınmaktadır ve bütün bunlar her şeyden önce nesnenin neliğine aittirler. _İşçi kitlesi, fakir kaldıkları sürece tanrıya bağımlı kalırlar. _Doğu toplumlari sulamaya dayalı tarım toplumlariydi. Bu da merkezi bir otorite gerektirmekteydi. Onun için hem mısır hem mezopatamya da merkezi, güçlü, tüm yetkinin bir elde toplandığı imparatorluklar kurulmuştur. Hatta tek tanrılı inancın bu merkezilesmeden kaynaklanmakta. Avrupa da ise süt üreticiliğine bağlı sığır yetiştirme vardı. Bu da otlak alanların mülkiyeti sorununu dogurmaktaydi. Onun için Avrupa'da ozel mülkiyet hep önemli olmuştur. Ve nispeten insanlar özerk bir halde kalabilmiştir. Dogu toplumlarında ise böyle bir şey görülmez _Para kazanırken bencilce çıkarların kendini göstermesiyle ortaya çıkan mutlak vicdansızlığın evrensel düzeyde egemenliği, yalnızca orta sınıfa dayalı kapitalist gelişimleri gerilerde kalmış olan ülkelerin özel karakteristikleri olmuştur. _"Protestan ahlakı" belki zehirde tanrı'ya inanan ama gündelik hayatında o inançtan Eser bulunmayan insanların ahlakıdır. _Elini vicdanına koyup söyle, yıllar boyu ortalama insanların senin önüne geçmelerine öfkelenmeden ve üzülmeden dayanabilecek misin? _Gerçek hoca, açıkça ifade ya da ima ederek, herhangi bir siyasî kanaati kürsüden öğrencilerine empoze etmekten kaçınır. _İlham, bilimde sanat dünyasında oynadığı rolden daha önemsiz bir rol oynamaz. _Kişilerin otoriteye itaat etmeleri 3’e ayrılır: 1- Geleneksel Otorite: İktidar, meşruluğunu geleneklerden ve inançtan alır. 2- Hukuksal Akılcı Otorite: İktidar, yönetme haklarını hukuk kurallarından alırlar. 3- Karizmatik otorite: İktidarın meşruluğu bir kişinin olağanüstü sayılan niteliklerine dayanır. Halk liderde kutsallık veya kahramanlık, gördüğü için ona bağlanır ve itaat eder. Karizmatik lider toplumun yerleşmiş düzenine ve geleneklerine veya bunların bir bölümüne karşı çıkarak köklü değişikliklere yönelir. Bu nedenle radikal ve devrimci nitelik gösterir. _Max Weber (1864 - 1920), Alman düşünür, sosyolog _Weber, siyaset sosyolojisi ve eğitim sosyolojisi alanında yaptığı araştırmalarıyla da tanınır. Marx'ın sınıf temelli çözümlemelerinin yerine statü kavramını getirmiştir. Babası seçkin bir liberal politikacı, annesi Helene Fallenstein ise ılımlı bir Protestandı. Entelektüel ortamda büyümüşlerdir. 12 yaşındayken, ailesine Noel hediyesi olarak iki tarihi metin kaleme almıştır: “Alman Tarihi Hakkında, İmparator ve Papa’ya Özel Atıflarla” ve “Konstantin’den Kavimler Göçüne, Roma İmparatorluğu”. 14’üne geldiğinde Homer, Virgil, Cicero ve Livy atıflı mektuplar yazıyor ve henüz üniversiteye girmeden evvel Goethe, Spinoza, Kant ve Schopenhauer’u genişçe biliyordu. Hukuk dersleriyle birlikte, ekonomi, Ortaçağ Tarihi ve teoloji derslerine de katıldı. Kuzeni ve geleceğin feminist yazarı olan Marianne Schnitger ile evlendi. Schnitger, Weber’in ölümünden sonra, onun gazete makalelerini toplayıp kitaplaştıran insandır. Durkheim toplum üzerine yoğunlaşırken, Weber birey ve onun eylemleri üzerine yoğunlaştı. _Yeni-Kantcılık'tan etkilenmiştir. Gerçekliğin kaotik ve anlaşılamaz olduğu, insanların dikkatlerini gerçekliğin bazı görünümlerine odakladığı ve sonuçta oluşan algılarını organize etme yoluyla akılcı bir çıkarım yaptıkları şeklindeki Yeni-Kantçılık. _Antipozitivizm, Pozitivizm'in temel alınmadığı felsefi anlayıştır. Deney ve araştırmalara dayalı sonuçları değil, insani değerlere önem verir _Yöntem bilimi ya da metodoloji, belirli bir alanda kullanılan bütün metotlar. _Siyaset sosyolojisi, devlet ve sivil toplumdan aileye kadar uzanan politik fenomenlerin sosyolojik analizi, vatandaşlık, toplumsal hareketler ve sosyal güç kaynakları gibi konuları araştırmakla ilgilenen bir bilim disiplinidir. Siyaset sosyolojisinde tipik araştırma soruları, "Neden bu kadar az ABD veya Avrupa vatandaşı oy kullanmayı seçiyor?" veya "Kadınların seçilmesi ne farklılık yaratır?" gibi örneklendirilebilir. ___________________ _Paul Baron Holbach_(1723-1789) _Din ile, halkın kendi sefilliklerinin gerçek nedenlerini görmelerini engellemek için bakışlarını göğe çevirtiyorlar. _Şu anda gerçekleşen bütün olaylar, geçmişte meydana gelen olayların kaçınılmaz bir sonucudur. _İnsanların batıl inançlara sahip olmasının tek nedeni korkak olmalarıdır; korkak olmalarının tek nedeni de cahil olmalarıdır. _Bir ateist, insanlığı yeniden doğaya ve akla yönlendirmek için, insanlığa zarar veren ejderhaları yok eden kişidir. _Doğadan edindiğimiz her bilgi, tanrıları öldürmektedir. Tıpkı bilmediklerimizin tanrıların doğumuna sebep oluşu gibi. _Din, hükümdarları halklarının üstüne çıkarmak ve bunları hükümdarların gücüne teslim etmek için icat edilmiş gibi geliyor. Geçmişten bu yana, halklar yeryüzünde kendilerini çok mutsuz hissettikleri için onları, tanrısal öfke ile tehdit ederek susmaya zorluyorlar. İnsan sadece din adamlarının hayal ürünü hikâyelerinden tanıdığı tanrısının boyunduruğu karşısında eğilmek zorunda olduğuna inanır; o din adamları ki her mutsuz ölümlüyü önyargı zincirine bağladıktan sonra onun efendisi olarak kalırlar ya da onu tanrının yeryüzündeki temsilcisi olan tiranların mutlak iktidarı karşısında savunmasız bırakırlar. _Bozulmuş bir toplumda, mutlu olabilmek için bozulmuş olmak gerekir. _Kendilerine anlamadıkları şeylerden söz eden kimseyi, cahiller, bilgili bir adam sanırlar. Bir köyün sakinleri, rahiplerinden, dini konuşmalarına çok Latince karıştırdığı zaman memnun oldukları kadar hiçbir zaman memnun olmazlar. Kavimlerin safdilliğinin ve onlara rehberlik iddiasında bulunanların nüfuz ve egemenliğinin ilkesi işte budur. _Bilinmeyen, hayali, efsanevi ve korkunç olan şeyi sağlıklı olana tercih etmek, cehaletin özelliğindendir. Gerçek, hiçbir zaman, batıl hayaller kadar şiddetli sarsıntılar yapmaz. Sıradan insanlar masal dinlemeyi her şeye tercih eder. Rahipler ve şeriatçılar, bu masallardan dinler icat eder ve sırlar üretirler. Bunları sıradan insanların yaratılışına ve huyuna göre kullanmışlardır. Sıradan insanların bu eğilimi yüzünden, rahipler, şeriat ve kanun koyucuları, kendinden geçmiş coşkunları, kadınları, cahilleri kendilerine bağlamışlardır. Bu içerikteki kimseler, incelemeye yetenekli olmadıkları fikirleri kolayca kabul ederler. Saflık ve gerçek aşkı, ancak, hayalgücünü araştırma ve düşünmeyle düzenleyen belirli kimselerde bulunur. _Gerçekte, dinleri hakkında, halkın hiçbir fikri yoktur; din olarak adlandırılan şey, bilinmeyen görüşlere ve sırlara bulaşmış işlere kör bir bağlılıktan başka bir şey değildir. Eğitmek ve öğretmek bahanesiyle, din, insanları kötülükte ve cehalette tutar ve en çok ilgileri olan şeyleri öğrenme isteğini bile onlardan koparır. _İnsan, Hayaller üzerine meditasyon yapmak için gerçekler üzerinde düşünmeye son verir. Aklını geliştirmemeye cüret eder, çünkü ilk günlerinden beri onun suçlu olduğunu düşünmesi öğretilmiştir. Yaşadığı dünyada mutlu olduğu imkânları düşünmeden önce, başka bir hayatın belli belirsiz yerlerindeki kaderini biliyormuş gibi davranır; kısacası, insan doğanın çalışmasını küçümser. _Din, akla karşıdır; insanlığın mutluluğa ulaşmasını engeller; siyasal zorbalığa elverişli zemin hazırlar. Dinleri bilgisizlik ve korku doğurmuş; “eğitim”, “alışkanlık” ve “zorbalık” geliştirmiş; baştaki büyükler ve zenginler de onu çıkarlarına uygun bularak korumuşlardır. _Yeryüzünün bütün dinlerinde, ‘kıskanç bir Tanrı’, ‘intikamcı bir Tanrı’, ‘yakıp yıkan bir Tanrı’, katliamdan zevk alan ve kullarının onun bu zevkine hizmet etmeyi görev bildikleri bir ‘Tanrı’ buluruz. . _Ancak dinin bulutlarını ve hayaletlerini dağıttığımızda hakikati, aklı ve ahlakı keşfedeceğiz. _İnsanlığı tiranların mutlak iktidarına mahkum eden tüm kutsalları parçalamaya and içmiş bir silahşör. _Tabiat, varolan herşeyin ilk nedenidir. Yaratılmamıştır ve yok olmayacaktır. Madde kendine özgü güçlerle hareket eder ve hareket edebilmesi için hiç bir dış etkiye ihtiyaç duymaz. İnsan, evrenin bir parçasıdır ve evrensel determinizm'e bağlıdır. İnsanın zihin yetileri bedeninin yapısıyla şartlanmıştır. _Tanrı düşüncesi insan türünün ortaklaşa bir yanılgısıdır. _Doğa, insana aklını kullanmasını ve rehberi yapmasını söyler; din ise insan aklının yozlaşmış olduğunu, güvenilmez bir rehber olduğunu ve hilekâr bir Tanrı tarafından yaratıklarına yoldan çıkmaları için rehberlik yapmak üzere verilmiş olduğunu öğretir. Doğa insana aydınlanmasını, gerçeğin peşinden gitmesini, kendini sorumlulukları hakkında eğitmesini söyler; din hiçbir şeyi araştırmamasından, cehalet içinde yaşamasından, gerçekten korkmasından memnun olur; insan ve hakkında hiçbir zaman herhangi bir bilgi sahibi olamayacağı varlık arasında mevcut olandan daha önemli bir ilişki olmadığına insanı ikna eder. Doğa insana şöyle der: Sen özgürsün, yeryüzünde kimse seni senin haklarından kanunen yoksun bırakamaz. Din ona şöyle seslenir: O bir köledir ve Tanrısı tarafından ömrü boyunca temsilcilerinin demir çubukları altında inlemeye mahkûm bırakılmıştır. _Platon şöyle demiştir: Erdem Tanrı’ya benzerlikte meydana gelir. Ama insanın benzemesi gereken bu Tanrı’yı nerede bulabiliriz? Doğada mıdır? Heyhat! Onu hareket ettirmesi gereken, insan ırkına büyük belalar ve büyük menfaatler neşreder; sıklıkla en masum ruhlara karşı haksız davranır, en yoldan çıkmış fanilere en büyük lütufları sağlar ve eğer emin olduğumuz üzere, bir gün kendini daha adaletli olarak göstermek zorunda olacaksa, kendi davranışlarımızı onunkilere göre düzenlemek üzere o zamanı beklemeye mecburuz. _Aristoteles yanılmıştı: Felsefe bilgiye duyulan soylu bir arzunun sonucu değil, acıdan kaçınmak için duyulan korkak bir özlemin sonucuydu. Din eşiği, bu nedenle, olgun, aydın insanın aşması gereken cahillik ve korkuydu. _Paul Baron Holbach (1723-1789) Mutlak ateizm. Materyalist. Alman kökenli Fransız filozof. Alman akılcılığı ile fransız eylem iradesinin yan yana geldiği büyük beyin. Kendisine soyluluk ünvanı verilmiş amcasından miras kalan serveti kullandı. Rousseau, Diderot'nun da bulunduğu filozoflara paraca yardım etti. *****
7
Onur
bir alıntı ekledi.
_Medeni dünyamız, şövalyelerle, askerlerle, avukatlarla, rahiplerle, filozoflarla ve daha bilmediğim başkalarıyla karşılaştığınız büyük bir maskeli balodan başka nedir ki? Fakat göründükleri kişiler değillerdir bunlar; sadece birer maske ve kural olarak da onun arkasında daima servet avcılarıyla karşılaşırsınız. Örneğin birisi hukuk maskesini geçirir yüzüne; bir başkası yurtseverlik maskesini seçer; bir üçüncüsü ise din ilkesini benimser; birçokları ise her türlü amaç için insanseverlik maskelerini geçirmiştir yüzüne. Kadınlar, nispeten daha önemsiz seçimler yapar. Kural olarak da ahlak, alçakgönüllü, evcimenlik ve uysallık maskelerinden istifade ederler. Ardından da tıpkı domino taşları gibi kendilerine belirli herhangi bir karakter atfedilemeyecek genel maskeler gelir. Bunlara her yerde rastlanabilir: İnsanların iddia ettikleri nezaket, duygu paylaşmada içtenlik, yüze gülen dostluk bu türe dahildir. Kendilerini oldukları gibi dışavuran biricik insan topluluğu onlardır. Bir insanın hayata adım atar atmaz kendisini içinde bulacağı maskeli balo hakkında haberdar edilmesi son derece önemlidir. Zira aksi halde pek çok şeyi anlamakta ve onlara katlanmakta başarısız olunabilir. _Alçaklığın gördüğü değer, erdemlerin uğradığı ihanet, hep aynı mesleğin mensuplarının ellerinden gelir. Gerçeğe ve büyük yeteneklere karşı duyulan nefret, bilim insanlarının kendi sahalarındaki cehaleti; gerçek mamullerin neredeyse her zaman aşağılanması ve sahtelerinin rağbet görmesi böyle bir şeydir. Bu yüzden bırakalım da gençler, bu maskeli baloda elmaların balmumundan, çiçeklerin ipekten, balıkların mukavvadan yapıldığını ve her şeyin ama her şeyin birer oyuncak ve ufak zırvadan ibaret olduğunu öğrensinler. Sonra birbirleriyle ciddiyetle iş yapma kararlılığında olduklarını zannedebileceği iki insandan birinin sahte mallar tedarik ettiğini ve diğerinin de sahte parayla ödeme yaptığını görsünler. _Hiç kimse, kendi seviyesinden fazlasını göremez. Herkes, başkasında kendisi olabildiği kadarını görür çünkü onu ancak kendi zekası ölçüsünde anlayabilir. Bu zeka düşük türden ise, tüm zihinsel yetenekler, en büyükleri bile, onun üzerinde etkide bulunamayacaklar ve o da bu yeteneklerin sahibini algılayamayacak, sadece onun bireyselliğindeki en düşük olanları, kendisiyle ortak olan zayıflıkları, mizaç ve karakter eksiklikleri algılayacaktır. Kendisi için o kişi bunlardan ibaret olacaktır. Aynı adamın daha yüksek zihinsel yetenekleri, onun gözünde, bir körün gözünde renklerin olabileceği kadar vardırlar. Çünkü zihin sahibi olmayanın gözünde hiçbir zihin görünmez. İnsanın her konuştuğu kişinin düzeyine inmesinin, daha önceki her üstünlüğünün ortadan kalkmasının ve hatta bunun için gerekli yadsımanın bile farkında olmamasının nedeni budur. İnsanların çoğunun düpedüz düşük zekalı ve düşük yetenekli yani kesinlikle seviyesiz olduğunu düşünüldüğünde, insan kendisi de zaman içinde(elektrik dağıtımına benzer şekilde) seviyeyi düşürmeden onlarla konuşmanın olanaksız olduğunu görecektir ve o zaman seviye düşürmek deyiminin asıl anlamı ve isabetliliğini iyice anlayacaktır. Salaklara ve delilere karşı aklını kullanmaktan başka bir yolu olmadığını, bunun onlarla konuşmamak olduğu görülecektir. İşte o zaman kimi insanlar toplumun içinde bir baloya gelip de sırf kötürümlerle karşılaşan bir dansçının urumuna düşeceklerdir. Kiminle dans edebilirler ki? _Gerçekte vahşi ve korkunç bir hayvandan başka bir şey değildir insan. Biz, onu evcilleştirilmiş ve dizginlenmiş haliyle tanıyoruz ki uygarlık dediğimiz şey de budur. Bu yüzden de arada bir gerçek tabiatı ortaya çıkarsa dehşete kapılıyoruz. Hukukun ve düzenin prangaları ve zincirleri ne zaman ve nerede çözülüp yerini anarşiye bırakacak olsa kendi kendisini bütün çıplaklığıyla ortaya koyar o. _Pek çok insan bir başkasını gerçekte olduğu gibi görebilseydi eğer dehşete kapılırdı. Dışarıdan erdemli görünen bütün işlerin arkasında ve derinliklerde günahkârlık ve ahlaksızlık pusuda bekler. Sadece bu nedenden ötürü daha iyi türden pek çok insan kendilerine dört ayaklı dostlar edinmiştir. Zira dürüst yüzlerine en küçük bir güvensizlik duymaksızın bakabilecekleri köpekler olmasaydı eğer, bitmek tükenmek bilmez ikiyüzlülükler, sahtekârlıklar ve kötülükler karşısında nasıl kendini rahatlatabilirdi insanoğlu? _Her insanın kalbinde sadece esip gürlemek için bir fırsat bekleyen, başkalarına acı verme arzusu duyan hatta şayet yoluna çıkacak olurlarsa onları hiç gözünü kırpmaksızın öldüren vahşi bir hayvanın yattığı kesin bir gerçektir. Ben yine de bunun, varoluşun daimi acılarıyla gittikçe daha çok acılaşmış bir yaşama isteminin kendi acılarını, başkalarına acı çektirerek hafifletme arayışı olduğunu düşünüyorum. Başkalarının başına gelen talihsizliklerden duyulan haince bir zevk, insan tabiatındaki en kötü özellik olma niteliğini korur. Başkasının felaketinden alınan zevk, şeytani bir şeydir ve onun alayları cehennemde atılan bir kahkahaya denktir. _İnsan, zalimliğiyle bir kaplan ve bir sırtlandan hiç de aşağı kalır bir yaratık değildir. Buna yönelik en güçlü örnek, abd’deki köleliktir. İnsan kılığına bürünmüş bu iblislerin, bu dar kafalı, kilise tutkunu alçakların ve özellikle bunların arasındaki güç ve şiddetle şeytani pençelerini geçirdikleri masum siyahi kardeşlerine uygun gördükleri davranış okudukları zaman düşündükleri bu şeylerin bir hiç seviyesinde kaldığını göreceklerdir. _1848 yılında, İngiltere'de yüzlerce olayda; bir kocanın karısını ya da karısının kocasını ya da her ikisinin birleşerek çocuklarını öldürdükleri veya aç bırakarak veya kötü muamele ederek onları işkenceler içinde ağır ağır ölüme terk ettikleri ve bunları da sadece sigortasının parasını alabilmekten başka hiçbir amaç gütmeksizin yaptıklarına tanık olundu. _Her insan içinde muazzam bir bencillik barındırır ki hak ve adaletin sınırlarını ihlal eder. İnsanın, yanında kendisinden daha zayıf bir insanı görür görmez şaşmaz bir biçimde üzerine çullanan bir av hayvanından farkı olmadığını ortaya koymuyor mu? Ve günlük hayatın ilişkileri içinde de aynı şey geçerli değil midir? _Tek bir ölçütüm var ki o da “Hakikattir”. _Teorik fizyonomi_ Zihinsel karakter, deha sahibi insanın dış görünüşünü de belirlemektedir. Teorik fizyonomi budur ki kişiye, bilhassa gözlerde ve alında görülebilecek olan o seçkin ifadeyi vermektedir. _Aşağı türlere mensup hayvanlara kesinlikle ahiaki özgürlüğün verilmemesi gerekmektedir. Bunun nedeni de bilinçsizlikleridir. _Cesaret, kadınlar için karşı konulmazdır. Cesaretin en soylu türü, büyük bir nezaket ve sabırla birlikte anılmakta olandır. _Kendine yapılmasından hoşlanmayacağın şeyi başkalarına yapma. Bir mahkûm, bir yargıca böyle hitap edebilir _Politika, ters çevrilmiş ahlaktır _Sadece mantık, kin besleyebilmemizi sağlar. Bu yüzden Goethe, «Bir insan, mantığını sadece herhangi bir hayvandan daha hayvansı olmak için kullanabilir,» demiştir. _Alçakgönüllülük, ikiyüzlülüklerin bir parçasıdır. Çünkü ayaktakımı sadece bu koşulla erdeme tahammül etmeye razı olmuştur. İşte bu gereklilikten de bir erdem doğmuştur ve onun da adı alçakgönüllülüktür. _Herkesin arkadaşı olan bir insan, aslında hiç kimsenin arkadaşı değildir. _Napolyon katildir. Yaşama istemine güçlü bir örnektir sadece. Hayli sıradan bir bencilliğe sahipti. Onu diğerlerinden ayıran şey, sahip olduğu, istemini tatmin eden, diğer insanlarınkinden daha büyük gücü, zekâsı, mantığı ve cesaretiydi. _Hak, kendi başına güçsüzdür. Tabiatta hüküm süren şey ise güçtür. _Kölelik, işçilik, yoksulluk aynı şeyin ayrı biçiminden başka bir şey değildir. Bir insan, sahip olduğu fiziksel güçleri büyük ölçüde kendisinin değil başkalarının yararına kullanır. _Üstün zekâlar nadiren üstün ruhlara sahip olurlar. Zekâsı ruhundan daha üstün olan Lord Bacon, hiç şüphe yok ki şarlatanın tekiydi. _Platon’a göre içgüdü, bir insanın tecrübe etmediği bir şeyin anısıdır. _Ne yaptığımız aracılığıyla kim olduğumuzu öğreniriz ve çektiğimiz acıyla da neyi hak ettiğimizi. Dünya, insanların hak ettikleri ödülleri cennette alacakları bir savaş alanı değildir. Hayır! Dünyanın kendisi bizzat bir son mahkemedir. Her insan, oraya, hak ettiği ödül ve utançları beraberinde getiiir _İnsan toplumunun yapısı tıpkı iki itki, birbirine zıt kutuplardaki iki kötülük arasında gidip gelmekte olan bir sarkaç gibidir, zorbalık ve anarşi. Birinden ne kadar uzaklaşılırsa diğerine de o kadar yaklaşılmış olunur. İlki, diğerine oranla kıyas kabul etmeyecek kadar az korku vericidir. Her oluşum, zorbalığa, anarşiden daha yakın durmalıdır ve dahası içinde zorbalığa dair küçük bir olasılık da barındırmazdır. _Erdemli bir yaşam yerine uzun ve parlak bir yaşam sürmek isteyenler tıpkı gösterişli roller oynamak isteyen budala aktörler gibidir. Zira asıl önemli olan şeyin neyi oynadıkları değil nasıl oynadıkları olduğunu göremezler. _Nasıl ki bir bitki bilimci, tek bir yapraktan bitkinin tamamını anlayabiliyor ve tek bir kemikten bütün bir hayvanı inşa ediyorsa o insanın tek bir karakteristik eyleminden yola çıkarak bütün karakterine yönelik doğru bir bilgiye ulaşabiliriz. Bir kimse ufak şeylerde bile adaletsiz davranıyorsa ve bencillik ediyorsa ona tek bir kuruş dahi emanet edilmemelidir. Önemsiz meselelerde bilinçsiz olan bir insan büyükleri söz konusu olduğunda bir şarlatan olacaktır. Adalet güdüsünün dışında başka herhangi bir dürtü olmaksızın onurlu bir biçimde hareket edeceğine kim inanacaktır ki? Bu sözde dostlarla olan bağlarımızı derhal koparmalıyız ki onların, sadece bir fırsat kollayan büyük ölçekli hilelerinden kaçınabilelim. Hainler arasında bulunmaktansa yapayalnız olmak daha iyidir. _Kıskançlık_ _Başkasının felaketinden duyulan zevkin tam zıddı olan bir sebepten dolayı meydana gelir. Kendisinden daha mutlu olan insana karşı bir nefret uyandırmamalıdır. _Kıskanan kişi, sanki gizli günahmış gibi özenle saklar duygularını. Böylelikle de kendisi farkına varmaksızın kıskançlık objesi olan kişiyi yaralayabilmek için kullandığı yöntemleri gizleyip maskelemek uğruna hilelerin, oyunların ve sahteliklerin iflah olmaz bir mucidi haline gelir. Örneğin, sanki onun kalbini yiyip bitirmekte olan kişisel üstünlüklerine hiç aldırış etmiyormuş gibi ilgisiz bir biçimde davranır. Bunları ne görecek ne bilecek ne gözlemleyecek ve hatta ne de duymuş olacaktır. Böylelikle de kendisini iki yüzlülük sanatında tam bir usta kılacaktır. Büyük bir kurnazlıkla parlak nitelikleri yüreğini kemirmekte olan insanı görmezden gelecek, o sanki son derece önemsiz bir kişiymiş gibi davranacak. Onu dikkate bile almayacak ve hatta ara sıra da onun varlığını tamamıyla unutmuş gibi yaşayacaktır. Fakat aynı zamanda da her şeyden önce gizli bir tertip ile bütün bu üstünlükler, kendini gösterme ve açığa çıkarma fırsatından yoksun bırakmaya çalışacaktır. Sonra da kendi karanlık köşesinden bütün bu üstünlüklere tıpkı bir delikten zehrini fışkırtan bir kara kurbağası gibi eleştiriyle, alayla, eğlenme ve yalan ile saldıracaktır. Öte yandan da aynı alanda önemsiz kişileri, hatta vasat ve kötü performansları büyük bir hararetle övgü yağmuruna tutacaktır. Bilgili kişiler onu derhal tanıyacaktır? Kıskançlığından ürkek bir biçimde uzak duruşu ve kaçışıyla kendi kendisini ele verecektir ki kıskançlık objesi olan o kişi, ne denli tamamıyla yalnız kalırsa parlaklığı da o derecede artacaktır. Güzel kızların kendi cinslerinden fazla arkadaşlarının bulunmasının nedeni de budur. Ayrıca ne kadar önemsiz olursa olsun sergilemiş olduğu hiç sebepsiz nefret ile de açığa vuracaktır. _Kıskançlığın olduğu yerde kinin de bulunduğunu asla unutmasın hiç kimse. Ne merhameti ne de sempatiyi hak ederler. Onunla hiçbir şekilde uzlaşamayacağımız için davranış kuralımız onu iyi niyetle hor görmek olsun ve bizim mutluluğumuz ve zafer(ler)imiz ona azap çektirdiği için biz de onun acılarında neşe bulalım. _Kişiliğin ya kıskançlık ya da duygudaşlık özelliği taşıdığını varsayarsak, bu ahlak ile kötülüklerin ilk defa olarak birbirinden ayrıldığı noktadır. Bu birbirine tamamıyla zıt iki nitelik, her bireyde mevcuttur; zira bireyin kendi kaderi ile başkalarınınki arasında yaptığı o kaçınılmaz kıyastan doğar. Bu kıyasın sonucu onun kendi bireysel karakterini etkiler, bu niteliklerden birini veya ötekini onun bütün eylemlerinin kaynağı ve prensibi kılar. Kıskançlık, sen ile ben arasında daha kalın ve daha güçlü bir duvar inşa ederken duygudaşlık bu duvarı inceltir ve şeffaflaştırır. Daha doğrusu, kimi zaman duvarı bütünüyle kaldırır ve o zaman da ben ile ben olmayan arasındaki ayrım kaybolur. _Nefret_ _Bütün zevklerin acık ara en büyüğüdür. İnsanlar, aceleyle sever fakat boş zamanlarında nefret ederler. Kin ve nefretle de insan kendini en büyük zevklere kaptırabilir. Birine kinini kusmak adı altındaki patlamalar hiçbir muhalefetle karşılaşmadığı takdirde patlamayı yapan kişinin sonradan kendini belirgin derecede daha iyi hissettiği de gözlenmiş olmalıdır. Beraberinde zevk de getirmeyen hiçbir öfkenin olmayacağı Aristoteles tarafından dahi kaydedilmiş bir gerçektir. Yeri geldiği zaman Homeros’tan öfkenin baldan daha tatlı olduğunu belirten bir bölümü de alıntılamıştır. _İnsanın yüreğinde tıpkı bir yılanın dişi üzerinde toplanmış zehir gibi nefret, öfke, kıskançlık, kin ve kötülük toplanmıştır. Tüm bunlar, zehirlerini akıtmak ve sonra da tıpkı zincirlerinden boşanmış bir şeytan gibi esip gürlemek için sadece bir fırsat beklemektedir. Şayet bir insan, patlamak için büyük bir fırsat bulamayacak olursa en küçüğünden bile yararlanmak için tereddüt etmeyecek ve hayal gücünün de büyük yardımıyla onu büyüttükçe büyütecektir. Bu fırsat ne kadar küçük olursa olsun onun öfkesini ayaklandırmak için yeterli gelecektir: «Birine kinini kusmak» adı altında bilinen böylesi patlamaları günlük hayatımızda hayli sık görmekteyiz. _Eski – Yeni_ _Eski zamanlarda, bir insanın zorlukla alabileceği şeyler şimdi düşük bir fiyata ve bol miktarda elde edilebilmekte ve alt tabaka bile bugün konfor açısından çok daha iyi bir noktadadır. Orta Çağ’da, Kraliçe Elizabeth bile yeni yıl hediyesi olarak bir çift ipek çorap aldığı zaman bir hayli memnun olmuştur. Bugün ise her tezgâhtar bu türden şeylere sahiptir. Elli yıl önce hanımefendilerin giydiği türden basma elbiseleri şimdi hizmetkârlar giymektedir. Teknoloji, günümüzde makineleri daha önce asla hayal bile edilmemiş bir noktaya götürmüş ve özellikle motor ve elektrikle, eski çağlarda şeytan işi olarak görülebilecek işler başarılmıştır. _Cahil ve sıradan kimseler, bilge insanlara karşı içgüdüsel olarak birleşip bir ittifak oluşturur ve onlara tabii düşmanları gözüyle bakar. Cumhuriyetlerde, hilekâr ve adaletsiz kişler, yüksek konumlara ulaşabilir ve dolayısıyla doğrudan siyasi güce sahip, monarşiden daha güçlü olabilirler. Bu insanları bir araya getirip böylesine sıkı sıkıya kenetleyen şey de üstün zekâ sahibi insanlara karşı duydukları ortak kindir. Çok sayıda budala ve zayıf insan bulunur ve bir cumhuriyet idaresinde onları gölgede bırakmasınlar diye yetenek sahibi insanları bastırıp saf dışı etmek onlar için bir hayli kolaydır. _Seçilmiş Diktatörler ya da meşruti krallar, insanların hayatlarına pek karışmayan, kendi göklerinde rahatsız edilmeksizin huzur ve barış içindeki Epikür’ün kendi alemlerindeki tanrılarına bir hayli benzeyerek yaşar. _Vasıfsızların, olasılık ile kesinlik arasındaki farka dair net bir fikirleri kesinlikle yoktur. İşlerin iç yüzünü bir bakışta sezme becerisi edinmiş tecrübeli yargıçların yerine jüri koltuğunda oturan bu kaba, bayağı, tecrübesiz ve dedikoducu terzi ve kunduracıların durumu böyledir. Bomboş kafalarında bir tür olasılık hesabı yaparak bir insanın idam fermanını kendilerinden emin bir biçimde imzalarlar. Terzilerin ve kunduracıların tarafsız yargıçlar olabileceğini düşünebilen bir tek kişi var mıdır? İşte bu kelimenin tam anlamıyla kuzuyu kurda emanet etmekten farksızdır. _Eskiden tahtın başta gelen desteği inançtı; günümüzde ise bu, güvendir. Eski zamanlarda, dünyanın günah yüküne üzülünürken şimdilerde insanlarda üzüntü uyandıran şey dünyânın borç yüküdür. Eskiden gaipten haber verilen şey, kıyamet günü iken günümüzde bu büyük iflaslar hakkında kehanette bulunulmaktadır. _Ahlaki bayağılık ve zihinsel yetersizlik, birbiriyie yakın bir ilişki içindedir, sanki doğrudan tek bir kökten fışkırıyormuş gibidirler. Pek çok insanın sergilediği o tatsız manzarayı ortaya çıkaran ve dünyanın ne şekilde devam ediyorsa o şekilde dönüp durmasını sağlayan şey de budur. Akıldan yoksun bir adam, çok muhtemeldir ki kendi hainliğini, alçaklığını ve kötülüğünü ortaya koyacaktır; halbuki zekî bir insan, bu nitelikleri daha iyi nasıl saklayabileceğini bilecektir. Ve diğer yandan kalbinin sapkınlığı, bir insanı, aklının rahatlıkla kavrayabileceği gerçekleri görmesini kim bilir ne kadar sık engellemektedir._(Bunun doğru olmadığını başyapıtımda ayrıntılarıyla ortaya koymuştum. Bunların, böylesine yakından bir ilişki içindeymiş gibi görünmeleri, ikisinin de hayli sık olarak birlikte bulunmalarından kaynaklanır.) _Hiç kimse övünmesin. En büyük dehalardan birine sahip olsa bile kesin sınırlamalarla karşı karşıyadır ve huysuz insan yığınlarıyla müşterek bir kökene sahip olduğunu ortaya koyar. En soylu karakter bile zayıflıkla malul bağımsız hareketleriyle şaşırtır bizi. Böylece sanki bir dereceye kadar kötülüğün, daha doğrusu zalimliğin her bireyinde bir dereceye kadar mevcut olduğu insan ırkıyla olan akrabalığını bildirir. Çünkü tam da içindeki bu kötülüğün gücü, bu kötü prensibin gerekliliği aracılığıyla bir insan olmuştur. _İnsanın ahlakı onun ağırbaşlılığına, ağırbaşlılığı da ahlakına dayanmaktadır. Ahlakın çeşitli biçimleri arasında günümüzde en fazla kabul görmekte olanı -insan vakarı- ağırbaşlılığı’dır._Kavrayışı bir suç, doğumu bir ceza, yaşamı bir iş ve ölümü de bir gereklilik olan bir insan, kendisiyle nasıl gurur duyabilir ki? Ağırbaşlılık fikri, istemi bu derece günahkâr, zekâsı bu derece sınırlı, bedensel açıdan bu derece zayıf ve dayanıksız olan bir varlığa ancak ironik bir anlamda uygulanabilir. _Erdemler, istemin nitelikleri olmak zorundadır fakat bilgelik daha ziyade zekâya atfedilebilecek bir şeydir. _Cesaret ise kesinlikle bir erdem değildir: cesaret, sadece bir karakter özelliğidir. Bir tür sabırdır cesaret ve sabır da bizi hoşgörülü ve özdenetimli kıldığı için bir sabır aracı olarak cesaret en azından erdeme yakındır. _Eskilerin ahlaki düzeninde erdem olarak bahsedilen şeylerin bizim ahlaki düzenimizde kendine yer bulamamasını açıklamayan örnekler: vücudunun her organının zindeliğinin bir erdem kabul edilmesi gerektiğini ileri süren Pisagorcu filozof Meîopos’a ait olduğu ortadadır. Diğerleri ise erdemi iyi ayakkabılar yapan bir ayakkabıcı olarak tanımlamaktadır. Eskilerin erdemden anladıkları kendi içinde övgüye değer her türden mükemmellik veya nitelik olmuştur. Fakat Hıristiyanlar, ahlaki üstünlüğün erdem kavramıyla bağdaştırılabileceğini ortaya koymuştur. _Sefalet, savurganlığın satın aldığı boş zevklerin bedelidir. Savurganlığın ardı sıra getirdiği şey de bolluktur ve bolluk da ne zaman kötü karşılanan bir şey olmuştur ki? O halde iyi sonuç veren iyi bir kötülük olmalıdır bu. _Tıpkı savurganlığın gençliğe ait bir kötülük olması gibi açgözlülük de yaşlılığa ait bir kötülüktür. _Bir insan hakkında bir hata yaparsak, bunun nedeni, onun kusurlarını ilgili oldukları mükemmelliyet türleriyle karıştırmamız olacaktır. İhtiyatlı adam, bize bir korkakmış gibi gelecektir; tutumlu insan bir cimri, savurgan insan ise cömert biri olarak görünecektir; kaba bir dost sanki dürüst ve içten, gözünü budaktan sakınmayan birisi ise soylu bir özgüvenle hareket ediyormuş gibidir ve bu örnekler böylece sürer gider. _Bir insanla, temas kurduğunuz zaman onun değeri ve ağırbaşlılığına yönelik nesnel bir değerlendirme yapmaya kalkmayın. Onun dar anlayış yetisini veya sapkın fikirlerini dikkate almayın. Birincisini yapmak, kolaylıkla ondan nefret etmenize, İkincisini yapmak ise onu hakir görmenize yoi açabilir. Bunun yerine dikkatinizi, onun çektiği eziyetler, gereksinimleri, endişeleri ve acıları üzerine yoğunlaştırın. Bunu yaptığınız zaman daima ona karşı bir yakınlık hissedeceksiniz _Budistler, temel erdemleri değil temel kötülükleri başlangıç kabul ederler. Çünkü erdemler kendilerini ancak kötülüklerin karşıtları veya yadsımaları olarak görünür kılabilir. Budist düzende dört tane temel kötülük vardır: Şehvet, tembellik, öfke ve açgözlülük. Fakat tembelliğin yerine gururu koymamız belki de daha yerinde olacaktır. Bunların karşıtı olan dört temel erdem: İffet ile cömertlik ve nezaket ile alçakgönüllülük. _Açgözlülük ahlaken bir kötülük değildir. Onun kuralı katlan ve tahammül et olur. Öte yandan, açgözlülüğün, bütün kötülüklerin en mükemmel örneği olduğu da söylenebilir. O, zevklerin cezbedici yanları tarafından ayartılır; içinde bulunduğu anın etkisine teslim olmuştur ve neticelerini düşünmeksizin hareket etmektedir. Öte yandan, eğer o, yaş veya bedensel zayıflık yüzünden hiçbir zaman terk edemediği kusurların onu terk etmesi ve fiziksel zevkler için takati kalmaması nedeniyle bu noktaya ulaşmışsa ve bu yüzden açgözlülüğe sarılıyorsa o zaman zihinse! arzu maddi arzunun yerini almış demektir. _Fiziksel düzene ilişkin gerçekler çok büyük dışsal öneme sahip olabilirler ama içsel hiçbir önemleri yoktur. Örneğin, Güneş ekvatorda termoelektrik üretir ve üretilen bu mıknatıslık da aurora oluşmasına sebep olur. İçsel öneme ait örnekler ise büyük felsefi sistemler tarafından sunulmaktadır. Her başarılı insan davranışlarının gözlemlenmesinde dahi onun iyi ve kötücül karakteri, en yüksek seviyelerde ortaya konur. _Ahlakın asıl gerçekleri, öylesine korku verici bir şeydir ki teorimin yerini her an bir başkası alabilir. _Hiçbir hayvan, bir diğerine sadece işkence etmiş olmak amacıyla işkence etmez ama insan yapar bunu. Ve işte onun karakterindeki safi hayvani olandan çok daha kötü olan şeytani özelliği de bu oluşturur. _Bu o kadar kesin bir şeydir ki insanın en önemsiz kötülük veya uygunsuzluklar karşısında dahi rahatsızlığını dile getirmemeye özen göstermesi gerekir. Bir mahkûm zahmetli çabalar neticesinde bir örümceği evcilleştirmeyi başarıp da onu seyretmeyi kendine bir zevk haline getirecek olduğunda nasıi ki bunu gören gardiyanlar, örümceği derhal ayaklarının altında eziverecek olursa diğer insanlar da tıpkı bu şekilde davranacaktır: _Zekâ hatta deha her nerede gurur ve cesaretle dünyayı değersiz görebilecek bir pozisyonda değilse o zaman kendi var oluşu için özür dilemeksizin dünya üzerinde varlığını devam ettiremez. _Budistlerin verdiği adla bu Samsara’da insanların sefaleti, insanların ahlak bozuklukları ve insanların budalalıkları birbirleriyle kusursuz bir uyum içindedir ve birbirleriyle aynı büyüklüğe sahiptir. Aynı bakış açısıyla insanlığın büyük çoğunluğunun hayattan bizi çoğu kez tiksindiren zihinsel yetersizliğine duyduğumuz öfkeyi de kaybedeceğiz. _Karşılıksız iyilik_ _Saf ve gerçek bir iyi niyetle yapılan her hayır, onu yapan kişinin görünen dünya ile doğrudan bir çatışma içinde olduğunu ortaya koyar. Dolayısıyla çıkar gözetmeksizin yapılan bütün iyilikler açıklanamayacak şeylerdir. Bu, mistisizmin başlangıcı olarak kabul edilebilir. _Hiçbir kurtuluş umudu kalmamış ölümü kaçınılmaz olan bir insanın kendisini büyük bir azimle onların mutluluğuna adadığı, örnek olarak gece yarısı, avluda kuduz bir köpek tarafından ısırılan bir hizmetçinin hiçbir kurtuluş umudu kalmadığı ve kimseyi ısırmaması için köpek yakalanarak bir ahıra kilitlenmiştir._2-Napoli’de yaşanmış ve lavların önünden kaçan bir oğul, yaşlı babasını sırtına almış taşımaktadır. Sadece daracık bir kara parçası kaldığı zaman baba, oğluna, kaçıp kendisini kurtarabilsin diye onu sırtından indirmesini emreder. Aksi takdirde her ikisi de ölecektir. Oğlu itaat eder ve akıntıya kapılmış giderken babasına son bir veda için bakar. _Kendinde şey, yaşama istemi, her varlıkta hatta en küçüklerinde bile, var olmuş ya da var olacak her şeyin toplamında olduğu kadar eksiksiz biçimde bütün ve bölünmemiş olarak mevcuttur. Her varlığın, kendi kendisine ben güvende olduğum sürece varsın batsın bu dünya (dum ego salvus sim, pereat mundus) demesinin nedeni de budur. _Hak_ _Hak kavramını tanımlamaya kalkışan kişi, başarıya ulaşamaz. Çünkü o, bir gölgeyi ele geçirmeye çalışmakta, bir hayaletin peşinde koşmakta ve gerçekte var olmayan bir şeyi aramaktadır. Tıpkı özgürlük gibi, hak da olumsuz bir kavramdır, içeriği tümüyle değillemedir. Yanlış kavramı ise olumludur. Eğer orada hak bulunsaydı hiç kimse bir devletin gerekli olduğunu düşünmeyecektir. Çünkü hiç kimse kendi haklarının ihlal edilmesine yönelik herhangi bir korku duymayacak. Süslü sözlerle devleti insan varoluşunun en yüksek noktası ve çiçeği olarak sunan filozof taslaklarının ne kadar budala ve sığ olduğunu görmek son derece kolaydır. Böyle bir görüş, dar kafalılığının ilahlaştırılmasıdır. Spinoza: Her insan, gücü nispetinde hakka sahiptir. Tanrı’nın her şeyin üzerindeki hakkının sadece onun sonsuz güce dayandığı biçiminde tuhaf bir yorum da ilave etmiştir. _Hak, kendi başına güçsüzdür. Tabiatta hüküm süren şey ise güçtür. Gücü, onun vasıtasıyla Tanrı’nın hüküm sürebileceği şekilde hak ile bir araya getirmek de bir devlet adamının çözmesi gereken temel problemdir. _Hakkın tabiatının, saf ve çözünür bir durumda değil de alkol gibi maddenin küçük bir karışımıyla birtakım kimyasal maddelerinkine benzer bir tabiata sahip olduğu ilieri sürülebilir. Gerçeklik dünyasında ayak basacak bir hak, zorunlu olarak göksel tabiatına karşın buharlaşıp havaya karışmaksızın var olup işlerliğini sürdürebilsin diye zorunlu olarak küçük miktarda bir keyfi güç tarafından takviye edilmeye gereksinim duyar. _Dünyada hüküm süren, hak değil güçtür. Voltaire, kral olacak ilk kişinin başarılı bir asker olduğuna dikkat çekmiştir. Prensler halka tıpkı kendilerine yün, süt ve tedarik edebilmesi için güdülecek bir koyun sürüsü olarak muamele ettiler. _Köle – Efendi_ _Kölelik, işçilik, yoksulluk aynı şeyin ayrı biçiminden başka bir şey değildir. Bir insan, sahip olduğu fiziksel güçleri büyük ölçüde kendisinin değil başkalarının yararına kullanır. Bunun daha uzaktan bir başka nedeni de lükstür.Toplum gereksiz malları temin edebilmek için gerekli şeylerin üretiminden alıkonulmuş olur. Toplumun bütün bu doğal olmayan hali yani sefaletten kurtulmak için her yerde karşımıza çıkan mücadele, onları hasta ve kötü karakterli yapar. _Menandros bile sefalet içinde hür bir insan olarak yaşamaktansa iyi bir efendinin kölesi olmanın daha iyi olacağını söylemiştir. Kötü hasat veya hastalık, yaşlılık veya güçsüzlük, onu çaresiz kıldığında efendisi ona bakmak zorundadır. Rahatça uyuyabilir. Efendisi ise, serileri için yiyeceği nasıl temin edeceğini düşünerek yatağında bir o yana bir bu yana dönüp duracaktır. Tıpkı eski Roma’da, tamircilerin, usîabaşlarının, mimarların dahası doktorların bile genellikle köle olmaları gibi. _Boş eller, işleyen kafaları yaratır. Bilim ve sanat, bizzat lüksün çocuklarıdır ve ona olan borçlar milletçe ödenir. _Devlet_ _Devletin içindeki hoşnutsuzluğu zamanında teşhis edip ortadan kaldırmanın tartışılmaz bir avantajı vardır. Çünkü bu yapılmazsa o, için için kaynayacak, mayalanacak ve nihayet bir patlamaya yol açana kadar yayılıp genişleyecektir. _Dünyanın genel olarak nasıl olup da bizim olduğunu gördüğümüz biçimde barışçıl, sakin, hukuk ve düzen içinde yolunu takip edebildiğine şaşırmaktan kendimizi alamayız. İşte bunu başaran sadece devlet aygıtıdır. Çünkü herhangi bir duygu veya saygı uyandıran sadece fiziksel güçtür. Fakat bu güç de genellikle cehalet, budalalık ve adaletsizlik ile ilişkilendirilen kitlelerde bulunur. Devlet adamının temel amacı fiziksel gücü zihinsel güce entelektüel üstünlüğe boyun eğdirmek ve onu bunların hizmetine sokmaktır. Bu amaca, aynı zamanda adalet ve iyi niyetler eşlik etmiyorsa eğer ve eğer başarıya ulaşacak olursa o zaman bu işin sonunda ortaya çıkan sonuç şu olacak: Bu şekilde kurulan devlet düzenbaz ve budalalardan, aldatan ve aldanan kişilerden oluşacaktır. _İnsanların, son derece bencil, adaletsiz, düşüncesiz, hilekâr, kötücül ve düşük bir zekâya sahip olduğu için, buradan tek bir insanda toplanacak, her türlü kanun ve hakkın üzerinde olacak. Buradan tamamıyla sorumsuz, dahası her şeyin kendisine boyun eğeceği, daha yüksek türde bir varlık olarak görülen bir gücün, Tanrı’nın inayetiyle orada bulunan bir hükümdarın gerekliliği ortaya çıkar. İnsanlar, ancak bu şekilde sürekti olarak kontrol edilebilir ve yönetilebilir. _Monarşik yönetimlerde zekâ ve yetenek, yukarıdan destek görür. Çünkü kralın kendisi, bu türden bir rekabete karşı korku duymayacak kadar yüksekte ve sağlamdır. Dolayısıyla da her zaman, diğer insanların zekâsından yararlanmaya mecburdur. Monarşik yönetim biçimi, insanlar için en tabii yönetimdir. Hatta canlıların organizmaları bile monarşi prensibine göre kurulmuştur: Tek başına üstünlüğü elinde bulunduran beyindir. Ayak takımının önder ve yönetici olmasına izin verilemez. Güneş sistemi bile monarşik bir yapıya sahiptir. Cumhuriyet idaresi ise daha yüksek bir düşünsel hayata, sanata ve bilimlere elverişsiz olduğu ölçüde insanlar için de doğal değildir. Krallar, adeta kendilerini milliyetierinin bedenleşmiş hali olarak görür. Devlet benim. Fransa kralı XIV. Louİs tarafından soylenmiştir. _Problemin tek çözümü, akıllı ve soyluların müşterek bir yönetimi, kuşaklar boyunca meydana getirilen yani en soylu erkeklerle en zeki ve entelektüel kadınların birleşmesinden meydana gelen gerçek aristokrasi ve hakiki asalet olduğudur. «Benim Ütopya» m, «Platon Cumhuriyeti »m işte budur. _Her devlet komşularına, fırsatını ele geçirir geçirmez üzerine çullanacağı bir çapulcular sürüsü gözüyle bakmaktadır. Bu fırsatı değerlendirmekteki başarısızlığınızı, bundan sorumlu olan kuşak değilse bile muhtemeien bir sonraki kuşak ödeyecektir. O zaman da düşmanınız sizi kendi boyunduruğu altına alacaktır. _Devletin amacı da bir budalalar cenneti üretmektir ve bu da yaşamın gerçek amacıyla yani istemin, onun korkunç tabiatının gerçekte ne olduğunun bilgisine erişmekle doğrudan bir çatışma içindedir. Devlet ile Tanrı’nın krallığı arasında bulunan büyük fark hayli belirgindir. Herkese adil bir şekilde davranıldığını görmek, devletin işidir. O, insanları pasif varlıklar olarak görür ve bu yüzden de onların eylemleri dışında hiçbir şeyi dikkate almaz. Öte yandan ahlaki kanun herkesin adil bir biçimde davranmasıyla ilgilidir. O, insanlara, aktif varlıklar gözüyle bakar ve eylemden ziyade isteme bel bağlar. _Tabiat ile insanlarınkiler arasında karakteristik bir benzeşim mevcuttur. Bitkilerle beslenen hayvanlar içinde ve onlarla beslenen yırtıcı hayvanlar ortaya çıktı. Şimdi de alın terleriyle aynı şekilde toplumlarının ayakta durması için gerekli olan şeyleri çıkaran insanlardan sonra, servetlere sahip olanların üzerine çullanacak ve onların emeklerinin meyveleri üzerine konacak çok sayıda kişinin çıkacağı kesindir. İşte bunlar, insan ırkının yırtıcı hayvanlan; fatih halklardır. Voltaire, bütün savaşların tek amacının hırsızlık olduğunu söylerken tamamıyla haklıydı. _Kesinlikle uygulanması gereken prensip, «Kendine yapılmasını istemediğin şeyi başkasına yapma.» Ancak uluslararasındaki ilişkilerde ve politikada bunun tam tersi olan prensibe uyulması uygun düşecektir. «Kendine yapılmasını istemediğin şeyi, başkasına yap.» _Sanat dallarının karakter üzerinde yumuşatıcı bir etkisi olduğu için bu sayede büyük ve küçük ölçekte kavgaların, savaşların ve düelloların dünya yüzünden kalkması da mümkündür. _Egemen olan halk, bu kabul edilmelidir fakat daima küçük olan bir egemendir. Bu yüzden de her zaman bir gözetim veya vesayet altında olması gerekir ve asla hiç kimsenin sonucunu öngöremeyeceği tehlikeler yaratmaksızın kendi haklarını kendi başlarına kullanamazlar. _İnsan soyu, ele alınabilecek bütün maddeler içinde en güç olanıdır. Neredeyse bir patlayıcı kadar tehlikelidir. _Basın özgürlüğüne, kalpler ve zihin için bir zehir ticareti gözüyle de bakılabilir. Çünkü bilgi ve yargı gücünden yoksun kitlelerin kafalarına bir fikri sokmaktan bilhassa da o fikir, kendileri için herhangi bir kazanç veya avantaj içeriyorsa bundan kolay ne vardır? Ve böyle bir şey, birinin kafasına sokulduğu zaman o uğurda yapmayacağı bir şey var mıdır? _İstem ve Boyun Eğme_ _Var olan tek gerçek özgürlük, metafizik bir karaktere sahiptir. Ve fiziksel dünyada da özgürlük imkânsız bir şeydir. Dolayısıyla kişisel eylemlerimiz hiçbir şekilde özgür değildir. Her insanın karakteri, onun özgür eylemi olarak kabul edilmelidir. O şöyle şöyle bir insandır çünkü her şeyden önce onun iradesi böyle bir insan olmak yönündedir gibi. Bir insanın yaşamının, büyük ve küçük olayları da dahil olmak üzere bütün akışı tıpkı bir saatin hareketi gibi zorunlu olarak önceden belirlenmiştir _Nasıl ki doğal bir ürün söz konusu olduğunda hiçbir işlenmiştik orijinal materyalin yerini alamıyorsa aynı şey, zekâ için de geçerlidir. Bu sebepten ötürü, sadece edinilmiş, öğretilmiş bütün nitelikler, gerçek değil sadece yüzeyseldir ve hiçbir değeri de yoktur. Yüzeysel insanlar günün birinde kendilerine geleceğini düşünerek kendilerini avutabilmek için tam aksi görüşte olacaktır. _Issızlıklarda tek başına yaşamış ve birbiriyle ilk defa karşılaşan iki insan ne yapar? Pufendorf, birbirlerini sevgiyle karşılayacaklarına inanıyordu; Hobbes ise bilakis iki düşman olarak; öte yandan Rousseau da sessizce birbirlerinin yanından geçip gideceklerine inanıyordu. _İki birey arasındaki doğuştan sahip oldukları ahlaki mizacın farklılığı kendisini görünür kılar. _DanimarkalI bir yazar Bastholm: Ulusların: zihinsel kültürü ile ahlaki mükemmeliyetinin, kendilerini birbirlerinden tamamen bağımsız olarak ortaya koymalarını karşılaştırır. Bunun nedeni, anlayacağımız üzere, sadece ahlaki mükemmeliyetin kesinlikle zihinse! kültürün geliştirdiği düşünceden kaynaklanmaz. Doğrudan, mizacı doğuştan gelen ve eğitim vasıtasıyla herhangi bir ilerleme kaydetme yetisine sahip olmayan istemin kendisidir. Ahlaki nitelikler kalıtsaldır ve atadan gelmekte ve sonra saflığını muhafaza etmektedir. _Bir insanın davranışı, mantığı tarafından yönlendirilmez. Hiç kimse, sadece öyle olmayı arzu ettiği için şu veya bu kişi değildir. Eylemleri, onun içsel ve değişmez karakterinden kaynaklanır ve güdülerle daha yakın bir biçimde belirlenir. Yani davranışı, onun hem karakteri hem de güdüsünün zorunlu sonucudur. Kişi ilk seferinde ne yaptıysa ikinci seferde de kaçınılmaz bir biçimde yine aynı şeyi yapacaktır. Bu kusursuz bir kesinlikle önceden öngörülebilir. Karakterin bu değişmez tabiatı ve onun sonucu olan eylemin zorunluluğu; damgasını, kararlılık, sağlamlık, cesaret veya o anın talep ettiği nitelik her ne ise ondan yoksun olduğu için kimi durumlarda davranması gerektiği şekilde davranamamış olan kişinin üzerine görülmemiş bir açıklıkla vurur. Daha sonra yanlış davranışından ötürü samimi bir pişmanlık duyar. Bilinç yani vicdan, kişinin her eylemine şu yorumla eşlik eder «Şayet bana tekrar bir fırsat sunulsaydı tamamen farklı davranırdım.» Aynı fırsat bir kez daha sunulduğunda ise yine aynı şey olur; Her ne kadar bunun gerçek anlamı «Olduğundan farklı bir kişi olabilirdin,» olsa da. _II. Richard oyununda: «İblis, cehenneme gitmeden cehennem azabını yaşattın bana!» _Ve kesin bir dille konuşursak hayatın bütün olayları da tıpkı bir saatin hareketleriyle aynı gereklilikle gerçekleşir. Her insanın hayatının akışı, A’dan Z'ye kadar tam bir kesinlik içinde belirlenir. Kaderde olaylar birbirine zincirine sıkı sıkıya bağlı. Olması gereken şey olur. «İstemin Özgürlüğü denememi öneririm. _Bir insan, nasılsa o şekilde hareket etmek zorundadır ve övgüler veya kınamalar da onun birbirinden ayrı eylemlerine değil tabiatına ve varlığına atfedilir. _Özgür olan şey, aynı zamanda özgün de olmak zorundadır. _Özgürlük, var olsaydı ve bu katı bir gerekliliğin sonucu oluşmamış olsaydı, eylemlerindeki zorunluluk bunu istemenin karşısına yerleştirecekti. İstem, kendiliğinden var olmak zorundadır. Karşıt varsayıma göre göstermiş olduğum gibi her türlü sorumluluk ortadan kalkacak ve dünya, üreticisinin kendi eğlencesi için harekete geçirdiği bir makineden ibaret hale gelecektir. _Gerçeklerin her biri, diğeriyle bağlantılıdır, karşılıklı olarak diğerini tamamlar ve ilerlemesini sağlar. Oysaki yanlış her köşede birbirinin ayağına takılır ve onu yere devirir. _Öykünme ve alışkanlıklar neredeyse bütün insan eylemlerinin kaynağıdır. Bunun nedeni de kendi yargılarına karşı duydukları o hayli derin güvensizliğe mücadele vermeleridir. Öykünme içgüdüsü, onun, maymunlarla olan akrabalığının da bir kanıtıdır. Etkinin türü, onun karakterine bağlıdır. -Ne ayıp! Bunu nasıl yapabilir. Ya da -Ah! Eğer o, bunu yapıyorsa ben de yapabilirim! _Karakter_ _Karakteri, zamanın ötesine uzanan istemin, zaman içinde ise hayatın bir eylemi olarak tarif ettim ve eylem halinde bulunan karakterde gelişim demektir. Zamanın ötesinde ve üstünde olduğu için yaşamsal etkilerin altında herhangi bir değişikliğe uğraması da mümkün görünmemektedir. Geriye dönüp de geçmişe baktığımız zaman hayatımızın aynı melodinin yani karakterimizin çeşitli hallerinden oluştuğunu ve aynı temel ölçünün melodinin her yerinde hâkim bulunduğunu görürüz. _Kişi bir an, acı çekene karşı sonsuz bir merhamet duyarken bir başka seferde de belli bir tatmin hissi yaşayabilir. Her insanın karakterinde iyi ve insani bir şeyin ama aynı zamanda da kötücül ve uğursuz bir şeyin de bulunur. _İstem kendisini tek bir eylemde ortaya koyabilseydi bu takdirde kişi özgür bir eylemde bulunabilirdi. Fakat istem, kendisini yaşamın bütün akışı boyunca ortaya koyan bir eylemler serisidir. Dolayısıyla da bu eylemlerin her biri, eksiksiz bir bütünün parçası olarak belirlenir. _Benzer nesnelerin çok türlülüğünü bir olasılık haline sokan sadece uzay ve zamandır. Zihinsel çeşitliliğin başta gelen nedeni kaynağını beyinden ve sinir sisteminden alır. Bu sebeple, beynin ihtiyaca ve amaca uygunluğunda biraz aşırıya kaçılmışsa dehalar ortaya çıkmaktadır. İstem zamanın üstünde ve ötesinde olamayacaktı. İstem, zamanın üstünde ve ötesindedir ve sonsuzdur. Karakter ise içseldir yani aynı sonsuzluktan doğar ve bu yüzden de metafizik bir açıklamadan başkasına imkân vermez. _Ahlaki İçgüdü_ _İyi bilinç ile mantık arasında birey, tercihini mantıktan yana kullanırsa, bu, o kişinin, seçtiği teorik mantık ise sığ ve ukala bir cahil, pratik mantık ise bir serseri olduğunu ortaya koyar. Seçimini iyi bilinçten yana kullanırsa bu durumda onun hakkında kesin daha fazla şey söylememiz mümkün olmaz. Çünkü kendimizi mantık diyarında buluruz ve herhangi bir fikir yürütemeyeceğimiz için olumsuz sözcükler dışında herhangi bir söz söylememiz mümkün olmaz. Teorik mantık deha uğruna, pratik mantık ise erdem uğruna bastırılmaktadır. Ancak iyi bilinç ne teorik ne de pratiktir, çünkü bu ayrımlar sadece mantığa uygulanabilir. Bilinç, teorik mantığı bastırır ve hizmetkârı haline getirir. Dehanın niçin hiçbir zaman kendi eserlerinin açıklamasını yapamıyor oluşunun nedeni de budur. _Daha iyi bilincin benliğinde sürekli olarak aktif olup hiçbir zaman susmadığı ve tutkularının onu tamamıyla ele geçirmesine hiçbir zaman izin vermediği son derece erdemli bir adamı hayal etmek pekâlâ da mümkündür. Bir İnsanın gayet zayıf mantıki melekelere ve yetersiz bir zekâya sahip olduğu halde yine de yüksek bir ahlak anlayışına sahip son derece iyi bir insan olabilmesinin nedeni de budur. _Her insan, kendi isteminde, tıpkı anne rahmindeki bir çocuk gibi sessizce yatar ve şayet kendisinin de kaynağı olan içsel prensibin kılavuzluğu ve yol göstericiliğine kendini bırakırsa o, dünya üzerindeki en soylu ve en zengin kişi demektir. Jacob Bohme _Ahlaki Düşünceler_ _Şeref prensibi, özgürlüğe karşı edilmiş bir hakarettir. Şeref, erdemle hayli sık karıştırılır. _Teorik filozof, hayatı fikirlere dönüştürür. Mantığın egemenlik alanını, ona yeni ilavelerde bulunarak zenginleştirir. Pratik filozof ise fikirleri hayata; dolayısıyla o, mantığa tamamıyla uygun bir biçimde eylemlerde bulunur. _Kant’a göre, deneyin gerçekliği sadece varsayımsal bir gerçekliktir. Deney sadece bir olgu, kendinde şeye yönelik bir bilgidir. _Masumiyet, tabiatı itibarıyla budalalıktır. Budalalıktır çünkü yaşamın amacı kendi kötücül istemimize yönelik bilgi edinmektir. Yaptığımız bütün eylemler bize istemimizdeki doğuştan gelen kötülüğü gösterir. Yaşam da tıpkı sözde gerçek dünya gibi boş ve anlamsızdır ve sadece bir eylem, bir bilgi, bir hata, istemin bir ihtiyacı ile bir anlam edinebildiği için de sıkıcı bir budalalığın karakterini takınır. Masumiyetin altın çağı, bir budalalar cennetinden, budalaca ve anlamsız bir kavramdan başka bir şey değildir _İnsan sefaleti, ikiye ayrılır. 1.İnsan, başkalarında görebileceği bütün zenginliklere kıskançlıkla bakar ve onların herhangi bir acısına karşı da hiçbir merhamet duymaz. 2. Başkalarının acılarına bakmakla meşgulüzdür. Merhametle dolarız ve bu ruh halinin sonucu da hayırseverliktir. Kıskançlık duymak yerine acı çeken birinin herhangi bir zevk duygusunu yaşadığını gördüğümüz zaman seviniriz. _Aynı şekle uyarak insanın soysuzluğu ve ahlaksızlığına da birbirine zıt bu iki ruh halinden biriyle bakabiliriz. Bir tanesinde bu soysuzluğu başka insanlarda algılarız. Bu ruh halinden öfke, nefret ve insanlığı küçümseme duygusu doğar. Diğerinden ise pişmanlık duygusu… Bir insana ahlaki yönden değer biçebilmek için onda bu dört ruh halinden hangisinin hâkim olduğunu gözlemlemek son derece önemlidir. En mükemmel karakterlerde her iki bölümün de ikinci ruh hali baskındır. _Kesin buyruk ya da mutlak emir bir çelişkidir. Her emir, koşulludur. Koşulsuz ve gerekli dian şey ise bir olmazsa olmazıdır, tıpkı tabiat kanunları tarafından sunulanlar gibi. _Bir insanın, A ve B gibi birbirine zıt iki güdünün etkisi altındaysa büyük olasılıkla önce gelmesi nedeniyle A’yı seçme olasılığı hayli yüksektir. Bir süre sonra fikrini değiştireceğinden korkarım. Çünkü o zaman onun kararını değerlendirmem hiçbir zaman mümkün olamayacaktır. Yapmam gereken, her iki güdüyü de onun önüne mümkün olduğunca eşit bir biçimde aynı zamanda koymaktır. İçgörü ve bilgi elde edilebilir, sonra tekrar yitirilebilir; değişebilirler, gelişebilirler veya ortadan kaldırılabilir; fakat istem değişemez. Yapacağım’m ise tabiatın kendisi kadar sağlam olmasının nedeni de budur. _Dostluk, kısıtlama ve yanlılıktan başka bir şey değildir aslında. Tek bir bireyi, bütün insanlığın hakkı olan şeyden mahrum etmektir. _Bir yalan, kaynağını daima bir kişinin kendi isteminin egemenlik alanını diğer bireylere uzanacak şekilde genişletmek istemesinden ve kendisininkini daha güçlü bir biçimde onaylatabilmek için onların istemini inkâr etme arzusundan alır. Dolayısıyla yalan, tabiatı itibarıyla adaletsizliğin, kötücüllüğün ve kötü niyetin bir ürünüdür. Bu yüzden gerçek, içtenlik, açıksözlüiük ve doğruluk soyludur. _Bütün genel kurallar ve ilkeler hatalıdır. Çünkü insanların bütünüyle benzer yaratıldıkları gibi hatalı bir varsayımdan yola çıkar. _Sadece istemin zamanın ötesinde ve üzerinde olmasından dolayıdır ki vicdanın iğneleri bunca derine batar ve acıları, diğer acılar gibi yavaş yavaş geçmez. Yıllar sonra bile sanki daha dün işlenmiş gibi ağırlık yapar. . _Budala insanlar, genellikle kötücüldür, tam da aynı nedenden dolayı çirkin ve biçimsiz oldukları gibi. Benzer şekilde, deha ve kutsallık da birbirine hayli yakın duran şeylerdir. _Tüm bilgiler, bizim dünyada edindiğimiz tecrübelerden kaynaklanır fakat bizim tecrübelerimiz, esas olarak sübjektiftir ve kendi zihnimiz tarafından şekillendirilmiştir, taraflı ve önyargılıdır. Bu sebeple gerçek, bizim istemimizin uzantısından başka bir şey değildir. _Arzunun insanı acıya götürdüğünü ve geçici de olsa bir rahatlamaya giden tek yolun arzularımızdan vazgeçmekle olacağını savunan bir Budistin gözleriyle bakıyor yaşama. _____________.
7
Onur
bir alıntı ekledi.
Ahlak Metafiziği + Saf ve Pratik Aklın Eleştirisi
_Ahlak metafiziğinin görevi, deneyim ve güdülere dayanmayan, saf aklın düşüncesinde ortaya çıkan idelerin, iradeye yansımasını araştırmaktır. Ahlak yasasına bağlılık ile ortaya çıkan yükümlülük, saf aklın iradeyi yönlendirmesi olduğu için akıl sahibi varlıkta ortaya çıkan özgürlüktür. _Ahlak Metafiziğinin işi, olanaklı bir saf istemenin yani ahlakın en yüksek ilkesinin araştırılmasından öte bir şey değildir. İnsanın istemesinin eylem ve koşullarını araştırmak değil. Saf ve pratik eleştiri arası geçiştir. _Metodum_1- Sıradan ahlaktan felsefi ahlaka geçiş 2. Yaygın ahlak felsefesinden ahlak metafiziğine geçiş 3- Ahlak metafiziğinden pratik akla yolculuk. _Temel soru, özerklik ve özgür istenç, belirlenimci bir Newton evreninde nasıl olanaklıdır? _Ahlaklılık saf aklın, pratik talebidir. İde, ahlak yasasıyla kendini görünüşlere sunabilir ve pratik aklın gerçekliğine dönüşebilir. Düşünce olmadan yasa olmaz. Düşünceden bağımsız ahlak boş bir kuruntudur. Ahlak yasasının amacı sevgi değil saygıdır. _Ahlak bir yasadır ve ahlaklılığı sadece özgürlüğün özelliğinden türetmek gerektiğinden, özgürlüğü de bütün akıl sahibi varlıkların istemesinin özelliği olarak kanıtlamak gerekmektedir. _Özgürlük bütün akıl sahibi varlıklarını istemesinin özelliğidir. Özgürlük, istemenin özerkliğini açıklamanın anahtarıdır. İsteme bir tür nedenselliktir. Doğa zorunluluğu, etkide bulunan nedenlerin yaderkliğiydi. _Evrende İyi istemeden daha iyi bir şey yoktur. Karakter ve mizaç özellikleri, zenginlik, itibar iyidir ama iyi bir istemenin olmadığı yerde insanı haddini bilmez yapar. İsteme yalnız kendi başına iyidir; isteme hiçbir şeyi başaramıyorsa da yine mücevher gibi parlar. İsteme dilek değildir. Tüm gücün harekete geçirilmesidir. Yararlılık veya verimsizlik bu değere ne bir şey ekleyebilir, ne de ondan bir şey eksiltebilir. Yararlılığı alışverişte dikkat çekilmesi için bir çerçeve gibidir, değerini belirtmek için değil. _İnsan ne kadar çok bilgiyle zenginleşirse o kadar yük yüklenir ve mutsuz olur. Akıllarını kullanmayan ve içgüdüleriyle yaşayan cahiller ise hafif ve mutludur. Bilgili insanlar cahilleri küçük görmekten çok onların mutluluklarına imrenirler. _Duyular dünyası ve akıl dünyası farklıdır. Duyular dünyasında aynı nesneye bakan herkes farklı şeyler görür. Akıl dünyasında herkes aynı şeyi görür. Aklı dünyası duyular dünyasının da sınırlarını çizdiği için daha yücedir. Özgürlük, doğa yasalarının, ahlakın temelinde olduğu gibi akıl dünyasının da temelini oluşturur. Kendimizi ozgur olarak duşunduğumuz zaman, akıl dunyasında ve ahlaklılıkla birlikte kabul ediyoruz. Kendimizi yukumluluk altında duşunduğumuz zaman ise, kendimizi duyular dunyasına ve anlama yetisinin dunyasına ait sayıyoruz._Akıl dünyasında ahlak, duyular dünyasında mutluluk vardır. Duygu dünyası da zaten akıl dünyasının içindedir. _Doğada her şey yasalara gore etkide bulunur. Yalnızca akıl sahibi bir varlığın, ilkelere gore eylemde bulunma istemesi vardır. _Kesin buyruk tektir ve şudur: Genel bir yasa olmasını isteyebileceğin maksime göre eylemde bulun. Yalnızca kesin buyruk pratik bir yasa olduğu etkisini uyandırıyor, geri kalanların hepsi, gerci istemenin ilkeleridir, _Akıl sahibi varlıklara kişi denir, akılsız varlıklara da şey denir. Çünkü akıl sahibi varlıklar kendilerini kullandırmazlar, şeyler ise kullandırır. Akıl sahibi varlık ise istemenin krallığında kendini bir yasa koyucu olarak görmelidir. Yasa koyucu olarak başkalarının istemesine bağlı olmadığında ise krallığın başıdır. Akıl sahibi bir varlığın en büyük amacı ahlaklılıktır çünkü sadece onun sayesinde amaçlar krallığında yasa koyucu üye olabilir. _Felsefeyi Mantık, Fizik ve Etik olarak üç bölüme ayırır. Mantık düşünmenin genel kurallarıyla uğraşır. Fizik doğa yasalarıyla Etik ise özgürlüğün yasalarıyla ilgilenir. Saf bir ahlak felsefesinin imkanını araştırır. _Yunan Felsefesi 3 bilime ayrılıyordu: Fizik etik ve mantık. Önemli olan bunların dayandığı ilkeyi belirlemektir. Her akıl bilgisi ya içeriklidir ve bir nesneyi ele alır ya da biçimseldir ve nesnelerde ayırım yapmaksızın, anlama yetisi ile aklın yalnız biçimiyle ve düşünmenin genel kurallarıyla uğraşır. Biçimsel Felsefeye mantık denir. İçerikli felsefe de 2ye ayrılır. Doğa yasalarını kapsayan fizik ve özgürlüğün yasalarını kapsayan etik. Doğa olan ve etik ise olması gereken yasalardır. Etiğin deneysel kısmına pratik antropolojii, mantıksal kısmına ahlak denir .Sırf biçimsel felsefeye mantık, biçimin belirli parçalarıyla yetinen felsefeye metafizik denir. böylece doğa ve ahlak metafiziğinin özü ortaya çıkar. _Bütün meslekler ve sanatlar işbolumunden kazanclı cıkmışlardır; İşlerin bu şekilde ayrılıp bolunmediği, herkesin her telden calar olduğu yerde, meslekler hala en buyuk barbarlık durumundadırlar. __Görünüşlerin arkasında görünüş olmayan bir şeyin, yani şeylerin kendilerinin olduğunu; ama aynı zamanda, onları bizi uyardıkları şekilden başka turlu hiçbir zaman bilemiyeceğimizden, onlara daha cok yaklaşamıyacağımızı ve kendilerinin ne olduklarını hicbir zaman bilemiyeceğimizi kabul etmemiz gerektiği sonucu kendiliğinden ortaya cıkar. _Özgürlük, yaptıklarımızda ve yapmadıklarımızda aklı kullanmamızı olanaklı kılan tek patikadır ve ondan vazgeçmek olanaksızdır. _Pratik akıl, her şeyi anlamaya kalkarsa sınırını aşmış olur. Negatif duşunce sınırlarını aşmış ve hakkında hicbir şey bilmediği bir şey konusunda bir şeyler bildiğini ileri surmuş olur. _Saf aklın nasıl pratik olabileceğini açıklamakla, özgürlüğün nasıl olanaklı olduğunu açıklamak aynı şeydir ve sınırı aşmaktır. _İnsanın mutlak değerini tek başına oluşturan şey yasaya saygı gudusudur. _Eğer doğanın amacı aklı olan bir varlığın mutluluğu olsaydı, tüm istemeyi onun içgüdülerinde bırakırdı. Akıl, yaşamın tadını cıkarmak icin ne kadar cok uğraşırsa, insan hakiki memnunluktan o kadar uzaklaşır. Akıl varoluşun amacını çözmek içindir. _Yaderklik, özerkliğin karşiti. dışarıdan gelen yasaya, buyruğa göre davranma. _Koşullu buyruk: Bir şeyi başka bir şeyi istediğim için yapmalıyım. Buna karşılık ahlak buyruğu şoyle der: Başka bir şey istemesem de, şoyle eylemde bulunmalıyım. Soz gelişi biri der ki: Saygınlığımı korumak istiyorsam, yalan soylememeliyim; diğeri ise şoyle der: SSana en ufak bir ayıp getirmese bile, yalan soylememeliyim. _Kesin buyruk nasıl olanaklıdır?_ Özgurluk idesi beni duşunulur bir dunyanın uyesi yaptığından, kesin buyruklar olanaklıdır. _İlgi duymak, aklın istemeyi belirleyen bir neden olmasını sağlayandır. Bundan dolayı en cok akıl sahibi bir varlık icin “ ilgi duyuyor" denir, akıl sahibi olmayan varlıklar ise yalnızca duyusal dürtüler duyar. _Ödeve uygun eylemlerin ödevden dolayı mı, yoksa bencil bir amactan dolayı mı yapıldığı kolayca ayırt edilebilir._Yaşamak ödevdir. Mutsuz insanın intihar etmeyip yaşamını sürdürmesi eğer ödevden dolayı ise ahlakidir eğer korkudan yada başka nedenden ise değildir. _Karakterin eşsiz bir şekilde yuksek olan değeri, eğilimden dolayı değil, odevden dolayı iyilik yapmasında ortaya cıkar. Kendi mutluluğunu güvence altına almak ödevdir çünkü bunun sonucu mutsuzluk ödevi çiğnemek için ayartmaya dönüşebilir. Dinde düşmanını da sev der ama sevgi buyurulamaz ama ödevden dolayı yapılır._Ödevden dolayı yapılan eylemin ahlaksal değeri amaçta değil iradededir. İstemenin yasa tarafından belirlenmesinin ve bunun bilincinin adı saygıdır. Doğal yeteneklerimizi genişletmeyi de odev saydığımızdan, yetenekli bir kişide sanki bir yasanın örneğini goruyoruz. Bu da saygımızı oluşturuyor. Ahlaksal denen her ilgi yalnız ve yalnız yasaya saygıdır. _Maksim_Öznel ahlak ilkesi. Maksimimin genel yasa olmasını isteyebileceğim şekilden başka türlü davranmamalıyım.; Soru, zor duruma duştuğumde, tutmama niyetiyle bir soz verebilir miyim? Şunu sorarım: Yalanla, kendimi guc durumdan sıyırma maksimim genel bir yasa olacak olsa, memnun olur muydum? Boylece cok gecmeden farkına varırım ki, yalanı gerci istiyebilirim ama yalan soyleme konusunda genel bir yasa hic istiyemem. _Maksimler, akıl sahibi varlıkların bu nesnel ilkesiyle uyuşmuyorsa, eylemin zorunluluğuna pratik zorlama, yani ödev denir. _Dunyanın gidişi konusunda deneyimsiz, bu gidişteki olup biteni kavramaktan aciz, kendime yalnızca şunu sorarım: kendi maksiminin genel bir yasa olmasını da istiyebilir misin? Bunu isteyemeyeceğim yerde, o reddedilecek bir maksimdir; vereceği zarardan dolayı değil, genel yasamada ilke olarak yer almağa uygun olmadığından. _Ahlaksal değer soz konusu olduğunda, sorun olan, gorduğumuz eylemler değil, eylemlerin gormediğimiz o ic ilkeleridir. _Dedikodular sığ kafaların pek hoşuna gider. _Butun ahlak kavramlarının kaynağı akılda bulunur; onlara deneysel olandan ne kadar katıyorsak, eylemin sınırsız değerinden de bir o kadar eksiltiyoruz. _İsteme pratik akıldan başka birşey değildir. İsteme, eğilimlerden bağımsız olarak iyi olduğunu bildiği şeyi secme yetisidir. … _Aklın emri buyruktur. Butun buyruklar bir “ gerek”le dile getirilirler. İyi olan bir isteme, nesnel yasalara bağlı olur, İşte bundandır ki, tanrısal bir isteme icin buyruklar gecersizdir. Bir istemenin aklın ilkelerine bağımlılığına ise ilgi denir. _Ahlaksal buyruklar, özgürlükle ilgilidir. Pragmatist-faydacı-buyruklar refahla ilgili, teknik buyruklar sanatla ilişkilidir. __Mutluluk kavramını oluşturan oğelerin hepsi deneyseldir, Zenginlik mi istese? Onu nice kaygılar, kıskanclıklar, tuzaklar icine boğazına kadar batırabilir. Cok bilgi ve kavrayış gucu mu istese? Belki de bu, şimdi ondan saklanan ama kacınılamıyacak olan kotulukleri açığa çıkarır, Uzun bir yaşam mı istese? Bunun uzun bir sefalet olmayacağma kim guvence verir ki? Bari sağlık mı istese? Kac kere bedenin rahatsızlığı, kusursuz bir sağlığın surukleyebileceği aşırılıklardan bir insanı alıkoymadı mı? Demek ki mutlu olmak icin, belirli ilkelere gore değil, yalnızca deneysel oğutlere gore, orneğin perhiz, tutumluluk, nezaket, sakınganlık oğutlerine gore eylemde bulunmak yeter; mutluluk aklın bir ideali değil, sırf deneysel nedenlere dayanan hayal gucunun idealidir; _Ahlak, güdüye bağımlılıktan kurtarılmalı ve saf akıldan ortaya çıkan yasayı insana ödev kılmalıdır. İhtiyaçtan ortaya çıkan buyruk pratik kural olabilir ama ahlak yasası olamaz. Ahlak dünyanın koşullarından alınmamalı saf akıldan alınmalı. Özgürlük ahlak yasasının koşuludur. Biricik idedir. Fenomenler dünyasına ait değildir. Özgürlük olmasa ahlak yasası, varlık zeminini bulamazdı. Saf ideler özgürlük zemininde imkan bulur ve görüngüsü bilinmeyen ama düşünülen olmalarıyla varlık kazanır. Ahlak yasaları saf aklın yasalarıdır. İrade akla bağlı değil güdülere bağlı ise raslantısallık oluşur. İlgi, eğilimlere bağlı aklın iradesidir. Saf akıl, ahlak yasası ile idelerine nesnel gerçeklik veren pratik akla dönüşür. _Saf akıl insanı evrensel ahlaki eylemin hem özne hem de nesnesi olarak araç kıldığı için başka öğelerin varlığını ve iyiliğini gözetmekle yükümlü kılacaktır… _Ödev en yüksek ahlaki değerdir. İyilik yapmak ödevdir. Alışkanlıklarından dolayı iylik yapan kimse ahlaklı olmaz. Bu ben sevgisidir ve yıkıcı olabilir. Ahlaki eylem 2ye ayrılır. Ödevden doğan ve ödeve uygun. Ödevden doğan saf akıldan çıkar. Ödeve uygun ihtiyaçlardan çıkar. Buyruklar koşullu ve kesindir. Eylem kendi başına iyi ise kesin, amaç için araç olarak iyiyse koşulludur. _Aydınlanma, insanın insanlığı, herkes için bir amaç olarak görecek şekilde eylemde bulunmasıdır. _ İntihar aklın yasalarını reddedip, kişisel amaçlara göre hareket eder.. _Arzu doğanın iradesidir ve özerk değildir. Ahlak iradenin özerkliğini şart koşar. Ahlak yasası nesneldir. Maksimler öznel. Ahlaklılık yasaya uygun olarak kendine yöne veren akıldır. Mutluluk ve ahlaklılık arasında ayrım yapılamaz. Mutluluk isteği, doğa yasalarınca iradeyi belirlerken, ahlaklılık doğa yasalarından bağımsız olarak kendi iradesini özgür kılar. Arzu, payını almak için iradeyi yönlendirir. Ahlaklılık ise ideye gereksinim duyar. Mutluluk, hayat şartlarından bağımsız olarak bilinçtedir ve buna entelektüel mutluluk denir. bu yetkinliğe ulaşmak çok zor ve idealdir. İde=deneyle kanıtlanamayan düşünce. _Ahlak kanunu, mutluluktan çok insanı mutluluğa layık hale getirmeyi emreder. Fazilet hayatta kazanılmaz ise onu kazanabileceğimiz başka bir hayat olmalı. Bu durumda ahlak kanunu imkansızı emreder. Bu sorunu kant: tanrının varlığı ile çözmeyi ortaya koyar. Tanrının varlığını varsaymaksızın en yüksek iyinin gerçekleşme imkanı yoktur. _Kişiler kendileri yasa koymaları ile krallığın başı olabilirler. _Özgürlük kutsallık değildir ama iradeyi belirlemesi ve kendisini duyumların etkisinden uzak tutabilmesi bakımından kutsallığa yakındır. _En yüksek iyi olan tanrı 2 farklı anlam taşıyabilir. 1 en üstün 2 en yetkin. En üstün: kendi koşulsuz olan koşuldur. En yetkin. Bütünün bir parçası olmayan daha büyük bütündür. ..tanrının varlığının kabulü sonlu varlık için ihtiyaçtır ve umut ilkin din ile başlayabilir. ______________________ _Ahlak Tartışması_ _Ahlaksal algı, dış algı ve iç algının yanında üçüncü bir algılama türüdür. Varsayalım ki iki farklı kişinin bize yararı dokunuyor olsun; bunlardan birisi bize olan sevgisinden dolayı bize yararlı olsun, diğeri ise yalnızca kendi çıkarı için yararlı olsun: Bu durumda her ikisi de bizim için eşit derecede yararlıdır ama yine de bizim her ikisine karşı oldukça farklı duygularımız olacaktır. O zaman bizim ahlaksal eylemler için yarardan başka diğer algılarımız da olmalı: ki, işte, bu algıları elde etme gücüne Ahlak duygusu diyebiliriz. _Kant duygucu etiğe karşıdır. Etiğin mantığa dayanmasını ister. Hume mantığın bittiği yerde duyguların devreye girmesi gerektiğini savunur. Lockenin öğrencisi Shaftesbury’ye göre ahlâksal değerlendirmelerin kaynağı akılda bulunmaz. Ahlâksal değerlendirmeler eğilimlerin uyumluluğuna ya da uyumsuzluğuna bağlıdır; aynı şekilde estetik değerlendirmeler de kaynaklarını insanın kendine özgü bir yetisinde kalpte bulur. Shaftesbury dile getirdiği bu yaklaşımla “sezgici” akımın bir üyesi de. Ahlâk duygusunu bir “duyu”nun ürünü olarak görür ve “değer yargılarının temelini” ahlâk duygusuna dayandırır. Ahlâksal onay ya da reddetme, olumlu ya da olumsuz yargı verme, akıl ilkelerine indirgenemez; bunlar ahlâk duyusunun “algılarıdır”. “ _Hume: Ahlâk, her belirli varlığın duygusuna ya da zihin beğenisine bağlıdır tamamiyle. Öyleyse ahlâk algılarının anlama yetisinin işlemleri arasında değil, beğeniler ve duyular arasında sınıflandırılmaları gerekir. Erdem ve erdemsizlik arasındaki fark, akılla elde edilmez. Bu ayrımı yapabilmemiz için “belirli bir izlenim ya da his” gereklidir. Ama bu duygu çoğu zaman düşünce ile karıştırılmaktadır. Ona göre erdemden doğan izlenimler hoş, erdemsizlikten doğan izlenimler ise rahatsız edici-acı vericidir. Böylelikle ahlâk algılarının anlama yetisinin işlemleri arasında değil, beğeniler ve duyular arasında sınıflandırılmaları gerekir”. Onaylamama ya da onaylama, yargıgücünün işi değildir; bu yalnızca “kalbin bir işidir” _Kant, metafizik bir yoldan ilerlediği için deneysel psikolojinin bir konusu olan duyguları bir yana bırakarak salt pratik aklın varolduğunu, pratik aklın olanaklılığının, kapsamının, ilkelerinin ve sınırlarının ilkelerini, insanın doğal yapısıyla bağ kurmadan eksiksiz olarak ortaya koymayı amaçlar. Ona göre insan aklı saf kullanılışında eleştirilmediği sürece, pratik alanda yürütülen çalışmalarda doğru bir yol tutturulamaz. Bu eleştiri eksik olduğu için ahlâksallığı açıklamakta kullanılan “ahlâk duygusu” ilkesi de deneyseldir ve mutluluk ilkesine dayanır Deneysel ilkeler ise ahlâk yasalarının temelini oluşturamazlar. Kant için ahlâk duygusu ilkesi de bir mutluluk ilkesidir. _Kant, ahlâk yasasını aklın değil, “özel bir ahlâk duygusunun” belirlediği savını yanlış bir sav olarak görür. Çünkü ahlâk yasasını “özel bir duygu” belirleseydi, erdemin bilinci “hoşnutluğa ve zevk almaya, kötülüğün bilinci ise ruh tedirginliğine ve acıya bağlanmış, böylece de her şey yine kişinin kendi mutluluğu isteğine indirgenmiş olurdu. _Ahlâk yasası güdüdür; çünkü öznenin duyusallığını etkiler ve yasanın istemeyi etkilemesini kolaylaştıran bir duygu uyandırır. Böylece yasaya saygı ahlâklılığın kendisidir. Ahlâk yasası yalnızca akıl tarafından meydana getirilir, eylemler konusunda yargıda bulunmaya yaramaz: “yalnızca yasayı kendine maksim haline getirmek için güdü olarak iş görür. İnsanın sahip olduğu saf pratik akıl ve bu aklın yasası sayesinde ortaya konan özgür istemeye sahip olma asli duyumu vardır ve işte, ahlâksal duygu diye adlandırılabilecek biricik şey budur. _Vicdan, kişi yasaya aykırı bir davranış yaptığında, ne gibi bir gerekçe bulursa bulsun susturamadığı “davacı”dır.. Ona göre vicdan “kendi kendisi için ödev olan bir bilinç” anlamına gelir “Hiçbir kanıtlamaya gereksinim duymayan ahlâksal bir temel ilke vardır: Haksız olabilecek tehlikeli hiçbir şeye cesaret göstermemek gerekir. Bir şeyden kuşku duyuyorsan yapma”. Öyleyse böyle bir bilinç, yapılmak istenen eylemin doğru olup olmadığını gözeten, koşulsuz bir ödevidir. _Vicdan kendi kendini yönlendiren ahlâksal yargıgücüdür. _Shopenhauer, metafizik bir temele yaslanarak etik eylemin temelini yine duygudaşlıkta bulur. Kişi başkasının acısını paylaşma yoluyla kendisini diğer insanlarla özdeşleştirir ve onların acısını sanki kendi acısıymış gibi hisseder. Bu anlamdaki bir “duygudaşlıktan” öte başka hiçbir ahlâk ilkesi yoktur. _Bu kısa tarihçeye bakıldığında bile duyguculuğun tek biçimli bir yaklaşım olmadığı söylenebilir. Bir yanda Shaftesbury, Hutcheson ve Hume’un temsil ettiği, duyguculuğu bir duyu ürünü olarak gören duyguculuk; diğer yanda Darwin ve Kropotkine gibi, ahlak duygusu ya da vicdanı her zaman belirli bir toplumun normlarıyla ilgili olarak o toplumun varlığını sürdürmesinin dayanağı yapan evrimci duyguculuk, tümüyle başka bir yanda ise, Schopenhauer ve Levinas’ın duyguculuğu gibi metafizik bir duyguculuk. Son olarak ise, rasyonel-modern dünyanın çözülme noktasını duygulara yapılan vurguda arayan postmodern duyguculuk. _Ahlak duygusu ya da vicdan denilen duyguların kendiliğinden ortaya çıkan şeyler olmadıklarıdır. Kant bu eleştirisinde haklıdır. Bizi eyleme götüren kimi duygular inandığımız ilkeler, normlar tarafından belirlenir. _Batı Avustralya yerlileri arasında, ölen eşin ardından birini öldürmek geleneği vardır. Karısı öldükten sonra bir kadını öldürmesi gerektiğine inanan bir kişi, inandığı bu gereklilik engellenince zayıflar, uyuyamaz ve sonuçta hastalanır. Ancak ölen karısının yerine bir can aldığında sağlığına yeniden kavuşur. Karısı ölen kişinin vicdanı, bir başkasının canını alamadığı, yani “gerekeni” yapamadığı için huzursuzlaşmaktadır4. Dolayısıyla, karısının ölümünün acısını hafifletmek için bir başkasını öldürmesi gerektiğine inanan bir kişinin vicdanı ile bu inancın gereği yerine getirildiğinde isyan eden bir başka kişinin vicdanı aynı gerekliliği dile getirmezler. Bu şu demektir, vicdan ya da ahlak duygusu görme ya da duyma duyusu gibi kendiliğinden işleyen bir duyunun ürünü değildir. Bu noktada Kant’ın çözümü oldukça tatmin edicidir: Vicdan ya da ahlak duygusu denilen şey, ancak bu duygunun taşıyıcısı olan ahlaksal öznenin insanın değerine duyduğu saygıyla ilişkili olarak ‘yaşandığında’ anlamlıdır. Kant’ın yargıç örneği de bu noktayı aydınlatmayı amaçlar. _________________________ _Saf: Ne bilebilirim? Pratik: Ne yapmalıyım? Yargı: Ne umabilirim? _Arı Usun Eleştirisi_ _Saf a priori bilginin nasıl mümkün olabileceğini gösterdiği birinci eleştiri kitabı. Saf ve ampirik(deneysel) bilgi arasindaki ayrim;- tum bilgi deneyimle baslar. A priori: duyular ve deneyimden bagimsiz bilgiye denir. Herhangi bir önermeden türememişse, mutlak a priori yargidir. Evrensel olarak dusunulen bir önerme a prioridir. _Kant aklı, teorik ve pratik akıl olmak üzere ikiye ayırmaktadır. Kant “kritisizm” olarak da adlandırılan salt rasyonalizm ve salt empirizm‟e bir tepki olarak ortaya çıkan ve her ikisinin bir sentezini oluşturan eleştiri felsefesini; aklın neleri bilip, neleri bilemeyeceğini belirlemek üzere kurmuştur. Burada sorgulayan da, sorgulanan da akıldır. Akıl kendi kendini eleştirir. Kant‟ın felsefesine Eleştiri felsefesi denmesinin nedeni de budur. Kant‟ın ilk eleştirisindeki amaç öncelikle tamamen bilimsel bir felsefe kurmaktı. Kant‟ın inancına göre, felsefede bilimsel olmak için Kopernik‟in gökyüzü sisteminin merkezinde dünya değil güneşin yer aldığını ileri sürmesine benzer bir devrim gerekliydi. Kant‟a göre, bilgi ne sadece deneyden ne de sadece akıldan gelir. İnsan bilgisi duyu ve anlığın birlikte hareketinden doğar. Doğru bilginin mümkün olduğunu savunan dogmatizmi ve doğru bilginin mümkün olmadığını savunan septisizmi yıkmaktatır. Bunların her ikisini de yıkmaya çalışmak çelişkili gibi görünse de Kant bunu tutarlı bir şekilde, dünyayı fenomenler ve numenler dünyası olarak ikiye ayırmakla başarmıştır. Kant‟ın akıl eleştirisine, aynı zamanda bir metafizik eleştirisi denilmektedir. _Hume diyor ki: Algılarımız vasıtasıyla elde ettiğimiz sonuçların “genel geçer” ve “zorunlu” olup olmadığı konusunda kesin bir fikir sahibi olamayız çünkü algıladığımız süreç, bizim duyu organlarımıza girdikten sonra öznelleşir, genelgeçerlik özelliğini yitirir. Örneğin nedensellik düşünüldüğünde, biz bir şey başka bir şeyin arkasından geldikçe bunu nedensellik olarak yorumlar ve genel sonuçlara vardığımızı düşünürüz (havaya atılan taşın yere düşmesi gibi) ama bu sadece bizim özel bir durumu genelmiş gibi algılamamızdan kaynaklanır. _Şimdi olay en basit terimlerle şundan ibarettir: İlk aşama olarak, gözlem dünyasının elemanları olan fenomenler, duyularımız aracılığıyla duyarlık tarafından işlenir ve bu işlenmiş “ham made”, “görü”yü sağlar. Bu noktada devreye giren anlama yetisi görüyü devralır ve kategorileri (ki sayıları 12 tanedir) yardımıyla bu ham bilgiyi (görüyü) düzenler, anlamlandırır, birbirine bağlar. Son olarak devreye akıl girer ve anlama yetisi ile düzene sokulan kavramları birleştirip sentezler ve bilginin kavramlaştırılması süreci tamamlanmış olur! Bilgi felsefesi tarihinde çığır açan bu koca külliyatın ziyadesiyle yüzeysel özeti. _A Priori - A Posteriori bilgi_ _Aklı inceleyip, eleştirecek olan yöntem “Transendental yöntem”dir. Kaynağı deney olan bilgiler A posteriori (sonsal) bilgi, kaynağı akıl olan bilgiler ise A priori (önsel) bilgidir. Ev yıkılacakken hem akıl hem deneyle bilinebilir. Kant‟ın ulaşmak istediği bu alan salt aklın, tanrı, özgürlük ve ölümsüzlük gibi soruların çözümüne yönelen, dogmatik karakter taşıyan metafizik alandır. Bundan sonra Kant, zihinde a priori olarak bulunan kavramları ve bu kavramlar arasındaki ilişkilerin tespit edebilmek için analitik ve sentetik yargıların ne olduğunu analiz etmektedir. _Analitik ve Sentetik Yargılar_ _Kant‟a göre bilgi özne-yüklem ilişkisinden doğan bir yargıdır. Analitik yargılar, B yükleminin gizli bir şekilde A‟ya ait olduğu durumlar‟ı ifade eden önermeler, sentetik yargılar ise; B‟nin bütünüyle A‟nın kapsamının dışında bulunduğu durumlar‟ ifade eden önermelerdir. Analitik yargılar mevcut bilgiyi çözümler ve açıklarlar. Sentetik yargılar ise bilgiyi genişleten ve yeni bilgi verenlerdir. Bir cismin yer kaplamasına ilişkin önerme a priori olarak kesin önermedir ve deney yargısı değildir. Ama “dünya bir gezegendir” veya “bütün cisimler ağırdır” önermeleri genel olarak cismin kavramında gerçekten düşünülmeyen bir şeyi yükleminde içerir. Bilgimi arttırır. O halde bu yargı, sentetik yargı olarak adlandırılmalıdır. Bu tür yargıların kökeni deneye dayandığı için sentetik a posteriori yargılardır. Analitik yargılar; kaynağı deney olmadığından dolayı a prioridirler ve çelişmezlik ilkesine dayanmaktadırlar. Sentetik yargılar ise hem a priori hem de a posteriori olabilir ve çelişmezlik ilkesine dayanmazlar. Bilimsel önermelerin analitik değil sentetik yargılardan elde edilmesi gerektiğini söylemektedir. Bilgiye ancak analitik önermelerle ulaşabileceğimizi savunan Aristoteles gibi rasyonalist filozofları da eleştirmiş olur. _Aristoteles ise bilgi teorisinin temeline koyduğu birinci şekil kıyasta tümden gelim yöntemini uygulamaktadır. Örneğin; birinci şekil kıyasın büyük önermesi tümel ve analitik bir önermedir. Örneğin; “bütün insanlar ölümlüdür”, “Aristoteles insandır”,“O halde Aristoteles ölümlüdür” şeklindeki birinci şekil kıyasta tekil bir yargı olan ikinci önerme, tümel bir yargı olan birinci önerme sayesinde bilinmektedir. Kant analitik yargılarla yetinmeyip, deneyle elde edilen a posteriori bilgilerden üstün, pozitif bilimlere ve metafiziğe temel yapacağı, a priori özellik taşıyan, ancak yeni bilgi de veren sentetik önermelerin peşindedir. Bu özelliği taşıyan yargılara sentetik a piriori yargılar adını verir. _Sentetik a priori yargıların bulunduğu alanlar; matematik, fizik ve metafizik alanlardır. Kant akla yol haritası çizerken, matematiği örnek bir model, fiziği aklın üzerinde yürüyeceği yol, metafiziği ise ulaşacağı kesinlik alanı olarak düşünmektedir. Matematik yargıların hepsi sentetik ve pioridir, deneyden çıkmaz ancak deneyle doğrulanırlar. “her değişimin bir nedeni vardır” şeklindeki önermede, “değişim” deneyle elde edilen, neden ise deneyin sınırlarını aşan akıl tarafından, ona giydirilen unsurdur. _Transendental Felsefe_ “Transendent (aşkınsal) bilgi “ bilginin sınırlarını aşan bilgidir; “transendental bilgi (aşkın)” ise bu sınırları aşmayıp araştıran bilgidir. Biri deneysel diğeri değil. Birincisi analitik, diğeri sentetik. _Transendental Estetik_ _A priori duyarlığın tüm ilkelerinin bir bilimini transendental estetik olarak adlandırıyorum. Nesnelerin bizi etkilemesiyle tasarımlar edinme yetisine duyarlık denir. Öyleyse duyarlık aracılığıyla nesneler bize verilir ve yalnızca o bize görüleri sağlar. Anlık yoluyla ise düşünülürler ve kavramlar ondan doğar. Bu görüşleriyle Kant bilginin sadece deneyden geldiğini ileri süren empirist gelenek ile bilginin sadece akılda bulunduğunu savunan rasyonalistleri eleştirmekte ve onların yanılgısını “Görüler olmaksızın kavramlar boş, kavramlar olmaksızın görüler kördürler”… _Bir şeyin duyarlığımız üzerinde meydana gelme etkisine duyum denir. Kant duyular vasıtasıyla doğrudan doğruya dış tesirler hakkındaki bilgiye empirik bilgi, duyarlık yardımıyla meydana gelen bir görünün konusuna da fenomen (görüngü) adını verir. Kant‟a göre fenomenin bir maddesi bir de biçimi (formu) vardır. Fenomenin maddesi duyumdur ve duyum bize a posteriori olarak verilmiştir. Fenomenin formu ise fenomene düzen veren şeydir ve a priori olarak ruhumuzda bulunmalıdır. Duyu bilgisinin iki salt (arı) formu olan uzay ve zaman Kant‟ın üzerinde durduğu a priori unsurlardır. Uzay ve zaman duyu bilgisinin oluşmasının koşullarıdır. _Şeyleri a priori görmemizi sağlayan, sadece duyusal görünün formudur ama bu sayede nesneleri kendi başlarına oldukları gibi değil, bize (duyularımıza) göründükleri gibi bilebiliriz. uzay ve zaman a prioridir ve bizler nesneleri bize göründükleri gibi, bunlar aracılığıyla bilebiliriz. Sentetik a priori bilgi olarak salt matematik, ancak ve ancak sırf duyuların nesneleriyle ilişki kurmalarıyla olanaklıdır. Görü, nesneler bize verildiği sürece nesnenin varlığına sanki doğrudan doğruya bağlı, onlarla dolaysız bir ilişki içinde olan tasarımdır. _Kant. sayıları fenomen aleminde değil de numen aleminde tasarlayan, onları kozmik unsurlar olarak kabul eden düşünceyi yıkmaktadır. Bu da evrenin dilinin matematik olduğunu söyleyen Kepler‟in zihinsel altyapısını oluşturmaktadır. _Uzay_ _Uzay tüm dış görülerimizin temelinde yatan zorunlu bir a priori tasarımdır. Uzay sonsuz bir büyüklük olarak tasarımlanır. Deneyimin kendisi ancak uzay tasarımı sayesinde mümkün olmaktadır. _Zaman_ _Zaman kavramı deneyden türetilmemiş bir tasarımdır. Şeylerin bir ve aynı zamanda (eşzamanlı) ya da değişik zamanlarda(ardışık) olduklarını düşünebiliriz priori bir tasarımdır. Zamanın salt bir boyutu vardır, değişik zamanlar eş zamanlı değil ama ardışıktır. Zaman, uzay gibi sonsuz bir büyüklük olarak tasarımlanabilir. Aristo‟dan ayırmaktadır. Çünkü Aristo‟ya göre uzay ve zaman zihnin kanunlarına değil varlığın kanunlarına tabidir. Kant, her iki kategori grubunu da varlığın değil zihnin ilkelerine tabi kılmaktadır. _Biz nesnelerin kendisini bilemeyiz ve bizim dışarıdaki nesneler dediklerimiz yalnızca duyarlığımızın tasarımlarıdır, bunların formu da uzaydır, iç duyumlarımızın formu da zaman. Nesnenin kendisi ise hiçbir zaman soruşturulup araştırılamaz. Kant‟ın uzay ve zamanı öznel olduğu halde, öznel koşullarda içi boştur. Uzay ve zaman fenomenlere şekil vermez, aksine onların şekillerini alırlar; bu anlamda da etkin değil edilgindirler. _Transendental Mantık_ _İnsan bilgisinin duyarlık ve anlık olmak üzere iki temel kaynağı vardır. Duyarlık tasarımları alma yetisi, anlık ise bu tasarımlar yoluyla nesneyi bilme yetisidir. Eğer bir tasarım duyumla karışırsa görgül, duyumla karışmazsa salttır. Bu nedenle salt görülerin ya da kavramların kaynağı akıl, görgül olan görülerin ya da kavramların kaynağı ise deneydir. Deney sadece a posteriori (duyusal) verilerden ibaret olsaydı, hiçbir formu olmayan bir sıvıya benzer, dolayısıyla kavranamazdı. Bu formsuz sıvıyı ancak önceden hazır olan (a priori) bir kap (anlığın salt formları, kategoriler) içine yerleştirmekle kavrayabiliriz. Bu nedenle Kant, salt anlığın içinde kapanıp kalan „formel mantık‟ın aksine, salt anlığın dışına çıkıp objeler alanına, mümkün deneyin dünyasına uzanan „transendental mantık‟ bilimini kurar. _Transendental analitik ve transendental diyalektik olmak üzere ikiye ayırmaktadır. _1. Transendental Analitik_ _Düşünme ile biz duyarlığın bize vermiş olduğu malzemeyi işler, bir tür bağlama, birleştirme ve sentez yaparız. Düşünmemizde bulunan bu bağlayıcı formlara kategoriler denir. Eğer kategoriler olmasaydı evren insan için kaotik bir yer olurdu. Kategoriler ilk olarak Aristoteles tarafından kullanılmıştır. Aristoteles‟e göre töz, nicelik, nitelik, ilişki, yer, zaman, konum, iyelik, etkin ve edilgin olmak üzere on kategori vardır. Ona göre, bu kategoriler Mantık ve metafizik arasındaki köprüyü oluştururlar. Kant ise, Bilgimizin oluşumunda, yargılarımızda bulunan 12 kategori zorunlu, kaçınılmaz bir rol oynamaktadır. Kant‟a göre kategorilerin hiçbir metafizik özü yoktur. Aksine onlar zihnimizin ideal ve deneyden önceki a priori formlarıdır. Kant, Aristoteles‟ten beri nesnelerden yola çıkılmak suretiyle tespit edilen kategorileri, bizzat düşünen akıldan yola çıkarak tamamen farklı bir amaçla yeniden değerlendirmekte. _Aristo‟da akıl, nesnesini kavradığı zamanl nesnenin formunu almaktadır. Bu durumda akıl, nesnenin ilkelerine tâbi olmakta, Kant‟ta ise akıl, nesnenin fenomenal yönünü kendi formlarında şekillendirmekte, deneyin verilerini işleyerek kendi ilkelerini nesneye vermektedir. Dolayısıyla Aristo‟da akıl nesnel, Kant‟ta ise akıl, öznel olma ihtimalini içerisinde barındırmaktadır. _Öteden beri, düşünmenin kendini objelere göre ayarladığını, yani nasıl düşünmesi gerektiğini anlığa objelerin dikte ettiği ileri sürülüyordu. Şimdi Kant, bu oranı tersine çevirerek “objelere formlarını salt anlık dikte eder‟ demektedir. _Doğadaki tüm olaylar arasında gözlenen neden sonuç ilişkisi doğanın değil, aklımızın bir eseridir. _Kant kategorileri iki alt bölüme ayırır. Birinci bölümde anlık kavramlarının dört sınıfını kapsayan nicelik, nitelik, görelik ve kipliğin oluşturduğu matematiksel kategoriler, ikinci bölümde ise her bir matematiksel kategorinin altında üçer tane bulunan ve toplamda oniki kategoriden oluşan dinamik kategoriler vardır. Bunlar: _Nicelik; Birlik, Çokluk, Tümlük, _Nitelik; Gerçeklik, Olumsuzlama, Sınırlılık, _Görelik; içinde olma ve altında olma(Töz ve ilinek), Nedensellik ve bağımlılık, Ortaklık (etken ve edilgen arasındaki karşılılık), _Kiplik; Olanak- olanaksızlık, Varlık-yokluk, Zorunluk-Rastlantısallık‟tır. her durumda üçüncü kategori ikincinin kendi sınıfındaki birinci ile birleşmesinden doğmaktadır. Böylece tümlük (bütünlük) birlik olarak görülen çokluktan baĢka bir Ģey değildir, _Kant, görülerin anlığın a priori kavramlarından bağımsız bir geçerliliği olmayacağından dolayı salt anlığın kavramlarına a priori olarak dayanan deneyin olanağını ortaya koymak için, genel olarak yargıda bulunmanın özelliğini ve anlığın ondaki çeşitliliğini ortaya koymak için yargıların mantıksal çizelgesini oluşturmuştur. _Niceliğe göre: Tikel yargı: Bazı insanlar filozoftur. Tekil yargı: Ahmet filozoftur. Tümel yargı: Bütün insanlar ölümlüdür. _Niteliğe göre: Olumlu yargı: insanlar ölümlüdür. Olumsuz yargı: insanlar dört ayaklı değildir. Sınırlayıcı yargı: Ruh ölmezdir. _Bağlantıya göre: Kesin yargı: Tanrı âdildir. Koşullu yargı: Ahmet çalışırsa sınavda başarılı olur. Ayırıcı yargı: Yunanlılar veya Romalılar ilk Çağ‟ın ilk kavimleridir. _Kipliğe göre: Problematik yargı: Bugün deniz dalgalı olabilir. Onaylayıcı yargı: Dünya yuvarlaktır. Zorunlu yargı: iki ile üçün toplamının beş olması zorunludur. _Sepeti dolduran şeylerin her biri bir diğerinden farklıysa, “sepetin içinde olmak‟ dışında, bu şeylerden oluşan belirli bir öbeği altına koyabileceğimiz bir kategori bulamayız. Sepetin muhteviyatı aynı zamanda homojendir. Bunun gibi, her biri bir diğerinden tamamen farklı „atom‟lardan oluşan bir evren homojen bir evrendir, _Kant kendinden önceki empirist filozofların söylediklerini tersine çevirmektedir. Çünkü Empirist filozof Locke ve Hume‟a göre anlık doğadan aldıkları verilerle doğayı bilmekteydi. Kanta göre ise anlığın yasaları yoluyla biz doğayı bilmekteyiz. Kant burada deneyin sınırlarını aşan aklın ulaştığı transendental yargıyı anlatmaktadır. Bu yargıyla akıl bilme gücünün üstüne çıkmakta yani deneyin sınırlarının ötesine geçmektedir. Aklın deneyin sınırları ötesine geçtiğini göstermektedir. _Deneyin konusu olan her şey fenomendir. Numen ise fenomenin karşıtı . _Transendental Diyalektik_ _Transendental Diyalektik bölümünde metafizik nasıl olanaklıdır?‟ sorusunun yanıtını aratırır. Duyularla alınan izlenimler duyarlığın salt formları olan uzay ve zaman yardımıyla görü haline dönüşür; anlık da, görüleri birleştirmek ya da ayrıştırmak suretiyle bir sentezde bulunarak hüküm verir ve böylece bilgi ortaya çıkar. Bir de duyarlık ve anlık ile elde edilemeyen numenler alanı vardır. _Metafiziğin üç ana konusu vardır: Ruh, evren, Tanrı. Her kuruntu, metafizik yargının öznel temelinin nesnel sayılmasından ortaya çıkmaktadır. _Mantıksal Akıl_ Kıyaslamalarla.. tümden gelimlerle… “Her değişimin bir nedeni vardır” ilkesinden hareketle, “taş değişmektedir”, “o halde taşın değişmesinin de bir nedeni vardır” şeklindeki bir çıkarımdır. _Salt Akıl_ _Aklın birliği ile anlığın birliğini birbirinden özsel olarak ayıran şey; aklın birliğinin olanaklı bir deneyimin birliği olmaması anlık birliğinin ise deneyin birliği olmasıdır. _Salt Aklın Kavramları (İdeler)_ _Transendental ideler, salt akıl kavramlarıdır. Salt akıl kavramları deneyle algılanabilen ilkelerdir. Salt aklın ideleri sadece sentetik a priori önermeler şeklinde kendini gösteren ilkeler (transendental ideler) değil, aynı zamanda deneyle hiç ilgisi olmayan Tanrı, ruh ve özgürlük gibi (transendent) kavramlardır. Kant‟ın burada sözünü ettiği transendental ruh öğretisi psikolojik ideleri, transendental evrenbilim kozmolojik ideleri, transendental Tanrı bilgisi ise teolojik ideleri doğurmaktadır. _Psikolojik İdeler_ _Tözlerdeki bütün ilinekleri soyutlarsak geriye „Mutlak Özne‟ kalır. Kant anlığımız aracılığıyla tözlerin öznesini asla bilemeyeceğimizi savunur. Doğa bize tümüyle açılsa bile anlığımız ile biz sadece tözlerin yüklemlerini biliriz, yani sadece tözün öznesine yüklenen ilinekleri biliriz. Ben bir öznenin yüklemi olarak düşünülemeyeceği için, mutlak özneye anlığımızla ulaşıyormuş gibi zannederiz. Ruh düşüncenin özüdür. Ruhu bilemeyiz. Ruhun bizzat kendisi değil ruhtan çıkan davranışlar aracılığıyla olabilir. Bu nedenle modern bilimler içerisinde yerini alan psikoloji bizzat töz olan ve düşünen ruhu değil onun dışa vuran davranışlarını incelemektedir. Bu anlamda modern psikoloji, bir ruh bilimi değil, bir davranış bilimidir. _Kozmolojik İdeler_ _Akıl aslında hiçbir kavram üretmez. Var olan kavramlara deneyselliği aştırarak, özgürlük tanıyarak onları genişletir. Transendental ideler aslında koşulsuza dek genişletilmiş kategorilerdir. Kozmolojik ide deneyin ötesindedir ve salt akıl deneyin üstüne çıkarak çelişkilere düşer. Kozmolojik ideler aklın düştüğü bu antinomilerden kurtulmak için başvurduğu girişimlerdir. Böylece akıl kendi kendini eleştirecek, dogmatik uykusundan uyanmış olacaktır. Karşıt savların eşit ölçüde açık ve karşı çıkılmaz bir biçimde hem olumlanabilir hem de olumsuzlanabilir olması nedeniyle akıl çelişkiye düşer. Duyulur dünya ile düşünülen/ akledilen dünya arasındaki çatışma, Kant‟ın aklı duyulur dünyanın sınırlarına çekmesiyle son bulmaktadır. _Numen" alanda kategorileri kullanamayacağımız için bu alanı hiçbir zaman bilemeyiz. _Karışık_“Özgürlükten çıkan bir nedensellik, yani nedenler dizisi boyunca geriye gidildiğinde ilki koşulsuz, kendiliğinden etki yapan ve bu nedenler dizisini başlatan nedenler „kendinde Ģey‟ olarak salt kuramsal yolla bilinmeseler de pekâlâ düşünülebilir. Karşısavlarda dile gelen düşünce içinde aynı şey söylenebilir. Fenomenler dünyasında bütün olaylar, doğa olayları olarak kavrandıklarına göre, doğal nedensellik yasasına bağlıdır ve zorunludurlar. Aynı şekilde deney alanında koşulsuz olan zorunlu bir varlığın varoluşu da kabul edilemez.” _Fenomenler dünyasında her şeyin bir nedeni vardır. Yalnızca özgürlüğün nedeni yoktur. Özgür davranışlarımızın temeli akıldır. Doğa yasalarının nedeni akıldır ve dolayısıyla özgürdür. İkinci durumda ise etkiler sırf duyusallığın doğa yasalarına göre oluşurlar. Akıl onları etkilemez ve yine özgürdürler. _Salt Aklın Sınırları_ _Kant böylece materyalizm ve natüralizmin ardından kaderciliği eleştirerek ruh, tanrı ve özgürlük konularında bize yeterli bilgiyi veremeyen salt akıldan, bu konularda bizi aydınlatabilecek olan pratik akla geçiş yapıyor. _Aklın sınırlarını belirlemekte, metafiziğin olanaklılığını araştırmakta. Zaman mekan transendental kategorilerdir. Kendinde şey numendir ve kategorilerle bilinemez. Bugünkü bilimle birlikte kantın Newton ve Öklid temelli terorisi önemini kaybetmiştir. Newton fiziğine göre zaman mekan, evrenin değişmez koşullarıdır. Modern fiziğe göre değişmez değildir ve numenlerin bilinemeyeceği görüşü çürümüştür. Kendinde şey saf aklın ürünleri tanrı ruh hala modern felsefenin konusudur. Sentetik yargının izafiliğini aşmak için sentetik apriori yargıyı geliştirmiştir. Her şeyin bir nedeni vardır. Doğru çizgi 2 noktanın en kısa yoludur. Sezgi için zaman mekan gereklidir. Zaman iç duyum üzerinden sezgiyi şekillendirirken, mekan dış duyum üzerinden sezginin koşullarını biçimlendirir. Sezgi anlama yetisinin sınırlarını belirler. Duyu, zaman mekan zorunluluğunda algıya taşınır ve sezgiye dönüşür ve görüngü olur. Anlama yetisi bu görüngüyü sentezler ve yargıya varır. Transandantal algı, insan bilgi alanının en üst ilkesidir. Algı sezgiden farklıdır. Düşünmek tam algının özgür etkiniğidir. Sezgi düşünceden önceki veridir. Anlama yetisi kategorilerle algının priori birliğini sağlar. Kategoriler, sezgide belirmiş görüngüyü, bilgiye, nesneye dönüştürmek için aklın kullandığı düşünce biçimleridir. 4 tür kategori vardır…Nicelik= birlik çokluk 2.Nitelik=gerçeklik 3.Kiplik=varlık zorunluluk 4.Bağlantı. nedensellik ______________________ _Pratik Aklın Eleştirisi_ _Kant, pratik aklın eleştirisi’ni, ahlâk metafiziğini temellendirmek için geliştirmiştir. Bu yeni bir metafiziktir. Kendi dünyasını kendisi yaratmıştır. _İnanca yer açmak için bilgiyi kırmak zorunda kaldım“diyen Kant’ın ikinci eleştirisidir. Burada Kant, epistemolojinin dışında kalan ancak aklın pratik bir zorunlulukla düşündüğü aşkınlıkları açıklayabilme, somutlayabilme gayretindedir. _İlk eleştiri, Saf Aklın Eleştirisi’nde aklın kategorileri soyutlama halindedirler, sınırlar ve ayrımlar belirlenmeye çalışılır, bilginin olanaklılık koşulları ve sınırları çizilir. İkinci Eleştiri’de ise, pratik aklın eleştirisi biçiminde etik temellendirilir. İnancın ve aşkın kavramların zorunluluğuna, kendisinden önceki pratik aklın kullanımının eleştirisiyle somut bir muhteva kazandırmayı hedefler bu eleştiri. İlk eleştiride, soyut halde belirtilerek, epistemolojinin de sınırlarını oluşturan kavramlar (idealar) somutluk halinde ele alınmış, sınırları ve geçerlilikleri somut halde gösterilmiş olacaktır _Akıl en azından iradeyi belirlemeyi başarabilir. Dolayısıyla insan iradeyi belirleyebiliyorsa özgür bir varlıktır. Salt akıl için bir antinomi olan özgürlük idesi, pratik akıl için olması gereken bir idedir. _Kant‟ın felsefesinin doğa ve ahlâk olmak üzere iki konusu vardır. Doğa var olan her şey, ahlâk ise olması gereken şeydir. “Teorik akıl” bize olanı, “Pratik akıl” ise olması gerekeni bildirir. _Ahlaksal yaşamda amaç mutluluk değil, ahlâk yasasının gereğini yerine getirmeyi ödev olarak gerçekleştirmektir. _Otonomiyi – özerklik: Bu kavram bütün ahlâki düşünmelerin temelinde yer alan bir ana unsurdur. _En Yüksek iyi_ _Ahlak yasasına uymak için gösterilen irade, en yüksek iyidir. En üstün iyi erdemdir ve erdem, iradenin mutluluğa erme yolundaki en üst koşuludur. En iyi ödüllendirilirse en yetkin olacaktır. Tanrının erdemine uyanları ödüllendirmesi. İyi ve mutluluk bütün olmalıdır yoksa benimsenmez. Erdem ile mutluluğun neden etki bağlantısı içine almaya çalışmak aklı antinomilere düşürüyor. İlk hareket ettirici, Tanrı‟dır. Böylece ahlâki bakımdan “en yüksek iyi”nin gerçekleşebilmesi için Tanrı‟nın var olması zorunludur. _İyi irade_ _Ahlâkın temelini, herkes için aynı kalan ve değişmeyen bir şey oluşturmalıdır. İyi irade (iyi niyet) ahlak yasası’dır. _İyi iradeyi ortaya çıkaran akıl olduğuna göre, ahlâki alanda belirleyici olan da akıl yasasıdır. _Ahlâk Metafiziğinin Temellendirilmesi” adlı eserinde Kant, “iyi irade” kavramı hakkında: “Dünyanın dışında bile, iyi bir iradeden başka kayıtsız şartsız iyi sayılabilecek hiçbir şey düşünülemez.” Başka yüksek değerlerde vardır ama onlar mutlak anlamda kendi başına iyi değildirler. Duruma göre kötü de olabilirler. Araç olarak ve kendinde iyi… _Ödev_ _Ödev, yasaya uymaktır, ancak yasadan dolayı yasaya uymak. Buyruğun kendisi aklın pratik yetisi bakımından, bizzat özgürlük durumuna işaret eder. Yapmalısın, hem koşullu hem de koşulsuz bir buyruktur mutluluk ve zevk vaat etmez, İnsan özgürlüğünün onu doğadan farklılaştırması sebebiyle, ödev, doğal eğilimlerin, doğal olanın karşıtıdır da bir bakıma; mevcudiyeti esas itibariyle doğal eğilime karşıtlığı değildir ancak ödev ahlakı, koşulları ve sonuçları ne olursa olsun, yapmalısın buyruğuna uymayı zorunlu kılar. Nesnel olarak, eylemin yasaya uygunluğunu, öznel olaraksa maksimleri bakımından yasaya saygıyı koşullandırır. Dolayısıyla ödev ahlakında önemli olan, sırf ödeve uygun davranmak değil, asıl olarak ödevden dolayı davranmaktır. Ödev, yasadan kaynaklanır. Yoksa, doğal eğilimler, arzu ve beklentilerle şekillenen davranışlar da ödeve uygun olabilir. Ödevden dolayı ortaya çıkan ahlaklılık, buyruğa uygunluktan çıkan ahlaklılık değil, eylemliliklerin buyruğun kendisi için yapılmasından kaynaklanan ahlaklılıktır. _Eğilimlerden değil ödevden çıkan şey ahlakidir. Yaşam bir eğilimdir ahlaki değildir. Ama intihar düşüncesi sonrası ödeve uygun olarak intihar etmemek ahlakidir. İradeyi belirleyen ilke deneyden değil de doğrudan doğruya akıldan çıktığı için Kant‟ın temelini pratik akılda bulan ahlâk felsefesi empirik değil rasyonel bir yapıya sahiptir. _Koşullu - Koşulsuz Buyruk (Ahlâk Yasası)_ _Eğer bir eylem, belli bir amaca ulaşmada araç olarak iyi ise, yani irade belli koşullara bağlı ise, bu koşullu buyruktur. Buna karşılık, buyruk, kendi başına iyi olan bir iradenin ilkesi ise, yani hiçbir koşula bağlı değilse koşulsuz buyruktur. Ahlak yasası koşulsuz buyruktur Öyle davran ki, senin iradenin maksimi her zaman genel bir yasa koymanın ilkesi olarak geçerlik kazanabilsin.” Kant‟a göre koşulsuz buyruklar sentetik - pratik, koşullu buyruklar ise analitik - pratik önermelerden oluşmaktadır. Duyu ve anlığımızla ulaşamadığımız idelerin bilgisine biz aklımızla ulaşabilir, ayrıca anlığımızın sınırlarını da aklımızla belirleyebiliriz. _Ahlâki olarak nitelendirilebilmesi için irademizin ahlâk yasası tarafından belirlenmiş olması gerekmektedir. Doğada her şey yasalara göre etkide bulunur. Yalnızca akıl sahibi bir varlığın, yasaların tasarımına göre eylemde bulunma yetisi ya da iradesi vardır. irade pratik akıldan başka bir şey değildir. Yasa bir zorunluluğun simgesi iken irade seçme yetisi olması nedeniyle özgürlüğün simgesi olmaktadır. Normal emir ve yasaklar insana dışarıdan verilen bir zorunluluktur. Hâlbuki ahlâki buyruklar “pratik akıl” ve iradeden kaynaklanan bir gereklilik taşır. _Özgürlük_ _Özgürlük ahlâk yasasının koşuludur. Özgürlük ahlak yasasının bir varlık nedeni, ahlak yasası da özgürlüğün bir bilgi nedenidir. _Doğa yasasının geçerli olduğu fiziki alanda özgürlük yoktur. Özgürlük doğa yasasının geçerli olmadığı alanda yani salt aklın hüküm sürdüğü alanda geçerlidir. 2 nedensellik: Birincisi fenomenler alanında bulunan doğal nedensellik, ikincisi akılla kavranabilen, düşünülür alanda bulunan ve özgürlükle olan nedenselliktir. Özgürlük temelli nedenselliği başlatan ilk neden Tanrıdır. Her şey onunla başlar ama onun bir nedeni yoktur. İkinci neden ise insandır. Evrendeki olaylar dizisi içinde başlatıcı neden olarak ortaya çıkan nedendir. Çünkü insan doğa yasalarının dışında kendi iradesini kullanarak nedenler dizisini başlatabilen özgür bir varlıktır. İrade akıl sahibi olan insanın bir tür nedenselliğidir ve özgürlük bu nedenselliğin onu belirleyen diğer nedenlerden bağımsız olarak etkili olabilme özelliğidir. Eylemlerindeki nedenselliğin bilincinde olan akıl sahibi varlık, iradesi olduğundan dolayı eylemini belirleyebilen özgür bir varlıktır. _Pratik Aklın Diyalektiği_ En yüksek iyiye ulaşma isteği aklı diyalektiğe düşürür. _Teorik Akıl Ve Pratik Akıl_ _İnsan fenomen olarak bağımlı, numen olarak özgür bir varlıktır. Teorik akıl ile sadece fenomen alanın bilgisini edinebilen insan, pratik akıl ile numen alanın bilgisini edinebilmektedir. . _Postulat var olmak zorunda olan ama olup bitmek zorunda olmayan anlamına gelmektedir. Tanrı, ruh… Akıl teorik değil pratik olarak kullanıldığı zaman en yüksek amacına ulaşmaktadır. Bu amaç kendini ahlâk alanında göstermektedir. _Öyle davran ki davranışların genel kural haline gelsin. _İnsanı, aklın pratik yetisi uyarınca, eylemliliği noktasında değerledirmek ister kendi değişiyle Salt Pratik Aklın varlığını kanıtlamaktır. _Aklın saf kullanımı içinde, özgürlük, düşünülmesi olanaksız görülmeyen bir kavram diye ortaya koyulmuş ancak bu snırlar dahilinde kalınmasının zorunlu koşulları gereğince,nesnel gerçekliğini sağlanamamıştır. _Özgürlük, soyutlama düzleminde düşünülmesi olanaksız olmayan bir kavram olarak ortaya konulursa da, pratik yeti açısından düşünmenin kaçınılmaz koşuludur. Çünkü akıl, aynı zamanda koşulsuz olanı düşünür ve koşulsuz olanı düşünmenin yolu, özgürlüğü mutlak olarak almayı gerektirir ki, bunun sağlam bir tabana oturması pratik yeti açısından mümkün olacaktır ancak. _Kuramsal us’ta, yalın ideler olarak, dayanaksız kalan bütün öteki kavramlar (tanrı, ölümsüzlük) şimdi özgürlük kavramına bağlanır, onunla birlikte ve onun aracılığıyla dayanak bulur, nesnel gerçeklik kazanır; bunların olanağı özgürlüğün gerçek olmasıyla kanıtlanır. _Özgürlük kavramı, Tanrı ve Ölümsüzlük kavramları gibi, aklın aşkınlık boyutuna bağlı idealardan biri olarak ortaya konulur. Ancak, tekrar etme pahasına belirtmek gerekirse, hem saf aklın sınırlarında hem de pratik yeti bakımından Özgürlük, ayrımları koşullandıran ve olanaklılığı belirleyen yapısıyla diğerlerinden ayrılır. Ahlakın olanaklılığını da koşullayan bu kavramdır. Hem de, bu diğer ideaların anlam ve içerik kazanmalarını sağlayan çıkış noktasıdır. _İdealar, kuramsal akıl düzleminde nesnel gerçeklikten yoksundur, öznenin öznel tasarımları halindedirler; oysa, buna karşılık Kant bunları pratik yeti açısından, nesnel olarak temellendirmek gerektir der. _İnanç saf aklın kuramsal sınırlarında nesnesiz ve nedensizdir, olanaklı deneyin konusu olamaz. Oysa, pratik akıl için kanıtlanması önemli olan şey, aşkın kavramların zorunluluğunun nedenselliğidir. _Saf aklın sınırlarında öznel olan, gerçeklikten yoksun olarak belirtilen idealer, pratik yeti açısından nesnel gerçeklikler olarak belirtilmeye çalışılır. “Düşünen özne”nin kendilik olarak bilgisini, ancak pratik akıl yetisi sağlayabilir. Özne olarak insan, burada hem özgürlüğün öznesi olarak knedinde-şeydir, hem de dogal nedenselliklere bağlı bir fenomen olarak „kendi-için“dir. _Bilmenin sınırlandırılması, ancak aklın bu bilginin ötesini düşünmekten vazgeçemeyecek oluşu, çatışkılı bir durumdur. Kant, çatışkının çözümünü „düşünme“ ile „bilme“ ayrımını yaparak halleder. Koşulsuz olanın düşünülmesi, aklın aşkın boyutunu gösterir. _Bilginin koşulu, fenomenler dünyasında „olanaklı deney“dir, oysa aşkın ideaları bilgi konusu haline getirecek hiç bir deney(im) olanaklı değildir. İnsan bu bakımdan, ampirik bir varlık olarak görünüşler dünyasının bir fenomenidir ve öte yandan, istencin deneysel olarak koşullanmamış nedenselliğiyle „özgür eylem“de bulunur. _Yukarıda yıldızlı gökyüzü ile içimizdeki ahlak yasasını, aklın bireşimi olarak göstermeye çalışır. Saf akıl açısından kavranamayacak olan kategoriler, pratik aklın kullanımı içinde ahlaksal uygulanımlar ve yasalar bağlamında somutlanacak, saf aklın olanaklar olarak belirttiği idealar, pratik yeti alanında nesnel zorunluluklar olarak belirecektir buna göre. _Sahte bir söz vermek görevle bağdaşır mı? Eğer herhangi başka biçimde içinde bulundukları zorluktan kaçınamadıklarında herkesin sahte bir söz verebileceğini hakikaten söyleyebiliyor muyum? Bu durumda yalan söylemek isteyebileceğimi ama yalan söylemenin herhangi bir şekilde evrensel kanun olmasını istemeyeceğimi anlarım çünkü böyle bir kanunun varlığında söz diye bir şey olmazdı; beyanıma inanmayacak yahut acele ile inanır olup da bana aynı şekilde karşılık verecek birilerine gelecek için vaatte bulunmak beyhude olacaktır ve netice olarak benim düsturum bir evrensel kanun kılındığı gibi, kendini feshetmeye mecbur olacaktır. _Evrensel Kanun Kuralı ile insanlık Kuralı ilişkisi. Evrensel Kanun Kuralı bize yaptığımızın diğer insanların da yapmasını isteyeceğimiz şey olmasını, insanlık Kuralı ise diğer insanlara amaç olarak yaklaşmamızı söyler. Aralarındaki bağlantı, her birimizin serbestçe tartıp biçebilen şahıslar olarak birer amaç olmamızdan ileri gelir Bir şahsa sadece araçsal olarak yaklaşmak (insanlık Kuralı'na karşı olarak), o şahsın serbest akli yargı gücü kapasitesini yıkmaktır. Ne var ki bunu istemek kendim için de yıkımı istemektir (Evrensel Kanun Kuralı uygulanırsa) ki böyle bir şeyi isteyemem. _Notlar_ _Saf aklın eleştirisinde, zaman ve mekanın insan aklının ürünü olduğunu söyler. _Pratik aklın eleştirisinde, özgürlüğü ve ahlakı inceler. Özgür olmayan ortamda ahlak olmaz. İradeyi sorgular. _Yargı gücünün eleştirisi, ilk iki kitabın köprüsüdür. Güzel, yüce, estetik. Yargıyı 2ye ayırır. 1 estetik beğenilerimiz. 2. Çıkarcılık _Estetik olduğu için hoşa giden zevk veren ile ahlaki olarak estetik olan zevk veren._Estetik yargılar evrenseldir. Çıkarsızdır ama ikinci yargı bir koşula bağlıdır. _Güzel, hayal ve aklın uyumundan aldığımız hazdır, yüce ise bu uyumsuzluktan doğan şeydir _Yüce, heyecan saygı uyandırır, güzel büyüler. _Bütün bilgiler deneyden gelmez. Saf bilgi vardır. Benliğimizi şekillendirir. Aşk- zaman- mekan- _Nesne üzerinde analitik ve sentetik yargılar kurar ve bilgiyi üretir. Piori bilgi fenomenlere aittir. _Metafizik ve bilgi felsefesini eleştirir. metafiziğin a piori ve sentetik yargılarla olabileceğiniz söyler Felsefeyi kullanarak dini yıkmakla suçlanır ve kral tarafından ölümle tehdit edilir ve bazı kitaplardan vazgeçer. (din üzerine denemeler.) _Beğeni, hiçbir çıkar olmaksızın bir nesneden hoşlanmaktır. Hoşlanılan nesneye güzel denir. Beğeni özneldir. Yüce sadece zihinde ortaya çıkar. _Pratik akıl hem numeni hem fenomeni bilir ve daha üstündür. _Pratik aklın ahlak yasası: ben başkası olandır. _Aristoya göre akıl nesnesin formunu alır. Kantta ise zihin nesneyi şekillendirmektedir. Aristoteles için erdemli insan ödev motifiyle eylemde bulunmaz: kişi erdemli şeyi istediği için yapar. Kant ise insanları sevmeyen, sempati duymayan birisini ödev duygusuyla eylemde bulunduğu için över _Kant aklın eleştirisinde aklı teorik ve pratik, varlığı ise numen ve fenomen olarak ayırmaktadır. Teorik akıl sadece fenomen alanı, pratik akıl ise fenomenin yanında numen alanı da bilmektedir. “Teorik akıl” fenomenler dünyası ile sınırlı iken, “pratik akıl” fenomenler dünyasını aşarak numen alanına da müdahale edebilmektedir. Böylece Kant‟ın teorik akılla sınırlarını daralttığı bilgiyi, “pratik akıl” ile metafizik alana taşıdığı görülmektedir. Bu nedenle “pratik akıl” teorik akıldan daha üstün bir konuma sahiptir. _Kendi felsefesinin “transendent” değil “transendental” olduğunu belirtmektedir. Metafizikte çelişkilerle doludur. Kant‟ta Pratik Aklın Eleştirisi bir ahlâk felsefesidir. Çünkü Kant, Pratik Aklın Eleştirisi ile bir ahlâk metafiziğini temellendirmektedir. Kant‟ta mantık deney verileri üzerine yükselerek kendi ilkelerini ortaya koyan bir bilimdir. _Gezerek, çok yer görerek, farklı kültürlerle tanışarak felsefe yapmak yerine o, deyim yerindeyse, oturduğu yerden felsefe yapmıştır. Farklı zamanlarda ve farklı kültürlerde görülen-farklılaşan koşul ve durumların altına bakıldığında değişmeyen gerçeklere ulaşılacaktır. Dışımızdaki yıldızlı gökyüzüne ve içimizdeki ahlak yasasına bakmamız için yaşadığımız şehrin dışına çıkmamız gerekmez. _Fiziksel olmasa da entelektüel olarak hareketli geçen hayat. _Deleuze: "Kant'ın bütün felsefesi yargılama üzerine." Her tarafa mahkemeler kuruyor. Kant'ın felsefesi, tümüyle boşlukta kurulmuş, temelleri dipsiz bir uçuruma atılmış dev bir bina tasarımı gibi. Bütün metafizik soruların cevabını vereceğim iddiası böyle bir temel zaten _____________________ _Kant estetiği_ _Bir şeyi güzel yapan hiç bir sebep yoktur aslında, bizdeki etkisinden başka ve bu anlamda bütün estetik deneyim özneldir. Bir resmi, senfoniyi, manzarayı vs. 'güzel' olarak kabul edebilmek için onu güzel bulan her insanın, o resme, senfoniye ya da manzaraya karşı duyduğu öznel yakınlıktan kurtulabilmesi gerekir. Eğer ben resimde sürrealizm delisi isem, her dali portresine hayran kalabilir "ne harika." naraları eşliğinde izleyebilirim ama bu sadece resmin benim 'hoşuma' gittiği anlamına gelir. Ben o resimden gerçek estetik hazzı kafamdaki bütün ön yargılardan arındığımda alabiliyorsam, o zaman o resim 'güzel'dir. bu kapsamda bakınca da, ben biraz önceki şartları sağlayarak güzel diyebiliyorsam, kalan herkes her türlü ilgisinden, ön yargısından bağımsız olarak baktığında aynı hazzı alacak ve güzel olarak tanımlayacaktır. burdan 'güzel' nesneldir sonucuna varırız. Nesnelliğini koruyamadığı vakit ise ona 'güzel' değil, 'hoş' deriz. _Bağımsız ile bağımlı güzellik_ Bağımsız güzellik hiç bir kavrama, mantığa, bilişsel aktiviteye ihtiyaç duymaz. Peki kant neye bağlıyor bu ağacı çok beğenmemizi, meyve vermez, gölgesi harika değil, pis pis döker yapraklarını. neden böyle hayran hayran bakıyoruz o zaman? Kant, biz aslında o ağacın neden orada o şekilde olduğunu anlayamayız, amacını bilemeyiz, ama ona bakarken sanki o bize amacını sergilermiş gibi görünür hayal gücümüzle anlama yetimiz birbiriyle çatışır. işte öyle hayran hayran bakmamızın nedeni budur bu süreçte aktif olan duyularımızdır, aklımız değil. _Yücelik, güzellikten farklı olarak, aklımızı işin içine dahil eder. Estetik yüceliktir. Sav: Öne sürülerek savunulan düşünce, idea İlinek: Kendi başına oluşmuş, bağı bulunmayan. İde-idea: Algılanamaz gerçeklik. Öz Anlak: Zihin Özdek: Madde İkircik: Kararsız, kuşkucu Uzam: Uzay ___________
3
Zeynep
Bütün İnsanlar Ölümlüdür'ü inceledi.
445 syf.
·
9 günde
·
6/10 puan
Insanlar ne için ölür? Insanlık için, özgürlük için, ilerleme için, mutluluk için ölürler; Carmona için, imparatorluk için ölenler vardır bu hikaye’de, onlar için olmayan bir gelecek için ölenler olmuştur. Ama ölümsüz ana karakterimiz Fosca’ya göre ne için ölmüştür insanlar? Doğru, bir hiç için ölmüştür ve ölürler insanlar. :) Simone de Beauvoir, “Bütün insanlar ölümlüdür” romanının kahramanının düşünceleri aracılığıyla dünyanın ve yaşamın hiçliğini tekrar tekrar gösterir. Ölüm, tüm çabalarımızı mahveder. Yokedicidir ölüm. Peki ölümsüz bir hayat, sonsuz bir varoluş, bir oluş ve olmayış çabası nasıl gözükür? “Bütün insanlar ölümlüdür”, diğer şeylerin yanı sıra, 'conditio humana' sorusuyla - bir insanı neyin oluşturduğu sorusuyla - ilgilenir. Bu aslında felsefenin temel sorusudur. Bunun temel noktası, her insanın er ya da geç yüz yüze geldiği ölümle, yüzleşmedir. Bu nedenle, kendi kaderini tayin etme ve kendini gerçekleştirme yeteneğimizi ve çabamızı önemli ölçüde etkiler. Beauvoir'ın romandaki temel ifadeleri, anlamın ancak o anda mümkün olduğu ve kendi hayatını riske atma özgürlüğünün insanlık için bir koşul olduğudur. Bunun baş koşulu ise ölümlülüktür. Bu nedenle ölümlü olmak bir nimettir. Romanın okurlarda uyandırmak istediği düşünce budur. Gelelim şimdi yazarımıza ve yazarımızın düşüncelerine ve felsefesine. Beauvoir, insanın varlığında ne olduğunu nesnel olarak ifade etmenin mümkün olmadığı görüşündedir. İnsan, "kendini hayatının bakış açısından anlaması gereken ve sadece kendisine karşı somut davranışında ne olduğunu belirleyen" açık bir varlık olarak anlaşılır. Simone de Beauvoir'a göre, insanlık durumu 'belirsizlik' tarafından belirlenir. Varoluşçu bağlamda, 'belirsizlik', 'ontolojik' bir çift doğaya veya anayasal belirsizliğe atıfta bulunur. Simone de Beauvoir'ın felsefesi ateisttir diyebiliriz. Birçok varoluşçu gibi, Simone de Beauvoir da - Nietzsche dahil olmak üzere - nihilist düşünürlerden güçlü bir şekilde etkilenmiştir. Ancak, - bu ki çok önemlidir - hayatta kesinlikle hiçbir anlamı olmadığını belirtmek onların niyeti değildir. Sadece hayatın ve insan varlığının her zaman her insan için geçerli olması gereken önceden belirlenmiş bir anlamı olmadığını iddia eder. Din veya sosyal gelenekler gibi insanlara anlam veren tüm sistemleri reddederler. Her insan bağımsız olarak yaşamına bir anlam bulmalı veya yaratmalı ve böylece ona değer vermelidir. Beauvoir'a göre, 'otantik edebiyat' sadece bilgi için değildir. Bu konuda özel olan şey, okuyucunun kahramanlarla özdeşleşmesidir. Bu şekilde okuyucu, yazarın bakış açısını kendi dünyası gerçekmiş gibi kabul eder. Aynı zamanda, aynı olmadığının da farkındadır. Beauvoir, okuyucuyu eylemleri ve karakterleri yargılama, romandaki olayları yorumlama ve bunlara kendi yaşamlarında tepki verme özgürlüğünü kullanmaya teşvik etmek için kasıtlı olarak romanı bir edebi tür olarak seçmiştir. Bir yandan Beauvoir'ın romanları tarihsel olaylara göndermeler içerir. Her şeyden önce, 13. yüzyıl ile 20. yüzyılın başları arasında geçen bir roman olan “Bütün insanlar ölümlüdür”, gerçek tarihsel olaylara dayanmaktadır (ortaçağ İtalya'sında, V. Charles yönetimindeki mahkemede, Fransa ve Fransız Devrimi sırasında). Simone de Beauvoir, mutlak olanı kavramaya ve evrensel bir cevap vermeye çalışmaz, bunun yerine deneyimlerin benzersiz, öznel, dramatik yönlerini inşa eder. Beauvoir, yarattığı karakteri Fosca’ya farklı farklı tanımlayan karakter özellikleri vermiştir. Aynı zamanda eziyetleri, isyanları, iktidar hırsı, ölüm korkusu, mutlak arzularıyla zirveye çıkan ve sonra bir şey hissetmeyen, insanın varlığını bir hiç olarak gören ve özel lanetinden kurtulup ölmek isteyen bir karakter çizmiştir. Duyguların çeşitliliği, miktarı ve derinliği şaşırtıcı şekilde temsil edilir. Düşünceler, görüşler ve felsefi sohbetler de fazlasıysa yer alır farklı karakterler arasında. “Bütün insanlar ölümlüdür” klasik bir dram gibi yapılandırılmıştır. Önsöz, beş bölüm ve bir sonsözden oluşmaktadır. Önsözde bencil bir aktris olan Regine tanıtılır. Nihai hedefi tiyatroda ün kazanmaktır. Bir otelde Fosca ile tanışır. Karizmasından büyülenerek dikkatini çekmeye çalışır. Fosca ona ölümsüz olduğunu açıklar ve bir ilişkiye başlarlar. Regine, Fosca'nın anılarında ölümsüzleşebilmesi için hayatının bir parçası olmak istiyor. O olmak istiyor, her zaman. Fosca'nın durumunu anlamıyor ve süreksizliğinden ümidini kesmeye başlıyor. Fosca onu terk eder, Regine onu takip eder ve ona hayat hikayesini anlatarak kendini açıklamasını ister. Bundan sonra tarihe bir yolculuk yaparız, Fosca aracılığıyla. İlk bölüm Orta Çağ'da geçiyor. Fosca, kurgusal İtalyan şehri Carmona'nın prensidir. Şehir düşmanlar tarafından tehdit edildiğinde, Fosca suikasttan korkar. Bundan kaçınmak için, kendisine bir dilenci tarafından verilen bir iksir içer ve bu iksir sayesinde ölümsüz olur. Etrafındaki sevdikleri ölürken, o daim olan hayatın tadını çıkarır. Fosca, Carmona'yı şöhrete, ekonomik başarıya ve refaha ulaştırmak amacıyla çeşitli kampanyalara öncülük eder böylelikle. İlk şüpheleri, çabalarının ne anlamı olduğunu sorunca ortaya çıktı. İlk kez “niçin?” sorusu ile karşılaşırız. Birkaç yenilgiden sonra Fosca Carmona’dan pes eder. Bunun yerine tüm dünyayı yönetmek ister ve bu nedenle Roma İmparatorluğu Kralı Maximilian'ın hizmetine girer. Kibir, ego ve açgözlülük ile dolmuş arzulardan oluşan ateş topu ruhunu tutuşturdu ve onu kül tozu olmadan bırakmadı - O artık tüm dünyayı yönetmek istiyordu. İkinci bölümde, Fosca, Maximilian'ın torunu Karl'ı, yardımıyla dünyayı fethetmek ve bir cennet inşa etmek niyetiyle, onu yetiştirir. Diğer şeylerin yanı sıra, Kızılderili halklarının öldürülmesi ve Amerikan kolonilerindeki toprakların sömürülmesi için Karl'a sesleniyor. Karl ile birlikte, Reform'un ardından siyasi huzursuzlukla ilgilenir. Carmona'ya döndüğünde geçmişini kaybettiğini ve yalnız olduğunu fark eder. Çabalarına rağmen, Fosca ile Karl Avrupa'yı tek bir yönetim altında birleştirmeyi başaramaz, ancak yıkım hüküm sürer. Fosca, hayalindeki krallığı orada kurabilme umuduna sahip olduğu için Amerika'ya seyahat etme arzusu duyar. Fosca, 10 yıl sonra nihayet Amerika'ya gider. O sırada, Küba'da insanlar yoksulluk ve açlık içinde yaşamaktadır. Yerliler eziliyor ya da katliamlar yapılıyordur. Panama ve Peru'daki durum da benzer. Yerli halk tümüyle sefalet içinde yaşar. Fosca, İnka kültürüne, altyapısına, şehirlerine ve tapınaklarına hayrandır. Ama bunları yok edenin bir parçası olduğunun da farkındadır. Üçüncü bölüm, Fosca'nın Karl'la geçirdiği zamandan sonra dünyayı nasıl gezdiğinin kısa bir açıklamasıyla başlar. Fosca, bir Hint köyünde Carlier ile tanışır, keşif yolculuğunda ona eşlik eder ve ikisi arasında bir dostluk gelişir. Fosca'nın birkaç yıl boyunca bir Hint köyünde yaşadığına kısaca değindikten sonra, dördüncü bölüm onun daha sonra mutlakiyetçi Paris'te kalışını anlatmaktadır. Fosca, kölesi Bompard'a eziyet ederek ve düzenli olarak partilere katılarak zaman geçirir. Her şeyden nefret eder ve can sıkıntısından başkalarına zarar verir. Bir gün üniversite kurmak için maddi destek isteyen Marianne tarafından ziyaret edilir. O da kabul eder ve üniversite için araştırmaya başlar. İşyerinde Marianne'e aşık olur ve evlenirler. Bompard'ı Rusya'ya gönderir. Marianne'in isteği üzerine iki çocukları olur: Henriette ve Jacques. Bompard, Marianne'e sırrını söylemekle tehdit ederek geri döner ve Fosca'yı para için zorlar. Birkaç yıl sonra nihayet intikam alır ve ona Fosca'nın ölümsüzlüğünü anlatır. Marianne daha sonra Fosca'dan zihinsel olarak uzaklaşır ve ölene kadar fiziksel ve zihinsel olarak yok olur. Beşinci bölümde, Fosca Marianne ve onun büyük torunu Armand'ı izliyor. Bu genç adam, Cumhuriyetçiler adına siyasi olarak aktiftir. Armand, normalde ölümcül bir kaza geçirdikten sonra Fosca'nın sırrını öğrenir ve onun ölümsüzlüğünden yararlanmaya başlar. Armand, Fosca'dan işçileri politik olarak etkileyebilmeleri için halkla kaynaşmasını ister. Bunu yapmak için Fosca, kötü çalışma koşulları altında bir atölyede çalışmaya başlar. Armand, Spinelli, Fosca ve başka bir arkadaş olan Garnier, bir isyanda savaşır. Garnier, müzakerelerin başarısız olduğunu ve hiçbir cumhuriyetin ilan edilmeyeceğini bilmesine rağmen, barikatları ölümüne savunuyor. Hayatta kalanlar tutuklanmıştır. Armand ve diğer 24 mahkum hapisten kaçmayı planlıyor ve bunu başarıyor da. Fosca, özgürlüğünden vazgeçip gardiyanı tutmaya gönüllü oldu ve 10 yıl daha Cumhuriyet adına hapiste kalan tek kişi oldu böylelikle. Sonsözde Fosca Regine’ye, 60 yıl boyunca ormanda nasıl uyuduğunu anlatıyor. Buradan nasıl akıl hastanesine yatırılıp, otele geldiğini açıklar. Fosca'nın hikayesi bittiğinde, ikisi de ne yapacaklarını bilmiyor. Fosca, bir fareyi aynı kendisi gibi ölümsüzlüğe mahkum ettiği için, vicdan azabı çekip, gitmeyi tercih ediyor. Regine bitkin ve çaresiz kalınca, çığlık atıyor. Fosca’nın bu korkunç kaderini şimdi anlıyor ve ürperiyordu, ama bu onun için daha fazla bir sorun oluşturmayacaktır. Fosca’nın dediği gibi “bitecek”. “Bütün insanlar ölümlüdür” başlığı banal gelebilir. Başlık, romanın mesajıdır: İnsanları insan yapan ölümlülüktür. Ölüm, insan yapısı ve karakteri için temel gereksinimdir. Onsuz, insanın kendisiyle ve dünyayla ilişkisi dengesiz olurdu. Romanda Simone de Beauvoir, Fosca örneğini kullanarak bu temel gereksinimi karşılamayan bir kişinin insanlığını nasıl kaybettiğini ve bundan acı çektiğini gösterir. Ana tema ölümdür. Regine mesela ölümden endişe ediyor. Tanınma ihtiyacından dolayı ondan korkuyor. Güçsüzlükten ve unutulmaktan korkar, çünkü kendisi değerli ve önemli olmak ister. Dünyada sonsuza kadar iz bırakmayı ve ün kazanmayı umutsuzca arzular. Başka bir ana motif dramadır. Fosca, bireyin yaşamını bir oyun, toplumsal uzlaşımları gülünç bir "kılık değiştirme" olarak görür. İnsanların veya omun dediği gibi “sinekçiklerin” elde ettikleri hiçbir şeyin kalıcı olmadığı gerçeğinden, hiçbir şeyin değerinin olmadığı sonucuna varır. Hiçbir şey önemli değil, her şey anlamsız ve yararsız olur. Aynı zamanda, Regine mesleki olarak bir aktris ve Fosca ile tanışmadan önce oyunculuk yaparak kendi sonluluğunu alt etmeyi hedefliyor. Tiyatroda ün kazanarak kendini ölümsüzleştirmek istiyor. Fosca ile karşılaşması ona bu umudun bir hata olduğunu ve er ya da geç tüm şöhretin yok olacağını, er ya da geç herkesin unutulacağını ve yok olacağını gösterir. Oyunculuk hırsının saf olduğunu ve bir şekilde bir oyun gibi etkilendiğini fark eder. “Ben bir yalanım” der. Regine sonunda “bütün yalanları öldürür” ve ayrıca somutlaştırdığı figürün, Rosalinde'nin öldüğünü belirttiğinden, her iki motif birbiriyle bağlantılıdır. Onunla Regine'in umudu ve tiyatro tutkusu ölür. Regine sadece tiyatroda oynadığı karakterden değil, aynı zamanda toplumda oynadığı rolden de vazgeçiyor çünkü ikisi de ona önemsiz ve yapay geliyor. Fosca'nın deneyimlerinin tekrarları da dikkat çekici. Tekrar tekrar belirli bir kişi onda yeni umutları tetikler ve sonunda Fosca tekrar tekrar başarısız olur. Sadece hikayeler çok benzer değil, aynı zamanda eserde merkezi cümleler de birkaç kez tekrarlanıyor. Fosca, hikayesinde tekrar tekrar hayatındaki diğer olaylara atıfta bulunur ve böylece genel bir ifade oluşturmak için bireysel hikayeleri birbirine bağlar. „Neye yarar?“ sorusu da merkezdedir. Fosca yavaş yavaş durumunun farkına vardıkça, dünyayı giderek daha fazla sorgulamaya başlar. Felsefi bir deney olarak ne kadar ilginç ve ilgi çekici olsa bile, benim kanım bir türlü ısınamadı bu esere. Senaryoda tanımlanılan duyguları tanısam, zaman zaman kendimde veya başka insarlar da görsem bile, neredeyse hiç bir karakteri benimseyemedim, neredeyse hiç bir ilişki veya bağlantı göremedim. Bu kadar duygusal anlatıma karşı, ben duygusuz kaldım. Cümleleri, anlatıyı düzeysel buldum. Tabii, Fosca bir zaman sonra da düzeysel ve karanlık bir karakter olduğundan kaynaylanıyor olabilir bu. :p Ara ara 5 bölüm boyunca süren uzun tarihsel anlatı sıkıcı geldi, ilk bölümleri kendime işkence ediyormuşsuna okudum. Felsefi bölümü sanki arkaya kaydı da, 10. sınıf tarih dersini 60 yaşındaki öğretmenimden dinliyormuş gibi hissettim. Diğer yandan yine ara ara, Habsburger tarihini, aztek imparatoru olan Montezuma’yı, Luther’ın yaşadığı dönemi veya 19. Yüzyılın tarihini bildiğim için ve bildiklerimin yenilenmesi üzerine sevindim. Sevdiğim başka bir detay ise “hayatı onun gözleri ile görme çabası” olan metafor. Yukarıda belirtildiği üzere, Fosca her ne zaman bir kadınla karşılaşsa, yine ve yeniden yaşamaya başlıyor. Ama bunların arasında özel biri vardı. Marianne. Marianne benim gözümde özel ve tümüyle muhteşem bir karakter idi. Hayattan vazgeçmiş Foscayı, entellektüel ve sosyal aurası ile hayata bağlayabilmiştir. Beauvoir böyle karakterleri sevdiğini de düşünüyorum. Beauvoir’ı az çok tanıyan herkes biliyordur ki, varoluşçuluk, siyaset ve sosyal katılım konularında o her zaman mevcuttur. Ve bu yapıt ile bunu bir kez daha kanıtlamıştır.
Bütün İnsanlar Ölümlüdür
Okuyacaklarıma Ekle
10
Nurgül Demiray
Toprak Ana'yı inceledi.
136 syf.
·
Beğendi
·
9/10 puan
Doğu ve Batı'nın görkemli kültürünü eserlerinde birleştirip insanın iç dünyasına hitap ederek duygularını harekete geçiren, edebi, felsefi, ahlaki konularla okuyucunun ilgisini çeken, yaptığı psikolojik tahlillerle eserlere mührünü vuran edebiyatın güçlü kalemidir Aytmatov. O'na göre insanın doğa ile olan ilişkisi insanın iç dünyasını geliştirir. Bu yüzdendir ki eserlerinde "toprak, bulut, ağaç..." gibi kavramlar sıkça görülür. Felsefesi ; "İnsanın büyüklüğüne, doğanın sonsuzluğuna ve Hümanizmin ilkelerine" dayanır. İşte Toprak Ana gibi kısacık bir eserde bile bunları çok net görebiliyorsunuz. Bozkırın ortasındaki bir köyde erkekleri teker teker savaşa alınan köylülerin umut, sefalet, açlık içindeki bekleyişleri, hayatta tutunma çabaları, kadınların da kendi içinde verdikleri onurlu mücade anlatılır.
Toprak Ana
9.0/10
· 36,3bin okunma
Okuyacaklarıma Ekle
9