Bay_X, bir alıntı ekledi.
06 May 20:10 · Kitabı okuyor

Tabip mi lazım, hekim mi?
Bu iki kelimeye derinlemesine baktığımızda bazı soru işaretleri oluşabilir. Tabip, tıp mesleğini icra eden kişidir. Burada, tıp mesleğinin genel geçer bilgisine sahip olmak ve bunu yeterli ve gerekli derecede uygulayabilmek kâfi görünmektedir. Hekim sözcüğü ise anlam itibariyle çok daha derinlere uzanır ve bu tabirle nitelenecek kişilerde fazladan bazı özellikler aranmasını gerekli kılar. Hekim, sadece kendisine öğretilmiş bilgiyle sınırlı kalmayan, kendinden öncekilerin ve hocalarının hatalarını tekrarlamayacak bir feraset geliştirebilen, tıp mesleğindeki doğru ve yanlışları ayırt edebilecek kapasiteye ulaşmış, hikmet arayışında ve hikmetle iş görme azminde bir insanı tammlar yahut tanımlamalıdır. Hekim, karşısındaki hastanın her şeyden önce bir "insan” olduğu bilincinden asla uzaklaşmayan, ölüm ve hastalığı mücadele edilecek anormallikler olarak değil, hayatın doğal parçaları olarak görebilen, hem kendi hayatında hem de hastalarının yaşam kalitesinde belirgin bir iyileşme sağlayabilecek zihnî ve fikrî donanıma sahip bir insanı düşündürmelidir. Dolayısıyla hekim, doktordan da tabipten de üst basamakta bir tanımlamadır ve hem meslekî hem de kişisel açıdan kâmil inşam düşündüren telmihlere sahiptir. Tıp fakültesinden mezun olmuş ve insanlardaki hastalıkların tedavisiyle uğraşan bir kişiye doktor mu, tabip mi, hekim mi diyeceğiz? Bu kelimelerden herhangi birinin anlam bulutuna özel bir zihinsel nüfuzumuz yoksa hiçbiri fark etmez. Zira anlattığımız şey, tabiplik mesleğini icra eden bir insandır. Tıp mesleğini ulvi bir sanat olarak icra edecek ve insan gibi, ruhu (zihinsel dünyası) ve bedeniyle birlikte müthiş bir karmaşıklık düzeyine sahip bir canlının dertlerine deva olmaya namzet insanlar yetiştirme ihtiyacındaysak, öncelikle ne istediğimize karar vermemiz gerekir. Geleneksel (Ortodoks) tıp geleneğinin katı ve sınırlı kurallarından kopmayı aklına bile getirmeden, insan bilgisinin diğer tüm birimlerine kayıtsız bir tarzda mesleğini şöyle veya böyle icra eden insanlarla, gerçek hekimleri ayırabilecek kelimelerimiz olmalıdır. Bu farkı anlatacak kelimelerimiz olmazsa, zamanla fark da ortadan kalkar... Gerçek hekim, insanı bir makine olarak görmez, ellerinde ölen hastasına ”ex oldu” diyerek yabancılaşmaz. Ölümle savaşmak gibi anlamsızlıklarla vakit harcamaz, kendisinin de kırılgan bir insan olduğunu unutmaz. Hastalıklarla değil, hastalarla uğraşır. Onları dinler, onlara dokunur, telkin verir, onları anlamaya ve dertlerine nüfuz etmeye gayret eder. Gerçek hekim için kan sayım sonuçları veya kandaki bazı maddelerin seviyelerini gösteren sayılar sınırlı anlamlar taşıyacaktır. Hekimin zihninde, her insanın aynı olduğu, dertlerin hastalıklardan, hastalıkların ise belli başlı bozukluklardan kaynaklandığı gibi "boş inançlar” yer bulamaz. Hekim kâmil insandır; bu anlamda doktor, hatta tabip bile, hekime nazaran sadece bir teknik uygulayıcı olabilir. Kelimeler her yerde önemli, kelimeler arasındaki bu küçük anlam farklılıklarını yok sayma ve onları birbirinin yerine ikame etme kolaycılığı, bizleri doğrudan aslî anlamları yitirmeye götürebilir. Hekim-tabip-doktor mevzuu sadece bir örnektir, yeterince kafa yorulursa bu konuda oldukça fazla örnek bulunabilir. Bir dostum bir sohbet esnasında, "Haysiyet, izzet-i nefis, gurur gibi kelimelerimizi attık bir kenara, hepsine birden onur dedik. Onur geldi ama biz haysiyetimizden olduk” demişti.
Haksız da değil hani...

Kimsenin Bilemeyeceği Şeyler, Sinan Canan (Sayfa 62 - Tuti kitap-Nefes yayıncılık)Kimsenin Bilemeyeceği Şeyler, Sinan Canan (Sayfa 62 - Tuti kitap-Nefes yayıncılık)
Serkan Koç, Bir Dehanın İzleri - II.Abdülhamid Han'ı inceledi.
02 May 11:50 · Kitabı okudu · Beğendi · Puan vermedi

Talha Ugurluel çocukluğumun tarih hocalarından biridir.. Ortaokuldan beri dinlediğim güzel ve akıcı yorumları sayesinde zaten meraklı olduğum tarihe daha da bı yöneldim.. ll. Abdülhamit han kitabında bugüne kadar yanlış bir algı ile acaba diye bakılan bir hükümdarın gerçek yüzü ortaya çıkıyor.. Burda kitabın adında da belirttiği üzere mükemmel bir deha ve devlet yönetim kabiliyeti ile donanmış bir devlet adamı var.. Dönemin kirli ayak oyunlarına ve gösterdiği feraset ve zeka ile kafa tutan mükemmel bir örnek.. Çocukluğu, yaşantısı aldığı devlet terbiyesi ve ferasetiyle bizler için mükemmel bir ornek..

Hatice topsakal, Eşekli Kütüphaneci'yi inceledi.
30 Nis 14:37 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

EŞEKLİ KÜTÜPHANECİ: Mustafa GÜZELGÖZ

Muthis bir aydındı, 2005 yılında onu kaybettik. Fakir Baykurt'un yazdığı da dahil 5-6 kitap yazıldı hakkında ve yaptıkları bir efsane oldu..

Yıl 1943. Genç Mustafa’nın tayini kütüphaneci olarak Ürgüp Tahsin Ağa Kütüphanesi’ne çıkar. Devlet memurluğu o dönemde süper bir şey, çünkü özel sektör falan yok. Bizimki kütüphanede heyecanla okurları bekler; bir gün olur, beş gün olur, gelen giden yok. Etraftakilerle konuşur, herkese anlatır: “Bakın kütüphane bomboş duruyor, gelin kitap okuyun.” Gelen giden olmaz. Amirlerine durumu bildirir.

– Kardeşim otur oturduğun yerde, maaşını düzenli alıyon mu, almıyon mu
– Alıyorum.

– Eee, o zaman ne karıştırıyon ortalığı, gelen giden olsa maaşın mı artacak? Başına daha fazla bela alacan, o kütüphaneye yıllardır kimse gelmez zaten.

23 yaşındaki genç memur “Ne yapayım, ne yapayım?” diye düşünür durur. Sonunda aklına bir fikir gelir, eşine söyler. Eşi önce “Deli misin bey?” der, ama kocasının bir şeyler üretme, işe yarama çabasını yakından görünce fikri kabullenir.

O dönem devletteki amirlerinin çıkardığı tüm engellerin tek tek, binbir güçlükle üstesinden gelir. Çünkü o zaman da şimdiki gibi, “Aman bir şey yapmayalım da başımıza bir iş gelmesin. Çalışsan da aynı maaş, çalışmasan da“ zihniyeti aynen var.

O bıyıklı, kravatlı, asık yüzlü, sigara kokan, arkalarındaki Atatürk resminden utanmayan, ama ülkesine gram faydası olmayan bürokratları zorlukla ikna eder ve bir eşek alır. İki tane de sandık yaptırır. İki sandığa, kalınlığına göre 180-200 kitap sığar. Sandıkların üstüne “Kitap İaşe Sandığı” yazar.

Kitapları eşeğe yükler ve köy köy gezmeye başlar. Kütüphaneye de bir yazı asar: “Sadece Pazartesi ve Cuma günleri açıyoruz.” Köydeki çocuklar şaşırır. Eşeğe bir sürü kitap yüklemiş bir amca, o gariban çocukların küçücük ellerine kitapları verir. Düşünün, Noel Baba gibi. Noel Baba yalan, Mustafa Amca ise gerçek. Geyikler yerine eşeği var. Eşek de daha gerçek, Mustafa Amca da.

“Çocuklar bunları okuyun, aranızda da değişin. On beş gün sonra aynı gün gelip alacağım. Aman yıpratmayın, diğer köylerdeki arkadaşlarınız da okuyacak” der.

Mustafa artık Ürgüp’teki kütüphanede bir iki gün durmakta, diğer günler eşeği Yüksel’le köy köy gezmektedir. Köylerdeki çocuklar Eşekli Kütüphaneciyi her seferinde alkışlarla karşılarlar. Kalpleri küt küt atar heyecandan, sevinç içinde yeni kitapları beklerler. Mustafa Amca‘nın ünü etrafa yayılır. Diğer devlet memurları makam odalarında sıcak sıcak oturup iş yapmazken, Mustafa’nın eşeği Yüksel yediği otu hepsinden fazla hak etmektedir.

Zamanla insanlar kütüphaneye de gelmeye başlar. Mustafa bakar ki kütüphaneye kadınlar hiç gelmiyor. Zenith ve Singer’e mektup yazar: “Bana dikiş makinesi yollayın, firmanızın adını kütüphanenin girişine kocaman yazayım“ der. Zenith dokuz tane, Singer bir tane dikiş makinesi yollar (ilk sponsorluk faaliyeti). Salı günlerini kadınlar günü yapar. Kumaşı alan kadın kütüphaneye koşar. On makine yetmediği için sıra oluşur. Sırada bekleyen kadınların eline birer kitap verir, beklerken okusunlar diye. Okuma-yazma oranının düşüklüğünü görünce halkevlerine okuma yazma kursları vermeye gider. Halıcılık kursları başlatır, bölgede halıcılığı canlandırır. Bu arada valilik Mustafa hakkında dava açar, “kendi görev tanımı dışında davranıyor” diye. 50 yaşına gelen Mustafa Amca baskıyla emekli edilir.

Mustafa Amca köylüler arasında efsane olur, yıllar geçtikçe köylerdeki çocuklarda okuma aşkı yerleşir. 2005 yılında Mustafa Amca vefat eder.
Tüm Kapadokya çok üzülür, aralarında toplanırlar. Ürgüp’e Eşekli Kütüphaneci Mustafa Güzelgöz ve eşeğinin heykelini dikerler.
***
Girişimcilik ne biliyor musun?

Bulunduğun yere yenilik katmalısın.

Mutlaka adım atmalısın.

Yaptığın iş olduğu yerde durup duruyorsa, sende bir uyuzluk vardır arkadaş.
İnsan var, dokunduğu yere değer katar; insan var, dokunduğu yere değer kaybettirir.

Bakın Nevşehir’den ve bu ülkeden nice müdür, amir, vali, bürokrat, milletvekili, politikacı geçti; binlercesinin adını kimse hatırlamaz ama Mustafa Güzelgöz ve eşeğinin heykeli var.

Aslında o kitapları Mustafa beyin eşeği Yüksel'e değil, onu mahkemeye veren valiye yükleyip taşıtmak lazımmış. Ama nerede bizim millette o feraset!..

Bakın bakalım o valiyi hatırlayan, ismini bile bilen var mı ?
***
"Merkepli kütüphaneci" olarak anılmaya başlayan Güzelgöz, merkezi ABD'de bulunan The Lane Eryant Internatıonal Volunteer Citation tarafından 1963 yılında düzenlenen ve 77 ülkeden adayların bulunduğu yarışmada, eğitime yaptığı katkılardan dolayı dünya birinciliğine layık görüldü ve köylere kitap ulaştırılmasını kolaylaştırmak için bir cip hediye edildi. Güzelgöz, 1993 yılında da dönemin Kültür Bakanı Fikri Sağlar tarafından, Türk Kütüphaneciliği'ne yaptığı katkılar nedeniyle ödüllendirilmişti. 84 yaşında (17 Şubat 2005 ) solunum yetmezliğine bağlı kalp rahatsızlığı nedeniyle vefat etti.

– Allahım, aklıma ilim ve hikmet; fikrime, feraset ve basiret; bedenime sıhhat ve afiyet; ruhuma da, tekamül ve metanet ihsan eyle. Cumamız mübarek olsun, amin!

Zehra, bir alıntı ekledi.
03 Nis 20:48 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Her şeyi söylemişti aslında. Biraz dikkat, biraz feraset, biraz basiret, tarihin altın çağına musallat olan bakırdan gölgeleri kovmaya yetecekti.

Peygamberin Aynaları, A. Ali UralPeygamberin Aynaları, A. Ali Ural