Bedenim suda boğulmuş birinin cesedi gibi hislerini yitirmişti. Her şey silikleşmiş, puslaşmıştı. Tüm varoluşum, dünyada yaşıyor olduğum gerçeği bile bana bulanık bir hayal gibi geliyordu. Güçlü bir rüzgar esecek olsa, bedenim havalanıp dünyanın en uç noktasına kadar gidiverir herhalde, diye düşünüyordum. Dünyanın en uç noktasındaki adı duyulmamış, hiç görülmemiş topraklara... Böylece orada bedenim ve bilincim sonsuza dek ayrılırdı birbirinden. O yüzden, bir şeylere sımsıkı sarılmak istiyordum. Fakat etrafımı ne kadar kolaçan edersem edeyim, hiç bir yerde sarılabilecek bir şey göremiyordum.