Zülfü Livaneli’nin "Huzursuzluk" romanı, Orta Doğu’nun kanayan yaralarını, inanç sistemlerinin yarattığı çatışmaları ve "merhamet" kavramının ağırlığını tek bir nefeste sorgulayan sarsıcı bir yapıttır. Hikaye, İstanbul’un kaosu içinde yaşayan gazeteci İbrahim’in, çocukluk arkadaşı Hüseyin’in Mardin’de bir cinayete kurban gittiğini öğrenmesiyle başlar. Bu ölümün ardındaki gizemi çözmek için yola çıkan İbrahim, Mardin’in mistik atmosferinde sadece bir cinayeti değil, insanlığın en karanlık ve en aydınlık köşelerini keşfeder.
Romanın merkezinde yer alan "harese" metaforu, eserin ruhunu özetler: Çöl develerinin dikenli bir bitkiyi yerken ağızlarının kanaması ve kendi kanlarının tadından aldıkları hazla daha çok yemeleri... Livaneli, Orta Doğu’daki bitmek bilmeyen şiddet sarmalını ve insanların birbirini yok etme hırsını bu etkileyici benzetmeyle okuyucunun zihnine kazır. Hüseyin’in Ezidi bir mülteci olan Meleknaz’a duyduğu karşılıksız ve fedakar aşk, toplumsal tabuların ve fanatizmin duvarlarına çarparak trajik bir sona sürüklenir. Meleknaz’ın şahsında cisimleşen acı, sadece bir azınlığın dramı değil, dünya genelindeki mülteci sorununun ve vicdan kaybının bir yansımasıdır.
Livaneli, oldukça yalın ve akıcı bir üslupla, mülteci kamplarının gerçekliğinden Mardin’in kadim sokaklarına kadar uzanan geniş bir coğrafyayı bir novella yoğunluğunda aktarmayı başarır. "Huzursuzluk", okuyucuya konforlu bir hikaye vaat etmez; aksine, bittiğinde zihinde yankılanan "Merhamet zulmün merhemi olamaz" cümlesiyle derin bir vicdan muhasebesi başlatır. Coğrafyanın kadere dönüştüğü topraklarda, saf bir iyiliğin ve aşkın neden barınamadığını sorgulayan bu eser, modern insanın duyarsızlığına vurulmuş sert bir tokattır.
Benim bu kitap için puanım 8.5/10.