İnsanın kendi içinde yürümeye başladığı, zamanın o dikleşen merdiveninde, ben de, sayısız basamağı tırmandım. Yani ben, nereye varacağını bilmediğim şu dik yokuşta kendime defalarca şunu sordum: "Hadi söyle bakalım, nereye gidiyorsun sen! Bu mesafesiz yolculuğun nereye?" Acemi bir hayal kurucu olarak takılıp kaldığım yerde, bir ateşböceği gibi yalnızca kendisi için yanıp sönmek elbette gücüme gidiyordu..
Biz, babamizla oğlumuz arasinda, yalın bir aracıyız aslında. Hatırlananla, hatırlayacak olan arasında bir boşluk. O boşluğu yalnızca kadınlar doldururlar, biz kendi hayatımız zannederiz..
"Burada sandığınızdan daha mutsuzum. Kendimi yalnızca takvim yapraklarını yirtmakla oyalanan bir çocuğa benzetiyorum. Bildiğiniz gibi değil, günlerle dargınlığım bir türlü bitmedi burada; beni sürekli akreple yelkovan arasına sıkıştırdılar, zevk aldılar bundan. Sizin bu topraklara bağlılığınızı hiç anlayamiyorum, anlayamam da. İnsan mutsuzken sadece kendisine baglanir, insan mutsuzken hep tanınmadığı bir yer aranır kendisine." İçimizden biri, o en çok siyahlar giyinen, bir gün unutulmaz bir sevinçle daldı aramıza, "gidiiyorum" dedi. Oysa bilmediği bir şey vardı, ancak gittiğinde ogrenbilecegi bir şey: başkalarının topraklarında mutsuzluk da bir yabancıdır.
Tabirlerden çıkamayan bu kadınlar bize, gelecek perdemizi akılla yırtamayacağımızı, insanın kendi geleceği karşısında nasıl da yalnız ve çaresiz kaldığını, bütün yaşayacaklarımızın bir yerlerde kayıt altına alındığını işaret ederler. Bir de , rüya gibi bir hayatı olmayanların pek çoğunun, rüyalarından başka bir hayatlarının olmadığını...