Kitap karanlığın içinde nefes aldıran, insanı öfke, acı ve umut arasında sürükleyen bir yolculuk gibiydi.
Başta sadece bir mahalle kavgası, bir intikam hikâyesi gibi görünen olaylar bölüm bölüm büyüyerek adeta mistik bir kıyamet destanına dönüştü. En etkileyici tarafı ise karakterlerin yaşadığı dönüşümdü. Mustafa’nın fedakârlığı, Kemal ve Hüseyin’in kardeşlik bağı, Mehmet’in tarifsiz acısı… Hepsi birbirine öyle güçlü bağlanmıştı ki bir noktadan sonra kitap okunmuyor, yaşanıyordu.
Özellikle Mustafa karakteri unutulacak gibi değil. Ölse bile hikâyenin içinde yaşamaya devam eden, yaptığı icatlarla, kurduğu düzeneklerle, bıraktığı mirasla her sahnede hissedilen bir karakter olmuş. Onun fedakârlığı kitabın ruhunu değiştiren kırılma anıydı benim için.
Asansör tuzağı, gizli dehlizler, kâğıt kameralar, yeraltındaki atölye, baz istasyonuna yerleştirilen sniper sistemi… Yazarın kurduğu atmosfer inanılmaz sinematikti. Bazı bölümleri okurken resmen film izliyormuş gibi hissettim. Özellikle final kısmındaki tekne sahnesi ve ardından gelen mistik yükseliş uzun süre aklımdan çıkmayacak.
Ama kitabın en güçlü yanı bence şu cümlede saklı: “Karanlıkta yaşamış insanların, karanlığı kullanan kötülüğe karşı dönüşmesi.”
Bu hikâye sadece intikam anlatmıyor. Kardeşliği, fedakârlığı, inancı, acıyı ve insanın içindeki ışığı anlatıyor. Yer yer sert, acımasız ve karanlık olsa da altında çok büyük bir duygu taşıyor.
Finalde hikâyenin artık mahalle sınırlarını aşıp ülkenin kaderine, kehanetlere ve evliyalar meselesine bağlanması ikinci kitap gelecek mi acaba diye bir merak bıraktı bende. “SONSUZ” kelimesi kitabın sonunda sadece bir başlık gibi değil, başlayacak daha büyük savaşın habercisi gibi durmuş.
Karanlık, öfkeli, mistik ve aynı zamanda çok duygulu bir hikâyeydi. Bitirdiğimde içimde hem