İncelemeye geçmeden önce yazar hakkında ufak bi bilgi vermek istiyorum çünkü insan hayatı yaşadıklarıyla, gördükleriyle, okuduklarıyla yorumlar bence. Bu yüzden de metni daha sağlıklı bir şekilde yorumlamak için yazarı hakkında kısa bir araştırma yaptım, kimdir bu Erasmus diye.
Desiderius Erasmus (1466–1536), Rönesans Hümanizmi’nin önemli temsilcilerinden biri ve hümanizmin babası olarak anılan Hollandalı bir felsefeci ve aynı zamanda bir rahip. Din adamı olmasına rağmen papalığın kurduğu hegemonyaya ve dini kurumlara bağlı biri değil. Aksine, kiliseleri ve bağnazlığı eleştiriyor.
Öğrenci değişim programı olan Erasmus Programı da adını bu abimizden alıyor.
(kaynak: biyografi.net.tr)
Erasmus'un bir sözüne denk geldim aynı sitede: "Her zaman gerçeği oIduğu gibi söyIemek zorunIuIuğu yoktur. ÖnemIi oIan, gerçeğin açıkIanış biçimidir." Ve bu kitap da bunu destekler nitelikte olmuş bence. Kitabın anlatım biçimini anlamak zor. Ben en azından zorlandım anlamakta. Nedenini dilerseniz kitabı tanıttıktan sonra söyleyeyim.
Erasmus bu kitabı çok sevdiği arkadaşı Thomas More'u eğlendirmek için bir yolculuk sırasında bir hafta içinde yazdığını söylüyor. Kitabın ilk sayfalarında kitabının yazılış amacını şöyle açıklıyor: "Geçenlerde İtalya'dan İngiltere'ye dönerken, at üstünde geçirmeye zorunlu olduğum zamanı gereksiz hayallerle ziyan etmemek için, kâh ortak araştırmalarımızı içimden tekrar gözden geçirmekle, kâh burada bıraktığım aziz ve âlim dostlarımın güzel hatıralarını yaşamakla neşeleniyordum. Siz, azizim Morus, en sık hatırladıklarımdan biriydiniz. Yanınızda geçirdiğim o mesut anları yokluğunuzda gözümün önünde canlandırıyordum: Bu anlar, sizi temin ederim, ömrümün en tatlı anlarıydı.
Bir şeyler yapmaya karar verdiğimden, fakat ciddi bir eser meydana getirmek için uygun