FilhatunEflatun

FilhatunEflatun
@filhatuneflatun
2/10
·216 syf.··
2026 3. kitabı
Paulo Coelho’nun Veronika Ölmek İstiyor romanı, hayatın anlamı ve ölüm gibi oldukça derin felsefi meseleleri ele alma iddiasıyla başlıyor. Ancak ne yazık ki daha en başından itibaren bu sorgulamalar bana güçlü ve ikna edici gelmedi. Veronika’nın intihar kararı, varoluşsal bir boşluktan doğuyor gibi sunulsa da bu boşluk yeterince temellendirilmiyor. Karakterin iç dünyası derinlemesine işlenmediği için, yaptığı seçim de felsefi bir sorgulamanın sonucu gibi değil, daha çok yüzeysel bir bunalımın ürünü gibi duruyor. Bu da okur olarak karakterle gerçek bir bağ kurmayı zorlaştırıyor. Ayrıca romanın kurgusu da oldukça öngörülebilir. Veronika’nın aslında ölmeyeceği ve doktorun ona yalan söylediği fikrini daha en başta sezmek mümkün. Bu durum, hikâyenin ilerleyen kısmında yaratılmak istenen etkiyi zayıflatıyor ve finali sürpriz olmaktan çıkarıyor. Kitapta en anlamlı bulduğum nokta, ölüm düşüncesinin insanı hayatın anlamı üzerine düşünmeye yöneltmesiydi. Ölümle yüzleşmek, her şeyin geçici olduğunu fark ettiriyor ve bu farkındalık gerçekten güçlü bir düşünsel kapı aralıyor. Ancak tam da bu noktada romanın derinleşmesini beklerken, anlatı oldukça yüzeysel bir yöne sapıyor. Çünkü asıl mesele burada başlıyor: Eğer her şey geçiciyse insan ister istemez “geçmeyen”in ne olduğunu sorgular. Bu, romanın açtığı en kıymetli soruydu. Fakat kitap bu soruyu derinleştirmek yerine oldukça basit ve bana göre yetersiz bir cevapla yetiniyor. Sonuç olarak, Veronika Ölmek İstiyor derin bir felsefi tartışma vaat etmesine rağmen bu potansiyeli gerçekleştiremeyen, yer yer yapay kalan ve beklentimin altında bir roman oldu. Bir diğer deyişle kısaca; Bu adamın olayı ne? Neden bu kadar abartılıyor? Simyacı'yı da hiç beğenmemiştim bunu da beğenmedim, çok büyük varoluşsal sorgulamalar barındıran konular
Veronika Ölmek İstiyorPaulo Coelho · Can Yayınları · 2020102,5bin okunma
Reklam
4/10
·196 syf.··
2026 1. kitabı
Paul Tillich’in Olmak Cesareti adlı eseri, modern insanın varoluşsal kaygılarını merkeze alan, özellikle ölüm, anlamsızlık ve hiçlik temaları etrafında şekillenen bir felsefi metin. Yazar, kaygıyı psikolojik bir sorun olarak değil, insan olmanın ontolojik bir parçası olarak ele alıyor ve bu yönüyle isabetli bir teşhis ortaya koyuyor. Kitap boyunca Tillich, insanın karşı karşıya olduğu üç temel kaygıyı (ölüm, anlamsızlık ve suçluluk) detaylı biçimde analiz ediyor. Bu kısımlar, özellikle modern insanın iç dünyasını anlamak açısından başarılı. Ancak mesele çözüm aşamasına geldiğinde, kitabın gücü belirgin şekilde zayıflıyor. Tillich’in sunduğu temel öneri, insanın tüm bu kaygılara rağmen “var olma cesareti” göstermesi gerektiği yönünde. Yani anlamın belirsiz olduğu, hatta yok olabileceği bir dünyada bile insanın kendi varlığını onaylayarak yaşamaya devam etmesi gerektiğini savunuyor. Ancak bu yaklaşım, benim açımdan oldukça problemli göründü. Çünkü insanın temel sorunu yalnızca “yaşamaya devam edip etmemek” değildir; asıl mesele “niçin yaşadığı”dır. Tillich ise bu soruyu ya bilinçli olarak geri planda bırakıyor ya da yeterince derinleştirmiyor. Bu nedenle sunduğu cesaret kavramı, bir çözümden çok, anlamsızlıkla baş etmeye yönelik bir direnç biçimi gibi kalıyor. Kitapta en dikkat çekici noktalardan biri de cesaret ile iman kavramlarının birbirine oldukça yakın bir şekilde konumlandırılması. Tillich, modern insanın iman dilinden uzaklaştığını kabul ederek, onun yerine cesareti koymaya çalışıyor. Ancak bu yaklaşım, imanın gördüğü işlevi cesarete yüklemek anlamına geliyor. Oysa iman bir dayanak, bir yön ve bir anlam kaynağıdır; cesaret ise bu zeminden doğan bir sonuç olabilir. Bu açıdan bakıldığında, cesaretin imanın yerini tutması mümkün görünmüyor. Sonuç olarak Olmak
Olmak CesaretiPaul Tillich · Okuyan Us Yayınları · 2014206 okunma
1/10
·160 syf.··
2026 2. kitabı
Engereğin Gözü benim için yalnızca bir hayal kırıklığı değil, aynı zamanda ciddi bir sorgulama sebebi olmuştur. Eser boyunca Osmanlı; sistematik biçimde, şehvet düşkünü, acımasız, ahlaki sınır tanımayan ve kendi içinde sürekli yıkım üreten bir yapı olarak resmedilmektedir. Tarihte tartışmalı uygulamalar ve sert iktidar mücadeleleri olduğu elbette inkâr edilemez; ancak bu unsurların hiçbir tarihsel, siyasal ve sosyolojik bağlam sunulmadan, yalnızca en uç ve çarpıcı halleriyle verilmesi, anlatıyı edebi bir yorum olmaktan çıkarıp seçici ve yönlendirici bir kurguya dönüştürmektedir. Daha da önemlisi, romandaki bu yaklaşımın, yer yer oryantalist kalıplarla örtüşen, “Doğu’yu aşırı, yoz ve denetimsiz güç alanı olarak sunan” bir anlatı diliyle ilerlediği görülmektedir. Bu durum, eserin yalnızca bireysel bir kurgu tercihi değil, aynı zamanda problemli bir temsil biçimi olduğunu düşündürmektedir. Yazarın eseri “tarihsel roman değil, alegori” olarak değerlendirmesi ise bu sorunu ortadan kaldırmamaktadır. Zira gerçek bir tarihsel dönem, gerçek bir devlet yapısı ve tarihsel figürler kullanıldığında, anlatının sorumluluğu da aynı ölçüde artar. Alegori savunusu, bu ölçüde tek taraflı ve bağlamdan koparılmış bir tasviri meşrulaştırmak için yeterli değildir. Bu haliyle eser, benim açımdan bir roman olmaktan ziyade, belirli bir bakış açısını güçlendirmek amacıyla seçilmiş, abartılmış ve genelleştirilmiş unsurların bir araya getirildiği bir metin izlenimi bırakmıştır. Özellikle tarihsel arka planı yeterince bilmeyen okurlar açısından, bu tür bir anlatımın yanıltıcı ve indirgemeci sonuçlar doğurabileceği kanaatindeyim. Sonuç olarak, eleştirel edebiyat ile haksız genelleme ve çarpıtma arasındaki çizgi bu eserde aşılmıştır. Bu nedenle eseri tavsiye etmiyorum.
Engereğin GözüZülfü Livaneli · İnkılâp Kitabevi · 202124,8bin okunma