• Çocukluğumun zamanlaması güzeldi. Hem tek kanallı dönemi, hem özel televizyonların doğuşunu gördüm. Bütün dünyam çizgi filmdi. Yakari’den Voltran’a, Tsubasa’dan Transformers’a kadar nice seriler vardı aşığı olduğum. Okuldan başka meşgalem olmadığı için her fırsatta bunları izliyordum. Ama bir yandan da huzursuzdum. Babam sürekli haberleri ve “açık oturum” denilen tartışma programlarını izliyor; Özal’dan, Demirel’den, Erbakan’dan bahsediyordu. Arkadaşlarımın babaları da aynı şeyi yapıyordu ve bu durumdan müthiş rahatsızdım. Yetişkin olmak çizgi film izlememek miydi yani? Kendime çok derin sözler verdim, çok büyük yeminler ettim; “Kaç yaşına gelirsem geleyim çizgi film izlemeye devam edeceğim” dedim. Şu dünyada çizgi filmden daha güzel ne vardı ki?

    Çocukluğumda kimi imkânlar kısıtlıydı. Önce iki, sonra üç, en sonunda da dört kardeştik ve iki ebeveynle birlikte önce dört, sonra beş, en sonunda da altı nüfus bir ailem oldu. Annem her pazara çıktığında gündelik ihtiyaçlardan ayrı olarak, inanılmayacak kadar değerli bir poşet daha getirirdi. Tam da aile bireylerinin sayısı kadar muz olurdu o poşette. “Hakkımı” istediğim zaman yememe izin vermezdi annem, bu kutsal merasimi hep birlikte yapmamız gerekiyordu. Köfteyi de demokratik biçimde dağıtırdı, baba da en küçük çocuk da aynı sayıda köfte yerdi. Çikolata içinse harçlıklarıma muhtaçtım. Hakkını teslim edeyim, babam her gün harçlık verirdi. Ama yetmezdi. Cepleri para dolu yetişkinlerin poşet poşet çikolata alıp yememesine hayret ederdim. İnanılmaz yeminler ettim, çiğnenemez sözler verdim kendime; “Kaç yaşına gelirsem geleyim çikolata yemeye devam edeceğim” dedim. Şu dünyada çikolatadan daha güzel ne vardı ki?

    Çocukluğumda sosyalleşmek çocuk oyuncağıydı. Bir top bir de zırt pırt annesi çağırmayan arkadaş yeterliydi akşama kadar oynamak için. Her sokakta boş bir arsa, her çocukta sınırsız hayal gücü vardı. Çamurdan yaptığımız telsizlere lolipop çubuğundan anten yapacak kadar da yetenekliydik. Bir de kurslar vardı, karate kursları. Bir anda ortaya çıkmışlar, Van Damme filmleriyle büyülenmiş ruhlarımıza cezbedici kancalar atmışlardı. Birçok arkadaşım o kurslardan birine yazılmıştı. Babamdan çekinirdim, anneme yalvarmıştım göndersin beni de diye. Hem herkes gidiyordu, arkadaşlarımla olacaktım. Annem bu gibi konularda asla sorumluluk almaz, topu babama atardı. Gelin görün ki bir zamanların Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer gibi babam da hiçbir şeyi onaylamazdı. Arkadaşlarım akşam ezanına doğru bembeyaz karate elbiseleriyle kursa doğru giderken, pencerenin ardından bakardım. Bozulması terbiyesizlik sayılacak sözler verdim kendime o vakitler; “Nasıl olsa bir gün kendi kararlarımı alacak yaşa erişecek, o siyah kuşağı belime dolamadan ölmeyeceğim” dedim. Şu dünyada siyah kuşak karateci olmaktan daha güzel ne vardı ki?

    Çocukluğumun temizlik sponsoru Hacı Şakir’di. Onun başka hiçbir sabunda olmayan o keskin kokusu ara ara hâlâ gelir burnuma. Lakin yıkanma mevzuu işkencelerin en büyüğü sayılırdı. Annem sadece kirlenmiş bir sırtı, yağlanmış bir kafayı yıkamazdı; şehrin caddelerini, çalkantılı geçmişleri, bunalımlı ruhları, derin devleti, acı hatıraları da yıkardı. Tırnaklarını kafa derime gömmesine bilimsel bir açıklama getiremez, Tatlıses şarkılarıyla sakinleştirirdim kendimi. Yaşım biraz ilerleyince annemin müsebbibi olduğu fiziksel acının yerini ağır bir duygu aldı: Utanma. Artık kendi kendine banyo yapabilecek yaşa gelmiş bir erkeğin, annesi tarafından yıkandığını itiraf etmesiyle dansöz kıyafeti giyip sokağa çıkması arasında hiçbir fark yoktu. Ne var ki annem benim erkeklik itibarımı umursayacak bir kadın değildi. Kaynar sular başımdan aşağı dökülürken tüm kutsal değerler üstüne ant içtim, “Büyüyünce kendi başıma yıkanacağım, annemi beş yüz metre bile yanıma yaklaştırmayacağım” dedim. Şu dünyada kendi işini kendin görmekten daha güzel ne vardı ki?

    Tüm bu arzular, sözler, yeminler sık sık dönerdi zihnimde. Olur da bir zaman sonra unuturum diye, kararlı bir hafız adayı gibi içimden sürekli tekrar ederdim. Dünyayı güneşin etrafında milyarlarca kez döndüren, o akıl almaz büyüklükteki alev topunu taşa çeviren zaman kavramından habersizdim. Büyümenin yalnızca boy uzaması, sakal çıkması, sigara içmek, askerlik yapmak ve cebinde bir sürü para taşımak olmadığını, küçücük şeylerden muazzam mutluluklar çıkarma yeteneğinin büyüdükçe yok olduğunu bilmiyordum. Çocuktum. Ve çocukluk hep bir çizgi film izleme isteği, tek başına banyo yapabilme umudu, muzu erkenden yeme telaşı, karateyle adam dövme arzusu, poşetle çikolata alma hevesiydi. Geçti gitti.

    Turgay Bakırtaş-GERÇEK HAYAT, 22 Şubat 2016
  • “ADININ ANLAMI DÜNYAYI KUCAKLASA TAŞTA BÜYÜMEZDİ BARIŞ"



    Kitap bitti ama içimde Barış çocuğun hüznü kaldı.Tarifi mümkün olmayan bir acı olsa gerek cezaevlerinde büyümek ya da çocuk büyütmek.Bu acıya ortak olmak için empati bile kuramadım.Ne çocuğun yerine koyabildim kendimi, ne annesinin ne de babasının...

    Filmini birçoğunuz duymuş ve izlemiştir.Film, 80 döneminde cezaevinde büyümek zorunda kalan Barış ile siyasi suçlu İnci'nin cezaevinde yaşadıklarını anlatır.Kitap ise filmden daha farklı.Kitap, İnci'nin cezaevinden çıktıktan sonra Barış'ın ona yazdığı mektuplardan oluşuyor. Mektuplardan oluşan kitapları okumak zordur,sıkıcıdır ama yazarımız çok güzel bir roman kurgusu ile yazmış kitabı.Hiç sıkılmadan okudum.

    Ülkemizde şu an 560 çocuk( Milletvekili Gamze İlgezdi'nin 2017 raporuna göre) cezaevlerinde anneleriyle birlikte kalmak zorunda.Çünkü dışarıda bakacak kimseleri yok.Bu çocuklar 0-6 yaş arasında ve cezaevi koşullarında anneleriyle birlikte tek kişi sayılıyorlar.Yani ayrı yer verilmiyor ve anneleriyle aynı yatakta kalmak zorundalar.Büyüklerle aynı imkansızlıklara sahipler.Annelerinin cezasını bir şekilde çocuklarda çekmek zorunda kalıyor.


    Anneler suçlu ya da suçsuz bilemeyiz ama çocukların suçsuz olduğu bir gerçek.Dünyanın en masum canlılarıdır onlar.Çocukların dini, dili ve milleti olmaz.Onlar masumdur.Allah katında da günahsızlardır.

    Filistin'de Suriye'de Irak'ta ne çok çocuk acı çekiyor.Cezaevlerindekini bilmiyoruz bike.Halbuki çocuklar 2 şey ister bizden.1-Sevgi 2- Oyun Bunları bile veremiyorsak yazıklar olsun insanlığımıza. Daha bu ay kaç çocuk öldürüldü ülkemizde.Koruyamıyoruz bile onları.Şu an bunları çok zor yazıyorum. Kitabı okurken de bu duygular vardı ićimde.Öyle cümleler vardı ki dudaklarım titredi.İçimde bir sızıyla kitabı bitirebildim.


    Kitap 12 Eylül döneminden sonrasını anlatıyor.Cezaevinde yaşayan kızlar ve kadınlar diye iki grup var.Kızlar grubunu üniversiteli fikir suçluları oluşturuyor. Kadınlar grubundakiler ise diğer suçlardan tutuklu olanlar oluşturuyor.Barış'ın mektup yazdığı İnci'de düşünce suçlularından.


    Yazarımız Feride Çiçekoğlu, 12 Eylül'ün karanlığını, cezaevinin zor şartlarını Barış'ın gözünden bize anlatıyor.Yazarın dili oldukça içten ve sade. Okurken şiir tadı alıyorsunuz.Anlattıkları zaten evrensel duygular.

    İncelemeye odaklanamadım, bir şeyler yazmaya çalıştım sadece. Çocuklarımıza sevmeyi, sevilmeyi, saygıyı ve hoşgörüyü öğretmeliyiz ki dünya kurtulsun.


    Kitabı okumanızı ve Barış'ı tanımanızı çok isterim.Dünyaya, bir çocuğun gözünden bakmanız dileğiyle...

    Uçurtmayı vurmasınlar, çocuklar uçurtma da uçurabilsinler diye.
  • Kitabın yazarı Serkan Karaismailoğlu'nu yotubedaki Ortapia kanalından tanımıştım. Doktarasını Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Fizyoloji Anabilim Dalı'nda ''beyin cinsiyeti'' üzerine yapan Serkan Karaismailoğlu halen Hacettepe Üniversitesi'nde çalışmakta. Ortapia kanalında mesleği gereğince olsa gerek güzel içerikler paylaşıyordu. Mesela ''Neden Vesikalık Fotoğrafınızdan Hoşlanmazsınız'',''Erkekler Neden Dinlemez?'', ''Yolculuklarda Neden Midemiz Bulanır?'' gibi içerikler... Film, kitap ve dizi önerilerinde de bulunuyordu. Daha sonra kitapları olduğunu öğrendim ve bu kitaplardan biri olan ''Beyinde Ararken Bağırsakta Buldum'' kitabını okudum. Kitap youtube videolarındaki gibi esprili bir dille yazılmış. Bağırsaklarımızdaki bakterilerin bize nasıl yön verdiğini hatta beyinden daha etkili olduğundan bahsediyor. Gayet akıcı, bilgilendirici ve bazı yerlerinde okurken tebessüm ettiren hatta bazen sesli bile güldüren bir kitap. Beyin sağlığımız için güzel bilgiler veriyor. Kitabın her bölümünde anlamlı sözlerde yer alıyor. Gelecekte bilim dünyası için büyük önem taşıyan mikrobiyota konusunu esprili ve akıcı bir dille ele alan kitabın okuyan herkesi yazarın diğer kitabı ''Kadın Beyni Erkek Beyni'' ne yönlendireceğini düşünüyorum. Hayırlı okumalar...
  • İLGİNÇ

    🚫 İLGİNÇ
    İnsan eğer 10 TL. yi sadaka verecek olsa bu miktarı çok bulur ama 10 TL ile mağazadan birşey almaya gitse alacak birşey bulamaz. 🌵
    🔹🔹🔹🔹
    🚫İlginç,
    İnsan 10 Dk. zikir edecek olsa bu zamanı çok bulur ama bir film veya maç olsa bir buçuk saatlik zaman onun için hemen geçiverir. 🌵
    🔹🔹🔹🔹
    🚫İlginç,
    Bir futbol maçının uzaması insanın hoşuna gider ama Cuma namazında hutbenin birkaç Dk uzaması hiçte hoşuna gitmez.🌵
    🔹🔹🔹🔹🔹
    🚫İlginç,
    İnsan duyduğu dedikoduya hemen inanır ve kabullenir ama kesin doğru olduğunu bildiği birşeyi inat ederek hemen kabullenmez.🌵
    🔹🔹🔹🔹🔹
    🚫İlginç,
    İnsan camide bir saat ibadet ederek vakit geçirecek olsa onun için zaman geçmek bilmez ama televizyona bakarken zaman onun için çabucak geçer. 🌵
    🔹🔹🔹🔹
    🚫İlginç,
    İnsan namaz kılarken, ibadet esnasında dünyevi konuları düşünmeyi sever ama normalde Islamiyet'i düşünmekten kaçınır.🌵
    🔹🔹🔹🔹
    🚫İlginç,
    İnsana bir sureyi veya surenin manasını okumak zor gelir ama bir romanı okumak onun için kolaydir.🌵
    🔹🔹🔹🔹
    🚫İlginç,
    İnsan konserde ilk siralarda olmak için çaba sarfeder ama camide ilk sıralarda olmak için çaba sarfetmez.
    Aksine namazin sonunda hemen çıkıp gideyim diye son sıralarda olmak ister.🌵
    🔹🔹🔹
    🚫İlginç,
    Bir Ayet yada Hadisi Şerifi ezberlemek insanın zoruna gider ama muzik listesi ilk 10'da olan şarkıların hepsini ezbere bilir.🌵
    🔹🔹🔹🔹
    🚫İlginç,
    İnsan bir dînî toplantı için zaman bulamaz ama dünyalık işler için çok zaman bulur.🌵
    🔹🔹🔹
    🚫İlginç,
    İnsan İslâmî konuları dinlemeyi ve anlatmayı zor bulur ama dedikoduları dinlemeyi ve anlatmayı çok sever.🌵
    🔹🔹🔹
    🚫İlginç,
    İnsan CENNET'e gitmeyi ister ama hiçbir şey yapmaz .🌵
    🔹🔹🔹
    🚫İlginç,
    İnsan hergün birilerinin ölüm haberini alır, ama yine de kendisinin de birgün öleceğini düşünmez.🌵
    🔹🔹🔹🔹🔹

    🌷Rabbim bizleri nefsimize uydurma ve nefsimizi terbiye edenlerden eyle.🌷
    Huşu veren bir fikir:
    Rasulullah'a 10 kere salavat getirelim.
    اللهم صل على محمد وال محمد.1
    اللهم صل على محمد وال محمد .2
    اللهم صل على محمد وال محمد .3
    اللهم صل على محمد وال محمد .4
    اللهم صل على محمد وال محمد .5
    اللهم صل على محمد وال محمد .6
    اللهم صل على محمد وال محمد .7
    اللهم صل على محمد وال محمد .8
    اللهم صل على محمد وال محمد .9
    اللهم صل على محمد وال محمد .10
    ve bunu 10 kişiye gönderelim. Meşgulum deme!
    🕙
    1 saat içinde Nebi'ye 1 milyon salat olur ve senin mizanında tartılır..
    Bu 1 miyon salat sana şafaatçı olur inşaallah..
    _*BÜNYAMIN ATLİ*_
  • Oğuzhan Uğur fikirleri ve onları anlatım biçimiyle severek izlediğim, zaman zaman da gülmeme sebep olmasıyla beni mutlu eden bir şahsiyettir. Bu yüzden de kitap çıkartacağı zaman “Bu da popüler oldum ayağına kitap çıkartıyor kardeşim.” diye tepki vermedim de aksine “Çok iyi şeyler çıkartabilir.” düşüncesiyle kitabını merakla bekledim ve çıktığı ilk günlerde alıp okudum.

    Kitapla ilgili beklentilerim yüksekti kısaca ama maalesef bu kitap benim beklentilerimi doyurmadı. Edebi yönüyle yavan diye nitelendirebilirim. Bunun sebebi olarak kitabın aslında film senaryosu olması ve olay örgüsüne bağlı olarak pek edebi kaygının güdülmemesi olarak gösterebilirim. Kara mizah türünde-absürt olaylar- yazılan, bir insanın geçmişte yaşadıklarından dolayı iç hesaplaşmalarını konu edinen, akıcı sayılabilecek ama edebi manada vasat diye nitelendirebileceğim bir kitap 67.

    Oğuzhan Uğur’dan çok daha iyisi çıkabilir, "Mevzular" tarzında ve fikirleriyle bezeli bir kitap yazmasını çok isterim. Keyifli okumalar :)
  • Polisiye, macera, distopik, Devrim tarzında film önerebilir misiniz?