Veysel Kurkut, Watchmen'i inceledi.
1 saat önce · Kitabı okudu · 1 günde · 9/10 puan

Watchmen, kostümlü kahramanlara bambaşka bir bakış açısıyla bakarak önümüze çıkıyor. Daha realist kahramanların olduğu bir çizgi roman. Psikolojik derinlikleri oldukça iyi olan bu roman ana karakterleri ruh halleri, bakış açıları, karakterleri ve davranışları açısından zengin bir gerçekliğe sahip. Kitabın bu yönlerini beğendim. Bazı detaylara fazla takılması ilgimi dağıtsa da çizgi roman tarihinde kült ve üstün bir eser. En beğendiğim karakter Rorscharch, onun ardından gelen ise Dr. Manhattan. İkisinin hayata bakışı çok ilgi çekici. Bazı film ve kitaplarda sevdirilen karakterin ölmesi okuyucuyu yada izleyiciyi üzsede (bende üzüldüm) aslında eseri sevdirenin ve etkileyici yapanın bu dramatik kurgu, olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden bazı şeyleri anlayışla karşılıyorum.
İlk çizgi roman deneyimi için ağır kaçabilir fakat okunması gereken bir eser olarak tavsiye ediyorum.

devrime dair en güzel film
"22 Aralık sabahı, tam yedide kalktım. Yok, affedersiniz. Çünkü o zamanlar, altı buçukta kalkardım. Tıraş oldum ve sonra... Neyse. O gün karımla kavga etmiştik. O zamanlar çılgındım. Sonra işe gittim ama hiç çalışacak gibi değildim. Maria ile kavga ettiğim için üzgündüm ve biraz ileri gitmiştim. Her zaman çok kıskançtım. Altmış yaşındayken bile onu kıskanırdım. Hatta bazen karımın benim kıskançlığım yüzünden öldüğünü düşünürüm ama her neyse, bu kimseyi ilgilendirmez.

İşten erken çıkmak için izin istedim çünkü karıma çiçek almak istiyordum. Çarşıda kimsecikler yoktu, hatta nereye gitsem bomboştu diyebilirim. Kimse görünmüyordu. Ama eve eli boş gidemezdim, çünkü utanıyordum. Bir şeyler yapmalıydım. Sonra şükürler olsun ki aklıma botanik bahçesinden geçmek geldi. Pencerenin camını kırdım ve oradan tam üç tane muhteşem manolya çaldım.

Sonra da eve gittim. Maria ev işleriyle uğraşıyordu. Ona çiçekleri verdim. Bana hiçbir şey demedi. Çalışmaya devam etti. Aynadan baktım ve gülümsediğini gördüm. Gülümsemesi hoşuma gitti. Bu beni mutlu etti. Çiçekler hoşuna gitmişti demek ki. Ama hala kızgın olduğunu düşünmemi istiyordu. Ben de benim için fark etmeyeceğini göstermek istedim ve televizyonu açtım.

O saatte hep ya "Laurel Hardy" ya da "Tom ve Jerry" olur. Biz de onları seyretmek zorunda kalırdık o saatte o vardı ve biz... "Laurel Hardy" ile "Tom ve Jerry" programlarını çok severim. Ama tam o sırada Çavuşesku çıktı, bir konuşma yapıyordu. Bize 100 ley vereceğine söz verdi. Ben de Maria'ya, Çavuşesku'nun vereceği 100 ley ile Mangalia'ya deniz tatiline gideceğimizi söyledim. Fakat ne bana ne de Çavuşesku'ya güvenemeyeceğini söyledi.

Yayın aniden kesildi. Biz planımıza devam ediyorduk. Düşündük eğer Mangalia'ya gidersek geriye Adamclisi anıtını ziyaret edecek kadar para da kalıyordu. Ona söz vermemi istedi, ben de söz verdim.

Yayın yeniden geldi ve herkes ekrana çıkmaya başladı. Devrimin kazandığını söylüyorlardı. Maria mutluluktan uçacaktı fakat ben Çavuşesku'nun söz verdiği 100 leye üzülüyordum. Onu hayal etmiştik çünkü, tatile gidecektik. Ama 100 Ley kaybolmuştu."
https://www.youtube.com/watch?v=M0aPV7d94W8
https://www.politikfilm.org/...2006-filmi-izle.html

Beyza Gökgöz, bir alıntı ekledi.
3 saat önce · Kitabı okuyor · Beğendi

İnsan iyi film de yapar kötü film de, iyi roman da yazar kötü roman da. Önemli olan arkadaşına laf söyletmemendir.

Elia İle Yolculuk, Zülfü Livaneli (Sayfa 55)Elia İle Yolculuk, Zülfü Livaneli (Sayfa 55)
Homeless, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu'yu inceledi.
 4 saat önce · Kitabı okudu · 4 günde

Hayat size tembellik hakkı vermez. BÜNYE! BÜNYE! BÜNYE!

Alabildiğine spoiler / sürprizkaçıran içermektedir !

Zavallı Yorik! Horatio! Bana bir şey söyle! Ne söyleyeyim efendimiz?
---Shakespeare'nin Hamlet'inden---

Dünyanın hiçbir Nüzhet'i yalan söylememelidir.
---Her bireyin yalan söyleme özgürlüğü vardır, sevdiklerimiz buna dahil değildir---

Ümit, aşk ve tembellik.
---Ümit etmek hayatı temsil eder, aşk gönlü, tembellik şeytanı---

-Berlin'e ne vakit gideceksin, Nüzhet?
-Bu gece sabaha karşı. Çünkü bu gece gitmezsem, altı sene tren yok.
---Bir şehir ardından koşar, sen kaçarsın---

Yıl 2003 ya da 2004 15 yaşındayım. Yer ise Afşin Devlet Hastanesi. Çocuk doktorunun önünde bir sıra ki evlere şenlik! Kimisi anne kucağında kimisi babalarının ellerinden tutmuş çocukların arasında ergenlikte arşa yükselmiş, boyu posu 1.80'e dayanmış bekliyorum. Sıra gelecekte ben de göreceğim! Sonra güç bela
kalabalığı yara yara girip doktor beye kavuşuyoruz. Önce yüzüme bakıyor sonra da dışarıda ki kalabalığa. Sonra oturmam yönünde bir komut veriyor ve oturuyorum. İki dakikalık muayene sonrası canından bezmiş sevgili çocuk doktorumuz ben de Hepatit buluyor. (A, B ya da C) hangisi olduğunu şuan hatırlamıyorum. Babam error! veriyor tabii! Ardından soruyor, yani? Yani okula gidiyor ise diğerlerinden uzak dursun diyor bıkkınlığın verdiği cesaretle! Hızlı bir şekilde alelade yazılmış ilaçlarımızı koltuk altımıza kıstırıp uzaklaşıyoruz saatleri çürüttüğümüz polikliniğin önünden. Babam ilaçları alıyor, gidiyoruz. Adam da artık dokunmuyor bana, korkuyor. Sonra 1 ay boyunca okula gidemedim. Hatta balkonda beni gören akranlarım bir pisliğe bakıyormuşçasına gözlerini hızla uzaklaştırıyor benden. 1 ay sonra babam işkilleniyor bu durumdan. Yav doktor böyle söyledi amma çocuk turp gibi! Turp gibi çocuk yani ben! 1 ay boyunca hepatit olduğumu düşünerek çoğu kez nece buhranlara girdim, sürüklendiğim psikolojik travmaları hiç saymıyorum! Okulumdan, derslerimden uzak kalışım da cabası! Sonuç olarak iki dakikalık muayenenin faturası ben de ağır olmuştu. Doktora hiç gitmesem 1 hafta sonra iyileşir yoluma bakardım.

Bu romanı okuyunca bu anı gözümde, fikrimde belirdi. Ben de sizinle paylaşmak istedim. Peyami Safa'yı ilk defa okuyorum. O yüzden fazla fikir beyan etmek yerine bu roman üzerinden yürümek istiyorum. Duygu geçişlerinin yoğun olduğu ve hangi duygunun içinde ise yazar onu arşa değin yaşıyor / yaşatıyor. Istırabın ilacının yine ıstırap olduğunu düşünecek kadar da realist.

Romanın hepsini alıntılasan kimse sebebini sormaz. Gerçekten tahlil, tasvir açısından eşsiz bir roman. Peyami Safa'nın buhranı, umutsuzluğu, dağılmışlığı, bıkkınlığı, vazgeçmişliği dibine kadar damarlarımıza kadar nüfuz ettirebildiğini şahsım adına söyleyebilirim. Özellikle Hamlet'ten alıntı ile karışık ruh halini yansıtırken büyülendim.

Romandaki ana karakterin kopmaya yüz tutmuş ayağını bir aşk yüzünden kurban edişine de tanıklık ediyoruz. Bana göre stres ölümün yama sürümüdür. Bizi ölüme olabildiğince yaklaştırır. Karakterimiz de stresten uzak, aktif bir dinlenmeye ihtiyaç duyuyorken kendini afilli cehennemimiz saygıdeğer aşka kaptırıyor ve film kopuyor. Aşk pişmanlıktır, stres öldürür, sıhhat en önemli mevcudiyetimizdir, Peyami Safa psikolojik olarak okuyucuyu süründürür. :)

#29235825 nolu ve ¤ Cerrah Asya ¤ sponsorluğunda gelişen etkinlik kapsamında bu romanı okudum. Teşekkürler! Böyle etkinlikleri hep yapalım. Romanın içeriğini size kısaca özetleyecek bir alıntı ile incelemeye son noktayı koyayım:

Odadan gündüz ışığıyla beraber bana ait her şey çekiliyor: Evime ait hatıralar, kalabalıklar, sevdiklerimin sesleri, bir çok şekiller, hayatımın parçaları, Erenköy, köşk, tren, vapur, fakülte, doktorlar, hastabakıcılar, hayatın gürültüleri, şehir, gündüzün sesleri her şey uzaklaşıyor. İçimde bir boşluk. Garip ve büyük bir his, derinliklerime doğru kaçıyor, gizleniyor. Ruhum karartılarla, sessiz ve şekilsiz gölgelerle, eşya arkasına saklanan hayaletler gibi kendilerini göstermeden korkutan meçhul varlıklarla dolu. Kapım kapalı. Açmak istemiyorum. Açarsam hastahanenin benim için hazırladığı felâketlerin hepsi birden içeri girecek sanıyorum.

Pelin Akhun, bir alıntı ekledi.
6 saat önce · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

"İnsan ölürken hayatı bir film şeridi gibi gözünün önüne gelirmiş ya.." derken bir an durakladı. Gülümsedi sonra. "Benim gözümün önüne gelecek olan bütün görüntülerde sadece sen olacaksın. Hayatım senden ibaret, sevgilim. Ölürken de, yaşarken de, gördüğüm en güzel şey senin yüzün, en güzel anılar seninle yaşadıklarım olacak."

Daima Aşk Kazanır, Asude (Sayfa 494)Daima Aşk Kazanır, Asude (Sayfa 494)
Eymen Gültekin, Kardeşimin Hikayesi'ni inceledi.
6 saat önce · Kitabı okudu · Beğendi · 7/10 puan

Kitap genel anlamda güzeldi başlangıç bi cinayet olayı çözümleme katil kim diye insanı merakta bırakan konulardan ,kitabın devamında baş karakterin anlattığı ve sürekli yarım yarım devam ettiği ve devamında noldu acaba diye sürekli insanı merakta bırakan bi tempoyla devam ediyor ki ayrıca kitapta insan dünyası benliği kişilikler üzerine yapılan tespitlerde beğendim kitabın sonunda çok güzel bi ters köşe var fakat çok okuyup film izleyen biri olarak tahmin ettim eğer tahmin etmesem daha çok şok olur daha çok beğenirdim yinede güzel ve tavsiye ettiğim bi kitap oldu

"Herkesin sarılırken asla bırakmak istemediği bir kişi, bütün sokaklarını dolaşmak istediği bir şehir ve yaşamak istediği bir film vardır."

Gülhan Aşanboğa, Fahrenheit 451'i inceledi.
8 saat önce · Kitabı okudu · 2 günde · 9/10 puan

Okuduğum en akıcı distopya kitabı oldu. Kitap o kadar akıcı ki ağır ağır okumama rağmen hemen bitti. Kitabın tadı damağımda kaldı. Bir de kitabın yarısına gelince üniversite film atölyesinde yarıda bırakıp kaçtığım bir film vardı meğerse o fahrenheit 451'in film haliymiş. Filmini izlemeyin kitabını okuyun kesinlikle.
Kitap konusuna gelirsek kitapların tehlike olarak görülüp yakıldığı bir gelecek anlatılmış. Baş karakter de itfaiyecidir. Kitapları yakan itfaiyeciyken hayatı komşu kızı tarafından değişir. Kitapları korumak için yaptığı mücadeleler anlatılır. Harika bir kitap. Mutlaka okuma listenize ekleyin...

Ağustos. Parasız yatılı sınavlarını kazanmışım, Niğde Lisesi’ne gideceğim. Evde misafir gibiyim artık. Havuzun kenarına oturmuş, biraz önce teveğinden kopardığım domatesi yiyorum. Havada, akşamhayır çiçeklerinin kokusu. Üzerimde açık mavi, kısa kollu gömleğim. Kot pantolonumu geçen sene almıştım, hakiki Vranjler! Tiril tirilim. Bozkırın insanın içini ürperten akşam rüzgârı, ayaklarımdan başlayarak yukarıya, tüm gövdemi dolanıyor ve sanki beni bir kez daha temizledikten sonra, başımın üzerinden yükselerek havaya karışıyor. Domatesin yakıcı tadını bir süre ağzımda gezdirdikten sonra, bahçeye girip bir tane daha koparayım derken açık hava sinemasından gelen şarkıyı duyuyorum. Şükran Ay’ın ‘Sevemedim Kara Gözlüm’ü çalıyor. Bu son şarkıdır, arkasından film başlar. Hızla caddeye çıkarak koşmaya başlıyorum. Gerçi önce, gelecek filmin parçaları filan gösterilir ama yine de yetişmeliyim.
Makinist Yavuz Abi elinde Tekel birası, kapının önünde birine bir şeyler anlatıyor. İyi, demek ki daha başlatmamış filmi.
Pek kimse yok bugün. Siyah-beyaz bir film başlıyor az sonra. Garip bir film. Bir adam var, boyacı. Bir kadının resmine âşık. Kadın, “Ne yapacaksın resmimi, işte karşındayım, beni sev” diyor. Adam, “Resminle arama girme” falan diyor... Sonra ikisi de ölüyorlar. Büyülenmiş gibi izliyorum filmi. Sinemadan çıkıp eve dönerken karanlık yollardan geçiyorum. İçimde tuhaf bir kıpırtı. Âşık olduğum kız geliyor aklıma. Sonra annem, babam. Abilerim. Aynadaki yüzüm ve giderek değişen gövdem. Hiç bilmediğim şeyler var sanki bu dünyada ve sanırım hayat, hiç de kolayca anlaşılabilir bir şey değil.
Ercan Kesal

Mehmet Güreli - umrumda
https://www.youtube.com/watch?v=4qWE4XbI9iY