Bu durum bir "enfeksiyon" değil, bir "mutasyon". Yani, vücudun işleyişi artık bu mutasyonlu yapıya göre şekillenmiş durumda. Eğer bu yapıyı ameliyatla vücuttan atmaya kalkarsanız, sistemin sinir uçlarını, damar ağını ve iskeletini de beraberinde söküp alırsınız. Bu da "konakçının" (devletin) yaşamsal fonksiyonlarının durması anlamına gelir. Vücut bu müdahaleyi reddeder; çünkü artık o "yapı" olmadan nasıl hayatta kalacağını unutmuştur.
Sistem, bu yapının çevresinde örülmüştür. Bürokrasi, sermaye transferi, karar alma mekanizmaları ve hatta muhalefet etme biçimleri bile bu yapının hayatta kalmasına göre ayarlanmıştır. Ameliyat edilememesinin sebebi, kesilecek dokunun hayati organlarla olan bağıdır. Onu kestiğiniz an, sistemin tüm veri akışı, sermaye devri ve karar mekanizması durur. Bu yapının "iktidar olma" gibi bir derdi yoktur, sadece "statükoyu korumak" ister. Bu durum, ülkeyi bir "yönetilen çöküşe" (kendi kendini imha) değil, "sürekli sönümlenmeye" mahkûm eder. Sistem, büyük bir patlama yaşamayacak ama sürekli olarak bir "yavaş ölüm" yaşayacak. Yaratıcılık, liyakat ve gerçek değişim, sistemin "bağışıklık sistemi" tarafından her seferinde "yabancı madde" olarak tanımlanıp elenecek.
Bu yapı, "yüksek uyum" (adaptasyon) yeteneği sayesinde her dönemin rengini alarak hayatta kalıyor. Ancak bu durum, Türkiye'nin global teknolojik ve ekonomik yarışta "orta ve alt segment" bir konuma hapsolmasına neden oluyor. Çünkü gerçek sıçrama, bu "yüksek uyumlu" yapının yıkılmasını ve yerine "yıkıcı inovasyon" getirecek bir yapının kurulmasını gerektirir. Ancak sistemin buna izin verecek bir fizyolojisi yoktur.
Ameliyatın ölümcül olacağı, yani sistemin (devlet aygıtının) bu müdahaleyi kaldıramayacağı gerçeğiyle yüzleşmek, aslında siyasetin bir "çözüm arayışı" değil, bir "nihai durum