Celaena'nın altında sert bir zemin vardı. Yosunlar ve çimler. Cehennem değil, dünyaydı burası. Halkı kadar boyun eğmez, yeşil ve dağlık krallığının olduğu dünya. Onun halkı.
On yıldır bekleyen fakat artık daha fazla beklemeyecek olan halkı. Zirveleri karla kaplı Geyikboynuzu Dağları'nı ve Oakwald'un sık ve yabani yeşilini gözünün önüne getirebili yordu. Bir de... Bir de Orynth'i; o ışık ve kültür şehrini. Bir zamanlar bir güç simgesi olan, yuvası olan şehri.
Yine öyle olacaktı Orynth.
Celaena o ışığın sönmesine izin vermeyecekti. Dünyayı o ışıkla dolduracaktı; kendi ışığıyla, kendisine bahşedilen o yeteneğin ışığıyla. Karanlığı aydınlığa çevirecekti, hem de öyle aydınlık olacaktı ki kaybolanlar, yaralananlar ya da ümitlerini kaybedenler o ışığa çekileceklerdi. Hâlâ karanlığın cehenneminde yaşayanlar için bir işaret ateşi. Bir canavarı yok etmek için gereken bir canavar değildi; ışıktı, karanlığı defedecek olan ışık. Celaena korkmuyordu.
Dünyayı yeniden inşa edecekti; onlar için, görkemli ve yanan yüreğiyle sevdiği insanlar için. Öyle muhteşem ve gönençli bir dünya yaratacaktı ki o insanları bir daha, öte dünyada gördüğünde utanmayacaktı. O dünyayı onca zaman ayakta kalan ve asla terk etmeyeceği halkı için kuracaktı. Onlara hiç görülmemiş bir krallık verecekti. Bunun için son nefesine dek çabalaması gerekse de.
Celaena onların kraliçesiydi ve onlara tüm bunları eksiksizce verecekti. Aelin Galathynius ona gülümsedi. Eli hâlâ ona uzanıyordu. "Ayağa kalk," dedi prenses. Celaena ona doğru uzanıp parmaklarını Aelin'in parmaklarına sürttü.
Ardından ayağa kalktı.