Uyumakta olan doğaya bir göz attım ve derinden bir düşünceyle uçsuz bucaksız ve sonu gelmez bir gerçeği keşfettim. Hiç bir gücün talep edemeyeceği, hiç bir nüfuzun ele geçiremeyeceği ya da hiç bir zenginin satın alamayacaği. Bu ne zamanın gözyaşlarıyla silinebilir ne de hüzün tarafından köreltilebilirdi. Bunu keşfetmeye ne İsviçre’nin mavi gölleri, ne de İtalya’nın görkemli binaları yetebilirdi. Bu öyle bir şeydi ki, sabırla güçlenir, zorluklara karşı büyüyüp serpilir, kışları sıcacık olur, baharda çiçekler açar, yazları serin esintiler çıkarır ve sonbaharda meyveler verirdi- aşkı keşfettim.
Sevdiğim, düşmanım,
Madde için nasıl feryat edileceğini,
Nasıl ağlanacağını öğrenmiş; bense ona,
Ruhunun gözlerinden, etrafındaki her şey için nasıl,
Merhamet ve sevgi gözyaşları akıtabileceğini öğretirdim.
…zayıfın ezilmesi sıradanleşmıştı. insanlar yalaklık yapıyor, saygı gösteriyordu.
İşte böylece insanın bencilliğinin ilk sonucu olarak sıradan kişiler caniye, sevginin çocukları katillere dönüşmüştü; böylece insanin baştan bencilliği büyümüş ve kat be kat bir şamarla ona geri dönmüştü!
Zenginlik mutluluğa can atmaz, çünkü o dünyevi bir umuttur ve onun tutkuları, mutluluk yalnızca yürekten gelirken, o maddelerin birleşimiyle sarmalanmıştır.