• Oyunlar da dikkate değer bir olay olarak karşımızda durmaktadır. Okulların gelir ve prestij kazanmak için kullandıkları ve bunun için ek yatırım yaptıkları beden eğitimi bölümünün (futbol, basketbol gibi) ‘oyunlar’ından bahsetmiyorum. Atletlerin farkında oldukları gibi, bir savaş atmosferi içinde geçen turnuvaları içeren tüm bu teşebbüsler, sporun oyun yönünü hasır altı etmiş ve okulların doğal rekabetini kuvvetlendirmek amacıyla kullanılmaktadır. Daha doğrusu, zihnimdeki, formel sistemleri kavramada bir imkân sağlayacak eğitim oyunlarıdır. Teori oluşturma, dilbilim, önermeye dayalı mantık, geometri, fizik ve hatta kimya bile bu oyunları oynayan kişiler için zor olmaktan çıkmaktadır.
  • Einstein konferanslarına hep özel şoförü ile gidermiş. Yine konferansa gitmek üzere yola çıktıkları bir gün, şoförü Einstein'a, "Uzun zamandır siz konuşmanızı yaparken ben de arka sıralarda oturup sizi dinliyorum ve neredeyse söyleyeceğiniz her şeyi kelimesi kelimesine biliyorum" demiş. 
    Einstein gülümseyerek ona bir teklifte bulunmuş: "Peki, şimdi gideceğimiz yerde beni hiç tanımıyorlar. O halde bugün palto ve şapkalarımızı değiştirelim, benim yerime sen konuş, ben de arka sırada seni dinlerim." 
    Şoför, gerçekten çok şahane ve başarılı bir konuşma yapmış; sorulan bütün soruları doğru cevaplamış. Tam yerine oturacağı sırada bir kişi, o güne kadar konferansta bahsi hiç geçmemiş ağır bir fizik sorusu sormuş. Şoför, hiç duraksamadan soruyu soran kişiye dönüp: 
    "Böylesine basit bir soruyu sormanız gerçekten çok garip" cevabını vermiş. Sonra da salonun arkasında oturan Einstein'ı işaret ederek şöyle devam etmiş: "Şimdi size arka sırada oturan şoförümü çağıracağım ve sorduğunuz soruyu, göreceksiniz, o bile cevaplayacak."
  • Sonsuz olarak sonsuz bilinemezse, o sayıca ya da büyüklükçe bilinemeyecek
    bir nicelik, biçim açısından bilinemeyen bir nitelik olur.
    Öte yandan ilkeler sayıca ve türce sonsuz olsa bu ilkelerden kaynaklanan
    nesneleri bilmek olanaksız olur: çünkü biz bileşik bir nesnenin hangi ilkelerden ve kaç ilkeden oluştuğunu bildiğimiz zaman o
    nesneyi bildiğimizi düşünürüz. Ayrıca şu da zorunlu: parçası herhangi
    bir büyüklük ya da küçüklükte olabilen nesnenin kendisinin de öyle olması
    beklenir (burada parçadan kastettiğim, bütünde zaten içkin olup da ayrılan parçalardan biri)
  • ‘Herşey’ bir nitelik ya da bir nicelik olacaksa -ister
    bir töz olsun ister olmasın-, olanaksız olanı saçma diye adlandırmak gerekiyorsa, saçma olacak.
  • ‘Varolan’ çok anlamda kullanıldığına göre en uygun başlangıç şöyle olmalı :Her şeyin ‘bir’ olduğunu söyleyenler acaba ne kastediyor? Acaba onlar bir töz mü nicelikleri mi, nitelikleri mi ‘her şey’ diye alıyor? Yine acaba ‘her şey’ bir tek insan, bir tek at, bir tek ruh gibi tek töz olarak mı,yoksa ak, sıcak ya da benzeri bir şey gibi bir tek nitelik olarak mı düşünülüyor?
  • Bir üniversite profesörü öğrencilerine şu soruyu sorar;
    -Var olan her şeyi Tanrı mı yarattı?
    Cesur bir öğrenci ayağa kalkar ve cevaplar;
    -Evet, her şeyi Tanrı yarattı!
    Profesör sorusunu yineler ve öğrenci yine evet efendim diye cevaplar.
    Profesör devam eder;
    -Eğer her şeyi yaratan Tanrı ise ve şeytan var olduğuna göre şeytanı da Tanrı yaratmış olur ve çalışmalarımızda uyguladığımız kesinleştirme prensibine göre de Tanrı şeytandır.
    Öğrenci böyle bir önerme karşısında şaşırır ve yerine oturur.
    Profesör ise öğrencilerine bir kez daha Tanrı’nın içindeki kaderin bir efsane olduğunu kanıtlamaktan ötürü oldukça mutludur.
    Bu arada bir öğrenci ayağa kalkar ve;
    -Bir soru sorabilir miyim profesör? der.
    Profesör de sorabileceğini söyler.
    Öğrenci ayağa kalkar ve soğuk var mıdır? diye sorar.
    Profesör; Nasıl bir soru bu böyle, tabi ki vardır diye cevaplar. Sen hiç soğuktan üşümedin mi?
    Öğrenci;
    - Aslında, fizik yasalarına göre soğuk yoktur; yasamda/realitede biz soğuğu sıcaklığın yokluğu olarak düşünürüz. Herkes veya nesneler o enerji oradaysa veya bir şekilde enerji iletiyorsa onu deneyimler. Örneğin, Absolute 0 (-460 derece F) sıcaklığın kesin yokluğudur (hiç olmadığı seviyedir). Tüm maddelerin bu seviyede reaksiyon verme özellikleri bozulur ve değişir. Soğuk yoktur, o yalnızca sıcaklığın yokluğunda duyumsadıklarımızı tarif etmek için yarattığımız bir kelimedir der ve devam eder,
    Profesör, karanlık var mıdır?
    Profesör;
    - Tabiî ki vardır.
    Öğrenci cevaplar;
    - Korkarım gene yanılıyorsunuz efendim. Çünkü karanlık da yoktur. Yaşamda/realitede karanlık ışığın yokluğudur. Biz ışık üzerinde çalışabiliriz ama karanlığı çalışamayız. Gerçekte, biz Newton’un prizmasını kullanarak beyaz ışığı kırar ve renklerin çeşitli dalga uzunlukları üzerinde çalışabiliriz. Ama karanlığı ölçemeyiz. Bir basit ışık ışını karanlık bir mekânı aydınlatarak karanlığı kırmış olur yani karanlığı geçersiz kılar. Siz belli bir mekânın/uzayın ne kadar karanlık olduğundan nasıl emin olursunuz? Işığın miktarını ölçersiniz! Bu doğrudur değil mi? Karanlık insanlık tarafından, ışığın olmadığı yer/mekân için kullanılan bir kelimedir.
    Son olarak öğrenci profesöre gene sorar;
    - Efendim şeytan var mıdır?
    Bu kez profesör pek emin olamamakla birlikte cevaplar;
    - Tabiî ki, açıkladığım gibi, biz onu her gün, her yerde onu görürüz. Şeytan/kötülük bir kişinin başka bir kişiye her gün sergilediği insaniyetsizliğinin bir örneğidir. O, dünyadaki işlenmiş tüm suçlarda, şiddette yer alır. Bunların tümü şeytanın kendisinden başka bir şey de değildir der.
    Öğrenci devam eder;
    - Şeytan yoktur efendim. Yani o kendi başına yoktur. Şeytan basit olarak Tanrının yokluğudur. O aynen karanlık ve soğuk ta olduğu gibi insanin tanrının yokluğunu tarif etmek üzere yarattığı bir kelimeden ibarettir. Tanrı şeytanı yaratmadı. Şeytan/kötülük insanin tanrısal sevgiyi yüreğinde duyumsamadığı zaman deneyimlediklerinin bir sonucudur. O aynen sıcaklığın olmadığı yere gelen soğuk ya da ışığın olmadığı yere gelen karanlık gibidir.
    Profesör yerine oturur.