Keder aslında bizi bir şeye ya da eksik olan birine doğru çeken bir duygudur. Olması gereken dünya ile var olan dünya arasındaki tutarsızlığın farkındalığından doğar.
Psikososyal geçiş teorisi (PSGT) yas tutma deneyiminin kalbine ikincil kayıpları koyar. Sevilen bir kişi öldüğünde, hayatımızda garanti olarak gördüğümüz her şey (varsayımsal dünyamız ya da "normallik") paramparça olur: Vefat edenin rol almadığı bir "yeni bir normal" inşa etmek durumunda kalırız.
Bir çocuğun kaybı her zaman acı verici olacaktır, çünkü bu, bir şekilde benliğin bir parçasının kaybıdır... Herhangi bir toplumda, küçük bir çocuğun ölümü, aile veya toplumun başarısızlığını ve umut kaybını temsil ediyor gibi görünmektedir.
Yukarıdaki örnekte, "kayıp" mecazi olarak kullanılmıştır. Birisi öldüğü zaman aslında onları anahtarlarımız veya cep telefonumuzu kaybettiğimiz biçimdeki gibi kaybetmeyiz (eşyalarımızı kaybettiğimizde genellikle onları farklı yerlere koymuş oluruz). Ama aslında ölüm karşısında genellikle aktif veya pasif olan herhangi bir rol oynamamış oluruz. "Ölüm" için "kayıp" sözcüğünün kullanımı sadece mecazi değil, aynı zamanda hoş olmayan şeylerin daha uygun/usturuplu şekilde söylenmesini içerir. Hatta öyle ki "ölüm" "sonsuza dek" devam ederken; "kayıp" kavramı en azından "bulunma" olasılığını ifade eder. Başka bir deyişle, "kayıp" sözcüğü "gerçekten daha yumuşak", "daha nazik" ve "daha yardımsever" biçimde "gerçekten" ne olduğunu kabul etmenin bir yolu olarak bizlere yardım eder.