"seni özlüyorum" sözünü hiç tanımadığı birinin yüzüne söylemişti, o cümlenin yerine ulaşması ve sonra da çözülüp hiçbir şeye ya da her şeye dönüşmesi arzusuyla ütopyanın içine söylemişti.
banliyölerde sokak lambaları, evlerde ışıklar yandı, alacakaranlığın içinde küçük, aydınlık pencereler. belki bu hayat? bahçeye bakan bu odada, bu lambanın altındaki masa, solmuş yıldızçiçekleri, kış gelirken üzerleri dallarla örtülmüş çiçek tarhları, bir salıncak, beton zeminli bir teras, ne öyleyse, dedim, ne öyleyse, korkunçtu özlemim, aynı zamanda ahmakçaydı da.