Tarık Aras

Böyle bir durumdann nasıl çıkıılır? Dönüp dolaşıp etki alanını keşfetme konusuna geliyoruz. Kişinin şimdi ve burada etki alanı, hayatın büyüklüğü ile kı­yaslanırsa gerçekten küçüktür. Ama yaşam dediğimiz de kü­çücük alanların, deyim yerindeyse binlerce mikrokozmosun bir araya gelmesinden oluşur. Etki alanını keşfedip orada ufak bir girişimde bulunmak insanı umutsuzluktan kurtarıp umut­ lu insan olma yolculuğuna çıkartır. Beyin çabayı hisseder ve dopamin salgılar. Umudu kişi, çevresi ne kadar zorlu ve ko­şulları ne kadar kötü olursa olsun ayakta kaldımı atmasını öğrenmeliyiz. yaratır. Bunun sayesinde de biyolojisi, aklı, ilişkileri, duy­guları ve değerleriyle aşkın bir amacı gerçekleştirmek için ayakta kalır. Umutsuzlukla mücadelede öğrenilmiş çaresizliğin üstesin­ den gelebilmek önemlidir. Ve bunun da yolu ufacık da olsa ilk adımı atmaktır.
Reklam
İnsan umutsuzsa ne yapacağını bilemez duruma gelir. Ön­celiğinin ne olduğunu idrak edemez. "Hangi adımı atarsam atayım fark etmez, zaten yaşamanın da bir anlamı kalmadı," de­meye başlar . Umutsuzluk kişinin cesaretini de şevkini de kırar. "Çıkış yolu yok," duygusu güçlendiği için bireylerde belirli ki­şilere, kurumlara ya da hayata, hatta Allah' a isyan başlar. Orhan Gencebay'ın dediği gibi, "Kaderin böylesine yazıklar olsun!" tavrı hakim olur. İsyanın temelinde aldatılmışlık ve haksızlığa uğramışlık duygusu vardır, alttan alta sinsi bir öfke oluşur. Kişi farkında değildir ama konuştuğunda o duygunun orada durduğunu görebiliriz. '' Abim ablam hakkımı yedi; bu toplum, bu eğitim sistemi hakkımı yedi," gibi ifadeler­ de bulunur. Bu öfke dolu halin altında yatan sebeplerden biri de dikkate alınmama, yok sayılma duygusudur. Tıkanıp kalma. Umutsuz insan kendini bir çemberin içinde hisseder ve nereye dönerse dönsün bir çıkış bulamaz. Saat kadranı gibi düşünün; akrep on ikiyi gösteriyor ama önü kapalı. Saat üç, önü kapalı. Saat altı, önü kapalı. Kendisini evrenin geri kalanından yalıtılmış hisseder, aslında sonsuza kadar yalnız kalma korkusudur çektiği. Şimdi ve burada yoksam, ileriyi de göremem. İşte umut­suzluk içindeki kişi için de gelecek yoktur. O da çoğunlukla geçmişe yönelerek bu duruma tepki verir. Bu da bazen heze­yanlara, bazen de melankoliye yol açar. Kişi sürekli ya uğra­dığı haksızlıklardan ya da geçmişteki görkemli günlerden söz etmeye başlar. Ayrıca umutsuzluk hissi sinsidir. Umutsuzluğun yarattığı ruh halinden kurtulmak isteyen kişinin, başka meşgaleler ya­ratmaya çalışırken kendini işkolik, alkolik ya da çarpık ilişkiler yaşar halde bulması da olasıdır. Ama yine de yapılabilecek şeyler var.
Türkülerimiz kendisi olamayan, kendisiyle ilişki kuramayan, dolayısıyla diğerleriyle de düzgün bir ilişki içine giremeyen insanların öykülerini, duygularını anlatıyor. Nere­ deyse her sorunun kökeninde bu var.
insanın hayatındaki en önemli ilişki, kendisi ile olan ilişkidir. Yerçekimi gibi değiş­mez bir gerçek bu. Kişi, hayatındaki en önemli kişinin ken­disi, en önemli tanıklığın da kendi tanıklığı olduğunu fark edemezse hiçbir zaman hayatla ilişkisini doğru kuramaz . Ken­dini gerçekleştiremez. Yaşlandıkça mendeburlaşan insanlar vardır hani. Mutsuz­luklarının altında yatan sebep budur. Bir de bakar ki, yaşamın­ da kendisi yok; içi bunu hisseder. Ona kızar, buna kızar ama aslında neye öfkelendiğini kendisi de bilmez. Avuçlarının ara­sından yaşanmadan akıp gitmiş, anlamsız, bomboş bir ömür ... İşte öfkesinin kaynağı budur. Bazıları da vardır ki yaşlandıkça nur yüzlü olurlar. Öyle keyiflidirler ki ... Onların da içi bilir; doya doya yaşanmış, anlamlı bir ömür sürmüşlerdir. Özellikle çocuklara ve gençlere karşı dikkat çekici bir hoşgörü ve sevgi beslerler; "Gençtir canım o, çocuktur o. Bırak çocukluğunu yaşasın, bırak gençliğini yaşasın."
Bana göre hayatın anlamı "keşif"tir. Hayat bir keşif yolculuğudur. Neyi keşfedeceksin? Özünü, kendini. Pek ilişkile­rinin içinde bunları nasıl yöneteceksin? Büyük resmin içinde nerede yer alacaksın? Hayatını nasıl anlamlı, coşkulu ve güvenli kılacaksın? Yeniden söyleyeyim; duygularımız bu konularla ilgili bize sürekli ipuçları verir. Kişi psikoterapiye gittiği zaman tera­pistin yaptığı, karşısındakinin kendi hislerini anlamasına yardımcı olmaktır. Yani, "Peki o zaman ne hissettin? Bu durumda ne hissettin? O duygu sana ne ifade etti? Neyin farkına vardın?" gibi sorular sorarak bastırılan, bastırılmaya devam edilen duy­guları, olayları ortaya çıkarıp farkına varılmasını sağlamaya ça­lışır. Kişiye tüm duygularına "merhaba" deme cesaretini vererek bir bütünlük kazandırma niyetindedir. Duygularımız da, eğer gözlemleyen bilincimizi geliştirip onun rehberliğinde dinler­sek, bize gitmemiz gereken yön konusunda ihtiyacımız olan her şeyi söyler. Tüm bu donanımla nereye gidersen git, bu yolculuk ne ka­dar sürerse sürsün nihayetinde özündekini keşfedersin.
Reklam