• 168 syf.
    ·3 günde·7/10
    1800'lü yılların sonlarından 1900'lü yılların başlarına kadar Osmanlı İstanbulunda yaşayan Fransız bir doktor olan yazar, dönemin siyasi yapısını kendi gözlem ve araştırmaları ile aktarıyor. Fransız Mason Locası mensibi olan yazar tarihimizde sözü neredeyse hiç geçmeyen Deli Padişah olarak bildiğimiz ve aynı locadan biraderi olan V. Mehmet hayranı. V. Mehmet'e II. Abdulhamit tarafından haksızlık yapıldığını, akli melekelerinin tam olduğunu ve sadece tedavi edilebilir bir sinir sistemi hastalığı bulunmasına rağmen II. Abdulhamit tarafından çokta iyi olmayan bir doktor verildiğini iddia ediyor. Yazar koyu bir II. Abdulhamit muhalifi ve zaman zaman hakaret boyutuna varan cümleler sarf etmekte. Osmanlı Devleti'nin son dönemini bir muhalifin gözünden de okumak isteyenlere tavsiye ederim
  • Gecikmiş polemiğe cevap olarak yazıyorum. Kısa ve öz yazmaya çalışacağım. Umarım anlaşılır.

    -

    Yeni şeyler söylemek lazım diyorlar. Gelecekle; eskinin çürümüş bağlarını kökten kesip çelikten halkalarla yeni bir bağ kurmalıyız gibi sözlerin geçerli olduğu bir dönemdeyiz. Mukabil olduğu durumları şuncacık eğitimimle bende farkediyorum. Eski ve yeni arasındaki farkları ve nereden gelip nereye doğru gitmek istediğimiz hakkındaki ayrımın da dikkatle düşünülmesi, ortaya koyulması lazım. Bugün bulunduğumuz yeri merkeze aldıkça sanırım bu tür düşüncelerinde sonu gelmeyecek... Ben de bugüne değin gördüklerim ışığında, merkeze bugünün alınmaması gerektiği kanaatindeyim. Tartışılır elbet.

    Endülüs medeniyeti, rönesans, reformlar, fransız ihtilali, sanayi devrimi vb. dönüm noktalarını düşünürsek hepsinin bir tepki olarak ortaya çıktığını görebiliriz. Bu tepkilerin amacı daima terakki merkezli oldu. Çok kısa haliyle söylemek gerekirse "tabiata hükmetmek" düşüncesi vardı adı konulmamış olsada. Benim izini sürdüğüm inanç sistemi ise bana "sınırı aşma, sınırlar içinde derinleşmeye bak" emri ile "size müsade edilenleri keşfetmeye bakın" önerisini sunmaktadır. Bu sebepten Abdullah Cevdet'in de dedigi gibi "Din terakkiye manidir" sözünü haklı bulmaktayım. Çünkü din; tabiatı yok etmemeyi, teknolojiyi araç olmaktan öteye taşımamayı söyler. İnsanın yegane vazifesinin kendisinin peşine düşerek bunu gerçekleştirmesi gerekliliğidir. Bu düşünceyi de 'maddecilik' konu başlığı altında değerlendirebiliriz.

    Marx "Din afyondur" buyurmuş. Bu sözün ne kadar kabul gördüğünü tartışmak abes olur. Bunu tartışmadan onun bu sözü neden söylediğine bakmam gerekti. Baktığım da ise bunun "Kilise ve ruhban kesime" dair bir tepki olduğunu gördüm. Bu da benim için yeterli bir sebepti. Marx'ın olumsuzlardan yola çıkarak anlamlandırdığı din anlayışının bu olmadığını düşünüyorum. Çünkü her sözün önü ve arkası vardır.

    Sadece iki kişi için bir cevap olduğundan diğer okuyacak arkadaşlara anlamsız ve karışık gelebilir. Kusura bakmayın.

    Bir de anlayın artık beeğğ "Din terakkiye manidir"

    (:
  • 134 syf.
    ·3 günde·10/10
    Bir Lübnanlı, bir Arap, bir Hıristiyan ve aynı zamanda bir Fransız Vatandaşı Amin Maalouf. Biraz karmaşık bir durumu var kendisinin. kitapta bu karmaşık durumu üzerine verdiği cevap muhteşem ötesi:
    "1976’da Lübnan’ı terk edip Fransa’ya yerleştiğimden beri, son derece iyi niyetli olarak, kendimi ‘daha çok Fransız’ mı yoksa ‘daha çok Lübnanlı’ mı hissettiğim ne kadar çok sorulmuştur bana. Cevabım hiç değişmez: ‘Her ikisi de!’ Herhangi bir denge ya da haktanırlık endişesi yüzünden değil, ama cevabım farklı olsaydı, yalan söylemiş olurdum. Beni bir başkası değil de ben yapan şey, bu şekilde iki ülkenin, iki üç dilin, pek çok kültür geleneğinin sınırında bulunuşumdur. Benim kimliğimi tanımlayan da tam olarak da budur. Kendimden bir parçayı kesip atmış olsaydım, daha mı gerçek olurdum? Yani bana soru soranlara sabırla Lübnan’da doğduğumu, yirmi yedi yaşıma kadar orada yaşadığımı, Arapçanın anadilim olduğunu, Dumas ve Dickens’i, Güliverin Seyahatlerini’ni ilk kez Arapça çevirisinden keşfettiğimi ve çocukluğun ilk sevinçlerini atalarımın köyü olan dağ köyümde tattığımı, ilerde romanlarımda esinleneceğim bazı öyküleri orada dinlediğimi açıklıyorum. Bunu nasıl unutabilirim? Bunlardan nasıl olur da kopabilirim? Ama öte yandan, yirmi iki yıldan beri Fransa topraklarında yaşamaktayım, onun suyunu ve şarabını içiyorum, ellerim her gün onun o eski taşlarını okşamakta, kitaplarımı onun diliyle yazıyorum, o artık  benim için asla yabancı bir ülke olamaz. Yani yarı Fransız yarı Lübnanlı mı? Hiç de değil! Kimlik bölmelere ayrılamaz, o ne yarımlardan oluşur ne üçte birlerden, ne de kuşatılmış diyarlardan. Benim birçok çok kimliğim yok, bir kişiden  diğerine asla aynı olmayan özel bir ‘dozda’ onu biçimlendiren  bütün ögelerden oluşmuş tek bir kimliğim var.”


    Kitap genel olarak dört bölüme ayrılmış. İlk bölümde "kimliğim, aidiyetlerim" başlığı altında kendisi üzerinden kimlik sorununu tespit etme odaklanmış. Ne de olsa en başta da söylediğim üzere kendisi hem Lübnanlı hem Arap hem fransız vatandaşı hem de Hristiyan. Sonuç olarak da takdir edersiniz ki  bu aidiyetlerden bir iki tanesini taşıyanlardan daha çok diyecekleri vardır bu konuda. İlk bölümdeki aynı mükemmelliği diğer üç bölümde de sürdürüyor yazar. İlk bölüm de elbette çok çok güzeldi ama diğer bölümler benim şahsen daha çok ilgimi çekti diyebilirim. Özellikle de müslüman daha doğrusu islam dünyasının neden o kadar geride kalıp da batının bu kadar gelişme göstermesine ilişkin tespitlerine tek kelimeyle bayıldım. Kitabı okurken hep yüksek sesle ne kadar da haklı diyordum kendi kendime siz düşünün artık ne kadar içine çektiyse beni din mi toplumu şekillendirir yoksa toplum mu dini? Eğer bu kitabı okumadan önce bu soruyu sorsaydınız bana kesinlikle din toplumu değiştirir derdim. Ama Maalouf'un görüşlerini okuduktan sonra şöyle bi düşündüm de aslında düşündüklerimin tam tersiymiş durum. Dinler daha çok toplumun kurbanı olmuştur diyor amin Maalouf. Batının gelişmesinin en önemli nedenlerinden biri dinlerini modernleştirmeleridir. Bizim için modernleşmek demek sanki dinden çıkmakmış gibi addediliyor. Hatta kitaptaki bir sözü de şu;  "türkler için modernleşmek sürekli olarak kendilerinden bir parçanın terk edilmesi anlamına geldi" gelişemememizin, ilerleyemememizin en büyük nedeni bence de bu. Şu anda bazı Müslümanlar demokrasiye, oy kullanan insanlara, laikliği savunanlara kafir gözüyle bakıyor. Ki bence bu durumun en büyük kurbanı Atatürk oldu. Laiklik ilkesini getirdi diye bugün bile hala Atatürkü din düşmanı olarak nitelendirenler var. Sanırım burda şunu eleştirmeden geçemeyeceğim. Bugün dini sömürenler dini kullanarak bi yerlere gelenler hakiki müslüman da dini devlet işlerine karıştırmayın diyen Atatürk mü din düşmanı pek anlam veremiyorum açıkçası. Neyse derin mevzular bunlar   amin Maalouf un düşüncelerine hayran kaldım gerçekten. kitap üzerine söylenecek daha çok şey var ama iyisi mi siz okuyun derim. Ama bu kitap öyle bi kere okunup da köşeye atılacak bi kitap değil onu da bilmenizi isterim. Tekrar tekrar okuması gerekir. Mutlaka tavsiye ederim.
  • Faşizm nedir?
    Faşizm, evvela sorumsuz bir hükümet diktatörlüğüdür. Bu hükümet diktatörlüğü, gene sorumsuz ve sözü kanun demek olan bir mutlak diktatörün otoritesine dayanır. Sonra faşizm; ilerici sosyal akımlar, mesela sosyalizm, komünizm gibi kapitalizmi tehdit eden akımlar karşısında kapitalizmin, kendini savunmasıdır. Sorumsuz örgütlerle, sorumsuz baskılar ve tasfiyelerle savunuşudur. Aynı zamanda faşizm, istilacı ve emperyalisttir. Birinci Dünya Harbinden sonraki faşist devletlerin hepsinde, bu vasıflar açıktır ve açıkça ilan edilir. Hatta komünist görüşlere göre, kapitalizm, bir doğarken, bir de ölürken silahlanır. Fransız ihtilali, onun doğarken silahlanmasıydı. Faşizm de ölürken silahlanması.
  • 384 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    “Siyasal bağımsızlık, adlî, ekonomik ve malî hayatımızı yok etmeye ve sonucunda yaşama hakkımızı ortadan kaldırmaya yönelmiş <Sevr Antlaşması> bizce YOKTUR!”

    Mustafa Kemal Atatürk (1921 - Atatürk’ün S.D.I1I, s. 16-17)

    *
    Uyarı: *Spoiler olma ihtimali olduğu iddia edilen bilgiler olabilir. Bunu kabul ederek incelemeyi okumaya devam edebilirsiniz...
    *
    ~Mustafa Kemal Atatürk~'ün adının olduğu yerde;
    "spoiler" değil
    olsa olsa "HAKİKAT" vardır! ~
    .
    Murat Ç
    *

    Mustafa Kemal bu konuşmayı yaptığında;
    Sakarya Meydan Muharebeleri ve Büyük Taarruz Başkomutanlık Meydan Muharebeleri kazanılmamış,
    Kocatepe’den meydanlara eğilip bakmamış,
    Sath-ı müdafaa ile düşmanı şaşırtmamış,
    Ordulara “İlk Hedefiniz AKDENİZ, İleri!” taarruz emrini vermemiş,
    İzmir düşman işgalinden kurtulmamış,
    Lozan imzalanmamış,
    Sevr masadan kalkmamış,
    İstanbul emperyalistlerden geri alınmamış,
    Bağımsızlık henüz timsal olunmamış,
    İngilizler ve Yunanlar limanları terk etmemiş,
    Ülke yabancı sömürgesinden kurtulmamış,
    Devrim başarılmamış,
    Mudanya Ateşkes Antlaşması imzalanmamış,
    Hilafet ve Saltanat birbirinden ayrılarak Saltanat kaldırılmamış,
    Gümrü antlaşması imzalanmamış,
    Ankara Antlaşması imzalanmamış…


    Var olan durumdan istifade edip konuşmamış, işgal altında ki ülkede; yokluk içindeyken dayatılan sömürgeyi ve köleliği en başından reddetmiştir!

    Sarayın/sultanın yalakası olmamış, TAM BAĞIMSIZ bir ülkenin planını cephede yapmış, Milletin KENDİ kendisini yönetmesini, çalışan KÖYLÜNÜN üretmesini, Bilimin yolunda yeni nesillerin yetişmesini, KADINLARIN özgürlüğe kavuşmasını Anafartalar’da, Conkbayırın’da, Kocatepe’de, Katma’da, Trablusgarb’da aklına koymuştu!

    Sömürge değil, kendi ayakları üzerinde durabilen bir “TÜRKIYA” ifadesini kullandığında, Yunanlılar, Ankara yolundaydı…

    *

    Atatürk Etkisi;

    İFLASA ve İŞGALE karşı DİRENİŞİ ve KURTULUŞU yaratan etkidir!

    Atatürk Etkisini anlayabilmek için Cumhuriyet öncesi dönemi, Cumhuriyet mücadelesini, Cumhuriyet’in kurulduktan sonraki evresini iyi bilmek gerekir.

    Dünü anlamadan, bugünü anlamanın bir yolu yoktur. Cumhuriyet tarihini yalanlarla karalamak isteyenlere karşı, belgeli tarih okuyup, iftiralara cevap verebilmek, asla geri adım atmamak "Boynumuzun" borcudur!

    *

    Sürekli bir kıyas yapma eğilimi içinde olan her bireye sormakta fayda vardır;

    Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşını vermek için toprağı kendi kanıyla sulamaya hazırken diğerleri ne yapıyordu?
    Mustafa Kemal, savaştığı cephelerde, ulaşabildiği tüm kurumları telgraf yağmuruna tutarken ve uyarırken diğerleri ne yapıyordu?
    Peki Mustafa Kemal, 19 Mayıs 1919’u ülkenin bağımsızlık planı olarak görürken, diğerleri ne yapıyordu?
    Mustafa Kemal, ordu idaresinin Alman komutanlardan acilen alınması için telgraf üstüne telgraf yazarken, üst makamların rütbelileri ne yapıyordu?
    Mustafa Kemal, tüm olumsuzluklara rağmen oradan oraya sürülürken, onu kendi hırsları uğruna harcamayı seçenler ne yapıyordu?

    Kimse kusura bakmasın, aynı dönem içinden Mustafa Kemal tüm özellikleriyle bütün kurmaylardan, devlet yetkililerinden, tüm düşünce ve fikirlerden ayrılıyor ve sıyrılıyorsa, bu onun karakterinden, ileri görüşlülüğünden kaynaklanıyordur. Diğerlerinin de ileriyi göremeyen, dönemin içinde yabancılara bel bağlamasından kaynaklanıyordur.

    Bir Yarbay düşünün Çanakkale’yi ilk başta kıyıdan savunmak gerektiğini söylüyor ve düşmanın çıkarma yapacağı yeri harita da çiziyor. Bir General düşünün ki bu savunma hattını gereksiz görüp, geriye çekiyor.

    Bu Yarbay; Mustafa Kemal iken, General ise; Alman Liman von Sanders’tir.

    Yarbay Mustafa Kemal, 1 Haziran 1915’te Albaylığa terfi ettirilirken, 8 Ağustos 1915’te Anafartalar Grubu Komutanlığına getiriliyor.

    Bu durum neden önemlidir? Mustafa Kemal’in savunma hattı ilk başta uygulansaydı, düşmanın kıyıya çıkması engellenecek ve binlerce verilen kayıp önlenecekti. Bu plan uygulanmadığı için, binlerce şehit kanı toprağı sulamıştır. Bunun sorumlusu orduyu Alman Generallere teslim edenlerdedir. Almanların tek amacı, İngilizleri Çanakkale de daha fazla tutmak, kendi çarpıştıkları cephelerde savaşı kazanmaktır. Bizim erlerimiz, bir yabancının elinde oyuncak olmuştur. Kendi menfaatleri için kullanılmıştır… Bunu hala anlayamadınız mı? Bunu anlamamakta hala zorlanıyor ve tarihe yumuşak bir bakış atmak niyetinde misiniz? Bir karar, binlerce insanın boşuna ölmesine sebebiyet vermiştir, o yüzden geri dönüp baktığımızda, hata yapmıştır diyerek geçiştiremeyeceğimiz konularla doludur tarih!

    Bu çarpık düzenin biraz öncesine gidelim… Değinmeden olmaz, kısaca II. Abdülhamit Han’ı ziyaret edelim.

    *

    II. ABDÜLHAMİT

    Zor bir dönemde tahta geçti,
    Operadan hoşlanırdı,
    Polisiye kitapları severdi,
    Fransızca bilirdi,
    Döneminde imzalanan 1878 Berlin Antlaşması ile;
    Batum, Ardahan, Kars, Oltu, Kağızman Ruslara,
    Kotur Kazası ve civarı İran’a,
    Bosna Hersek, Avusturya’ya bırakıldı,
    Bulgaristan, Karadağ, Sırbistan ve Romanya bağımsız oldu,
    Kıbrıs ve Mısır kaybedildi,
    Ondan önce 1854’te ilk dış borç alındı,
    1881’de Duyunu Umumiye idaresi kuruldu,
    İflas eden ekonomi için milyonlarca borç alındı,
    Yüksek faizle geri ödemeler yapılmaya çalışıldı,
    Köylü vergiye bağlandı,
    Döneminde 13 dış borç anlaşması yapıldı,
    Borçlar millete için değil,
    Yeni saray yapımında zevk için kullanıldı,
    Galata bankerlerine borçlanıldı,
    Saray yabancı elçiler tarafından kontrol altındaydı,
    Ordu Haliç’te çürütüldü,
    Suikast korkusuna herkesten şüpheleniyordu,
    Hatalı kararlar ile topraklar kaybedildi,
    Bazı topraklar masa başında kaybedildi,
    Baskı rejimi kurdu,
    Basın susturuldu,
    Sansür uygulandı,
    Devrimler, suikast, grev, cumhuriyet, vatan, millet gibi (…) sözcükler basında yasaklandı,
    TRT dizilerinde ki gibi değil,
    Gerçekte milyonlarca metrekare Osmanlı toprağı, onun döneminde kaybedildi,
    1908’de tahttan indirildi,
    II. Abdülhamit dönemi sona erdi…

    1905’te kendisine suikast düzenlendi,
    Belçikalı Edward Jorris yakalandı,
    İdama mahkum edildi,
    Yabancı baskısına dayanamayan II.Abdülhamit,
    Günümüzde PAPAZ’ı salanlar gibi dik duramayıp,
    Jorris’i güle oynaya gönderdi.

    Ne demiştik, dünü bilmeden, bugünü anlayamazsınız!

    Hafiyeler zamanıydı,
    II. Abdülhamit baskıyı artırmıştı,
    Her yerde sarayın/sultanın hafiyeleri vardı,
    Kitaplar yasaklıydı,
    Yayın yapmak suçtu,
    Mustafa Kemal öğrenciyken suçlamalarla karşı karşıya kaldı,
    Hapse atıldı,
    Suçlamalar kanıtlanamadı,
    Birkaç ay tutuklu kaldı,
    Dışarı çıktığında ise sürülecekti,
    Görev Yeri: Suriye olacaktı…

    Sürgün onun kaderi olacak,
    Vatan savunmasından ve Bağımsızlıktan geri adım atmayacaktı!

    *

    *** KUT’ÜL AMARE ve KATMA ZAFERİ ***

    Şimdi Kut’ül Amare Zaferine bir göz atacağız, KATMA zaferi ile karşılaştırıp, milli bayramlarımızı kutlamamak için, alternatif kutlamalar çıkaranların, neyi kutladığını anlayacağız.

    Halil (Kut) Paşa İngilizlere karşı parlak bir zafer kazandı.
    Üç tarafı Dicle Nehri ile çevrili olan Kut’ül Amare doğru hamleler ve sabır soncunda İngilizlerin eline bırakılmadı. Irak topraklarında kazanılan bu zafer, günlerce kutlandı ve dillerden düşmedi. İngilizler, teslim oldu olmasına da bunu unuttu mu?

    Enver Paşamızın(!) hamleleri sayesinde, Halil Paşa’nın himayesinde ki ordunun yarısını, İran’a gönderdi. Türk gücü bu hamleden sonra zayıfladı. İngilizler bu durumu değerlendirmek için tüm imkanlarını seferber ederken, yanlış hamlenin bedelini ödeyeceğinden habersiz olarak Enver Paşa zafer sarhoşuydu. Bütünü görememek sorunu yaşıyordu.

    11 ay sonra İngilizler 22 Şubat 1917’de Kut’ül Amare’yi ele geçirdi. 11 Mart 1917’de de Bağdat’ı aldılar.

    Bu kaybın en baş sorumlusu Enver Paşa'dır.

    Şimdi bu konuyu neden anlattım? Kut’ül Amare ile ilgili bir çok yayın yapılıyor ve kitap basılıyor. Zafer güzel bir şeydir, kutlanır, hatırlanır, kahramanlıklar anılır, hep birlikte analım. Yalnız; 11 Ay sonra kaybedildiği neden hatırlatılmaz?

    Eğer bu gerçekten zaferse, neden bu bölge sınırımızda değil? Devamlılığı olmayan bir zafer, zafer midir?

    Gazi Paşa şöyle der;

    “Hiçbir zafer gaye değildir, zafer ancak kendisinden daha büyük bir gayeyi elde etmek için en belli başlı vasıtadır.”

    Peki Kut zaferi, ne işe yaramıştır? 11 Ay sonra kaybedilmiştir. Anlık olarak kazanılan, daha sonra kaybedilen yeri, milli bayramlara alternatif diye ortaya çıkartmak neyin göz boyamasıdır? Zaferi anlatanlar, Halil Kut Paşamızın ve şehitlerin ve gazilerin haklarına tecavüz etmiyorlar mı? Onları kullanmıyorlar mı? Durum ortadadır ve menfaat uğruna kullanılmaktadır. Siyasete alet edilmiştir.

    *** Mustafa Kemal ve KATMA Zaferi ***

    Atatürk, Katma Zaferini anlatırken “Türk süngüleriyle sınır çizdim” diyor ve bunu Erzurum ve Sivas Kongrelerinde “Türkiye’nin milli sınırlarını belirlemek için ben Türk süngülerinin çizdiği bu hattı ileri sürdüm” diyecekti.

    Katma Zaferi ile ilgili Fahrettin Altay Paşa;
    Yıldırım Orduları dağıldı. Ordu Komutanı Liman Von Sanders kaçtı. Cevat ve Mersinli Cemal Paşalar da ordu komutanlığını Mustafa Kemal'e bırakıp gittiler. Mustafa Kemal'in bu koşullarda “istila ordusunu” Halep civarında durdurması “hayrete şayan bir olaydır.” diyecekti.

    30 Ekim 1918’de Osmanlı Mondros ile teslim olurken, Mustafa Kemal teslim olmayacaktı, o hiçbir zaman teslim olmadı. I. Dünya Savaşı’nın son muharebesini o kazandı. Son milli sınırları SÜNGÜLER ile çizdi.

    “Türk Ordusu'nun geri çekildiğini düşünen İngiliz-Arap kuvvetleri, 26 Ekim 1918'de saldırdılar. Ancak hiç beklemedikleri bir direnişle karşılaştılar, yenilip geri çekildiler. Atatürk, çok güçlü bir İngiliz atlı tümenini geri püskürterek I. Dünya Savaşı'nın son muharebesini kazandı. Böylece 19 Eylül 1918'de Yafa'nın kuzeyinde başlayan İngiliz saldırısını, 500 km'yi aşan bir ilerlemeden sonra, 26 Ekim 1918'de Katma bölgesinde; İskenderun, Beylan, Dir Cemal, Telrifat çizgisinde durdurdu. İki gün sonra Antakya'yı da kontrol etti.”
    (ATASE, Birinci Dünya Harbi'nde Türk Harbi, Sina-Filistin Cephesi, C.4, Kısım 2, s. 728 vd)

    Şimdi Kut ile Katma Zaferini neden anlattığımı anlamışsınızdır. Tarihimizi karşılaştırıp küçültmek ya da büyütmek gayesi değildir, tarihi yanlış anlatıp, insanları kutuplaştıranlara karşı bir cevaptır. Kronik kitap bu konularda çok başarılı, gündemi kaçırmıyor hemen kitap basıyor. Maşallah diyelim onlara…

    *

    *** YIKILIŞ VE KURTULUŞ ***

    Muazzez İlmiye Çığ , Atatürk Ve Sumerliler kitabında der ki;

    Türkiye'de Atatürk Devrimi'yle birlikte tam üç devrim birden yaptık.
    1- Rönesans,
    2- Sanayi Devrimi,
    3- Fransız Devrimi. #37051398

    Mustafa Kemal, bağımsız bir ülke kurma uğraşına girişirken, aynı dönemlerde Faşizm ve Bolşevizm dalgaları yayılıyordu. Hepsine set çekti ve bu topraklara özgü modernleşme atılımları ile, tam bağımsız, üreten bir Cumhuriyet kurdu.

    Mustafa Kemal’i anlamak, az zamanda yaptığı ÇOK ve BÜYÜK işleri bilmekten geçer.
    Mustafa Kemal’i anlamak, bir kitapla olmaz, Cumhuriyet döneminin öncesini ve sonrasını da anlamak gerekir,
    Mustafa Kemal’i anlamak, İZİNDEYİZ demekle de olmaz; hem de hiç olmaz, Fikirlerinin etrafında beyin fırtınası yaparak daha da büyütmek gerekir,

    Mustafa Kemal’i anlamak, sadece onu anlamakla da olmaz, en az bu kadroyu da anlamakla olur;
    *Dr. Reşit Galip,
    *Mahmut Esat Bozkurt,
    *Şükrü Saracoğlu,
    *Salih Bozok,
    *Albay Nazım,
    *Yarbay Mahmut,
    *Ali Kemal Efendi,
    *Rifat Börekçi,
    *Mazhar Müfit Kansu,
    *İbrahim Ethem Akıncı,
    *Asker Saime,
    *Eribe,
    *Türkan Baştuğ,
    *Mustafa Necati,
    *Vasıf Çınar,
    *Hasan Ali Yücel,
    *Ruşen Eşref Ünaydın,
    *Yunus Nadi,
    *Falih Rıfkı Atay ve niceleri…

    Mustafa Kemal fikir adamı idi, tek başına hiçbir şey yapmamıştır. Arkasında dev bir kadro vardır. Onu yalnızlaştıran aslında, bu isimleri saklayanlardır. Bilmenizi istemiyorlar, neler yapıldığını anlamanızı istemiyorlar, Cumhuriyet’in nasıl yokluk içinde kurulduğunu bilmenizi istemiyorlar, kısaca anlatarak bir günde kurulmuş hissi veriyorlar…

    Atatürk'ün kendisinin kurduğu ve özerk kurumlar olan Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu ne yapmaktadır? Neden Cumhuriyet dönemine ait kitapları tekrar basmamaktadır? Nedeni şu, kendi ayakları üzerinde dursun diye devletten bağımsız kurulan bu kurumlar, 1980'lerden sonra devlet himayesine alındı. Yani iktidara göre yayınlar çıkarmaya, Cumhuriyet döneminin yayınlarını tekrar basmamaya başladı. Türk Tarih Tezi sahaflarda ateş pahası ama TTK bu kitabı inatla tekrar basmıyor, basmak istemiyor!

    Mustafa Kemal’i anlamak için, Cumhuriyet’i anlamak gerekir.

    Ne haldeydik, ne hale geldik sorunu sorduğumuzda, Turgut Özakman şöyle diyor;

    "Kısacası ölüyorduk, dirildik; kulduk, vatandaş olduk; yarı sömürgeydik, tam bağımsızlığa kavuştuk; çağdışıydık, çağı yakaladık; dünyaya kapalı bir toplumduk, dünyaya açıldık; ikinci sınıf bir devlet muamelesi görürken, milletler ailesinin eşit bir üyesi olduk; her yerde ve her düzeyde saygı gördük; uygar dünyanın kamuoyu karşımızdaydı, yanımızda yer aldı; milli ekonomi ve planlı kalkınma dönemini açtık; Batı on yıl tek kuruş kredi vermediği halde, dürüst ve bilinçli bir yönetim sayesinde sanayi dönemini başlattık; birçok fabrika kuruldu; Osmanlı Devleti borca batıktı, bütün borçlarını son kuruşuna kadar ödedik; kıt kanaat geçindik ama tüm yabancı kurumları ve demiryollarını millileştirdik; yeni demiryolları yaparak yurdun batısıyla doğusunu, kuzeyiyle güneyini birleştirdik; sanata, kültüre, spora büyük önem verdik; onurlu, bağımsız bir dış politika izledik; bütün komşularımızla dostça ilişkiler kurduk." #29696994

    Yetmez ama kısa bir özet bile nefeslerimizi kesmeye yetiyor haliyle…

    *

    "Çözümleri, yaşadığımız hayatın içinden çıkardık. Hiçbiri sebepsiz değildir, hepsi hayat kadar güçlü gerekçelere dayanmaktadır."

    Bu söz o kadar büyük anlamlar içeriyor ki, etrafımıza baktığımızda her şeyde bu sözü görebilmemiz mümkün.

    Kahvesine atacak şeker bulamayan Atatürk, 1926 yılında Uşak Şeker Fabrikası’nı kuracaktı.
    İstikbali Göklerde arayan Atatürk, 1936’da Nuri Demirağ Uçak Fabrikası’nı kuracaktı,
    Savaşta silah bulamayan Atatürk, 1926’da Kırıkkale Mühimmat Fabrikası’nı kuracaktı,
    Kurtuluş Savaşını veren askerlerin halini bilen Atatürk, 1927’de Bünyan Dokuma Fabrikası’nı kuracaktı,

    Eskişehir Kiremit Fabrikası 1927’de,
    Kırıkkale Elektrik Santrali ve Çelik Fabrikası 1928’de,
    İstanbul Otomobil Montaj Fabrikası 1929’da,
    Nuri Killigil Tabanca, Havan ve Mühimmat Fabrikası 1930’da,
    Konya Ereğli ve Bakırköy Bez Fabrikaları 1934’te
    İzmit Paşabahçe Şişe ve Cam Fabrikası 1934’te,
    Zonguldak Kömür Yıkama Fabrikası 1934’te,
    İzmit Kağıt ve Karton Fabrikası 1934’te,
    Bursa Merinos Fabrikası 1935’de
    Ankara Çubuk Barajı 1936’da,
    Malatya Sigara Fabrikası 1936’da,
    Karabük Demir Çelik Fabrikası 1937’de,
    Divriği Demir Ocakları 1938’de,
    Sivas Çimento Fabrikası 1938’de kurulmuştur.

    Bu fabrikalar neyi ifade etmektedir?

    Batı tarafından sömürülen Osmanlı üretmemiş, tüketmiş, borçlanmış ve sömürge edilmiş, en sonunda fişi çekilmiştir.

    Genç Cumhuriyet ise, kısa vadede borçları kapatmış, yabancı sermayeli şirketleri millileştirmiş, üretmiş ve kalkınmaya başlamıştır.

    Bu fabrikalar, TAM BAĞIMSIZ TÜRKİYE CUMHURİYETİNİ ifade etmektedir!
    Şehit kanlarının boşa gitmediğini göstermektedir!
    Köylünün, çalışıp millete efendilik etmesini ifade etmektedir!
    Bu fabrikalar DİRENEN bir ülkenin Kaleleridir.

    Atatürk “Her Fabrika Bir Kaledir.” demiştir. Bu sözün haklılık payı o kadar yüksektir ki, bu sözü kavrayamamış olanlar değer bilememiştir.

    Batı 300 yıldır atılım yaparak gelişmiş ve modernleşmiş bir toplum olmasına karşın, Osmanlı bu durumdan çok uzaktı. Genç cumhuriyet 15 yılda yapılan atılımlarla arayı kapatmış, ekonomik alanda yükselme yaşanmış, üniversite reformları ile eğitim çağ atlamış, okuma yazma oranı harf inkılabı ile yükseltilmiş, yetişen öğrencilerimiz yurt dışına eğitimine “KIVILCIM” olarak gönderilmiş, “ALEV” olarak dönmüşlerdir.

    Cumhuriyeti anlamak için, her bir kıvrımı, her bir dokunuşu bilmek gerekir. Hissetmek, ait olmak, paylaşmak ve minnet duymak gerekmektedir.

    Yanında arkadaşları vardı, evet. Nutuk’ta çok önemli bir gerçeği söyler Atatürk;

    “Millî Mücadele’ye beraber başlayan yolculardan bazıları, millî yaşamın bugünkü cumhuriyet ve cumhuriyet yasalarına kadar gelen gelişmelerinde, kendi fikrî ve ruhî yeteneklerinin kavrayış sınırı bittikçe, bana karşı direnişe ve muhalefete geçmişlerdir. Bu son sözlerimi özetlemek gerekirse, diyebilirim ki, ben milletin vicdanında ve geleceğinde hissettiğim büyük gelişme yeteneğini, bir millî sır gibi vicdanımda taşıyarak yavaş yavaş, bütün toplumumuza uygulatmak zorunluğunda idim.”
    1927 (Nutuk I, s. 15-16)

    Yavaş yavaş yaptı, Cumhuriyet’i içinde sakladı, soranlara cevap vermedi, ta ki ilan edeceği evreye kadar.

    Üst paragrafta Nutuk’tan yaptığım alıntı çok önemlidir. Yanındaki arkadaşlarının KAVRAYIŞ SINIRINDAN bahsediyor Atatürk. Nasıl ki, bugün "nasıl anlamıyorlar" diyorsak, o gün de anlaşılmıyordu.

    Mustafa Kemal Cumhuriyet derken, Saltanat diyorlardı,
    Mustafa Kemal Özgür Kadın derken, onlar perdeler arasında kadın istiyordu,
    Mustafa Kemal Üretelim derken, onlar borç alalım diyordu,
    Mustafa Kemal Geldikleri Gibi Giderler derken, onlar Amerikan ve İngiliz Mandası diyordu,
    Mustafa Kemal Tam Bağımsızlık derken, onlar yapma etme İzmir’i de mi alacağız diyordu,
    Mustafa Kemal Eğitim derken, onlar medrese diyordu,
    Mustafa Kemal Bilim derken, onlar halife diyordu,
    Mustafa Kemal Modern Türkiye derken, onlar hilafet istiyordu,

    Yanında olan insanlar kısım kısım, fikir fikir ona karşı çıkmıştı. Onları idare etti, dereyi geçmesi gerekiyordu.

    Yaptığı birçok şeyi tabi ki onunla yola çıkanlarla yaptı, ama;
    Birçok yeniliği ve gelişimi de ONLARA RAĞMEN yaptı!

    *

    *** LOZAN ***

    Özellikle LOZAN’ın hala anlaşılamadığını görüyoruz. Bu kitap özelinde bilerek konu etmedim, çünkü LOZAN’a yakışır bir inceleme, LOZAN ile ilgili bir kitapta olmalı.

    ABD’li senatör Upshow’un, 1927 yılında ABD Senatosu’nda, Lozan hakkında yaptığı konuşması;

    “Lozan Antlaşması, Timurlenk kadar hunhar, Korkunç İvan kadar sefil ve kafatasları piramidi üzerine oturan Cengiz Han kadar kepaze olan bir diktatör’ ün zekice yürüttüğü politikasının bir toplamıdır. Bu canavar, savaştan bıkmış bir dünyaya, bütün uygar uluslara onursuzluk getiren bir diplomatik anlaşmayı kabul ettirmiştir. Buna her yerde ‘Türk Zaferi’ dediler.”

    Kuyruk acısının farkındasınız değil mi? Lozan işte böyle bir anlaşmadır. Lozandan önce kaybedilen toprakları ve ada ve adacıkları bilmeyenler ilk önce onları öğrenmeliler. Torun tombalak lafları ağızlarından düşmüyor ama soru sorduğunuzda “sen benim ceddime” diye başlıyorlar. Neyse…

    Mondros, Sevr ve Lozan ile ilgili başka planlarım var, şimdilik affınızı istiyorum.

    *

    Mustafa Kemal Atatürk
    Kuldan birey,
    Ümmetten millet,
    Saltanattan Cumhuriyet yaratmıştır.
    Bugün yapılmak istenen şey,
    Bireyden Kul olması, Milletten ümmet olması, Cumhuriyet Rejiminin Saltanat vari bir rejim halini almasıdır.
    FİKRİ HÜR, VİCDANI HÜR, İRFANI HÜR bireyler yetişmesi için bize en büyük eserim dediği Cumhuriyet’i bırakan Atatürk’e karşı, onu anlayan ve fikirlerini kendisine rehber edinen Türkiye Halkı, gerçek anlamda bu saçmalığı yer mi?
    Yiyenlere afiyet olsun, CUMHURİYET evlatları buna izin VERMEZ!
    İçiniz müstereh olsun!

    *

    Kitap içeriğinde olan ama değinmediğim, Hitler ve Mussolini konusunu başka incelemelerde detaylıca anlatıyorum, o yüzden incelemeyi uzatmak istemedim. Hitler ve Mussoli’nin kadınlar hakkında ki görüşlerinden iki alıntı paylaşıp, Özdemir İncenin Cumhuriyet kadınlarımıza sorduğu soruyu, ben de okurlarımıza sormak istiyorum.

    Mussolini;
    "Çalışan kadın, erkeğin işsiz kalmasına neden olmaktadır." #40425413

    Hitler;
    "Nasyonel Sosyalistler, kadınların politik hayatta konumlanmasına yıllarca karşı çıktık, çünkü bize göre bu değersiz olurdu." #30664054

    Almanya’da Hitler, İtalya’da Mussolini Etkisi Batılı kadına adeta “cehennem” hayatı yaşatırken aynı dönemde Türkiye’de ATATÜRK Etkisi, Türk kadınını bin yıllık zincirlerden kurtarıp ÖZGÜRLEŞTİRİYORDU.

    O zaman şu soruyu soralım;

    "Ruh ve Kafa sağlığı yerinde bir kadın kendisini esaretten kurtaran bir yasa yapan Cumhuriyet'e nasıl karşı olur?" #36123811

    *

    Sinan Meydan ‘ın belgelerle yazdığı kitaplar, birçok kıyıda köşe kalmış konuyu gün yüzüne çıkartıyor. Kendisine yazdığı bütün eserleri için teşekkür ediyorum. Cumhuriyet’in ilk döneminde Falih Rıfkı Atay vardı, ben ona Atatürk’ün kalemşörü diyorum, bizim dönemimizde ise Sinan Meydan var!

    *

    Ve Unutmadan;

    "Bu toprakların kötü kaderini değiştiren etki;
    Mustafa Kemal Atatürk Etkisidir." #40428206

    Ve son olarak, diyeceğim o ki;

    "Bu topraklarda yaşayan aklı başında birinin
    -eğer cahil veya hain değilse-
    Atatürk'e düşman olması mümkün müdür Allah aşkına?" #28672371

    Sinan Meydan

    *

    İncelemeyi okuduğunuz ve zaman ayırdığınız için teşekkür ederim. Bu kitabı okumadan önce Yüzyılın Kitabı-Yüzyılın Lideri nı okuyunuz. Atatürk Etkisi, bu kitabın devamıdır.

    10/10

    *

    Kitap içerisinde bulunan kaynakça kitapların bir çoğuna sahibim. Bu kitapların bir kaçını sizler içinde ekliyorum;

    Mustafa Kemal Atatürk - Nutuk ve Atatürk'ün Bütün Eserleri

    Falih Rıfkı Atay - Çankaya

    Cahit Kayra - 1923 - 1950 Devletçilik Altın Yıllar

    İsmail Yavuz - Mustafa Kemal'in Uçakları

    Lord Kinross - Atatürk

    Afet İnan - Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler

    Şerafettin Turan - Mustafa Kemal Atatürk-Kendine Özgü Bir Yaşam ve Kişilik ve Türk Devrim Tarihi (1. Kitap)

    Şevket Süreyya Aydemir - Tek Adam - Cilt 1 (I-II-III)

    İlave olarak;

    Cengiz Özakıncı - Tarih Üzerinden Psikolojik Savaş ve Atatürk Dersi

    Kansu Şarman - Türk Promethe'ler

    Arnold Reisman - Nazizmden Kaçanlar ve Atatürk'ün Vizyonu

    Murat Bardakçı - Yıkılış ve Kuruluş, Clt

    Andrew Mango - Atatürk - Modern Türkiye'nin Kurucusu

    Erol Mütercimler - Fikrimizin Rehberi

    (...)
  • 71 syf.
    ·1 günde·6/10
    ​İncelemiş olduğum kitabı, Okuma Üzerine; 72 sayfadan oluşan, bölümler halinde olmayan ve deneme türünde yazılmış bir kitap. Kitabın ilk 25 sayfası yazarın çocukluğundaki okumalarını, okumaya olan tutkusunu ve okuma ortamını göstermesi bakımından oldukça önem arz etmekte. Küçük yaşlarda başlayan okuma serüveninde, bu arzusunu ve onu olumsuz etkileyen dış faktörleri üstün gözlem yeteneğiyle uzun uzun ve ustaca tasvir ediyor. Ayrıntılara inmek söz konusu olduğunda, bazen ayrıntılarda boğulmak tehlikesinin yakınlarında gezdiğini söylemek de yanlış olmaz. Bir cümleyi bazen tekrar tekrar okumanızı, algılayabilmenizi gerektirecek kadar yoğun bir anlatıma sahip Marcel Proust. İnce bir kitap olmasına rağmen içerisindeki cümleleri anlayabilmek ve yorumlayabilmek, 200 sayfalık bir kitabı okuduğum zamanla eşdeğerdi neredeyse. Başka bir ifadeyle beyin mesaisi yaptığımı da söyleyebilirim. Yazar, benim de merak ettiğim soruları soruyor ve cevaplarını da genellikle alıntılar yaparak veriyor: Okumak nedir? Niçin okumalıyız? Hangi kitaplar bizlere neyi hissettirir? Yazar kime denir? Ve belki de en önemlisi, nasıl okumalıyız, okumanın evrene, insana ve insanlığa kattığı şey nedir? Bunun çok fazla cevabı var fakat burada Marcel Proust’un da kitap üzerinde durduğu iki önemli noktaya değinmek yararlı olur:
    • Zihni en görgülü haline kavuşturması.
    • Tinsel hayata kapı açması
    ​Kitabın kapağını biraz daha aralayıp Proust’un okuma üzerine düşüncelerine geçelim. Kitabın uzunca bir kısmında, 7 ile 24. sayfaları arasında, anlattığı çocukluk zamanındaki okuma ortamı, bizlere aristokratik bir aileden geldiğini sezdirebiliyor. Yemek hakkında birkaç sayfa sürecek kadar yazıyor. Yemek yemenin onu, okumadan alıkoyduğunu, bir an önce bitmesini istediğini anlatarak, okumaya adeta aşkla bağlı olduğunu bize, en azından bana hissettiriyor. “Okumaya, ne yazık ki son verecek olan yemeğe hâlâ iki büyük saat vardı.” (s. 9). “Bazıları daha fazla beklemeden, masaya, önceden otururdu. Bu bir felaketti çünkü bu davranış sonradan gelenlere çoktan öğle olduğunu düşündürtecek ve ailemi, ‘Hadi, kapa kitabını, yemek yiyeceğiz.’ gibi öldürücü sözleri söylemeye yöneltecek kötü bir örnekti.” (s.10). ​
    Odasını, odasının penceresinden gördüklerini ve sokağı da uzunca tasvir eder. Odasını hiç beğenmez ve niçin beğenmediğini anlattığı, 14 – 20. sayfalar arasındaki detaylarla şaşkınlığa uğrayabilirsiniz. Betimleme nasıl yapılır sorusunu hiç sormaz ya da yanıt aramaz ama siz, kitap boyunca bunun nasıl yapılabileceğini, size sıradan gelebilecek, hiç dikkatinizi bile celp etmeyecek şeylerin nasıl sıra dışı bir anlatımla okuyucuya sunulabileceğini görürsünüz. Kendi söylemiyle, okumadan söz etmek isterken, kitaplardan başka her şeyden söz etmiştir, çünkü okumaları sırasında kendisiyle konuşanlar kitaplar değildir ve ekler: “Ama belki okumaların bende birbiri ardına bıraktığı hatıralar benim okurumda da uyanacaktır, bu çiçekli ve sapa yollarda zaman kaybetse de okuma adı verilen özgün psikolojik edim, zihinde yavaş yavaş yeniden yaratılacak ve böylece benim belirtmem gereken kimi düşünceleri kendine aitmiş gibi izleyebilecek güce sahip olacaktır.” (s. 27).
    Proust’a göre okuma saati, seçilmiş bir saat değildir. Evine biraz uzaktaki parkın yeşilliğinde derin bir sessizliğin yaşandığı ortamda da olabilir bu, evdekiler uyur uyumaz yaktığı mumun ışığında da okumaya kendini bırakabilir.
    ​Çocukluğundaki okumaların tasviri 25. sayfada verilen ilk gençlik yıllarındaki fotoğrafla son bulur ve artık okuma üzerine düşüncelerini alıntılar üzerinden anlatmaya başlar. İlk atıf Ruskin’edir. Ruskin’in, Kralların Hazinesi kitabında ileri sürülen düşünceyi özetleyecek cümleyi Descartes’in sözüyle verir: “Bütün iyi kitapları okumak, bu kitapların yazarı olmuş geçmiş yüzyılların en değerli insanlarıyla konuşmak gibidir.” ve Descartes’in bu sözü üzerinden Ruskin’i eleştirir: “Fransız filozofun zaten biraz kuru bu düşüncesini belki Ruskin bilmiyordu ama görkemleriyle en sevdiği ressamın peyzajlarını aydınlatan sisleri andıran İngiliz sislerinin eriyip, Apollonvari bir altına karıştığı konuşmasının her yerinde karşılaşılan şey gerçekte bu düşüncedir.(…) Okuma, insanların en bilgesiyle bile olsa bir konuşmaya indirgenemez; bir kitapla dost arasındaki asıl farklılık, bilgeliklerinin büyüklüğündeki farklılık değil, onlarla iletişim kurma biçimidir; okuma, konuşmanın tersine, yalnızlığımızı sürdürürken yani yalnızken sahip olunan ve konuşunca çabucak dağılan entelektüel güçten yararlanmaya devam ederek, esinlere açık olmaya ve zekânın kendi kendisi üzerindeki çalışmasını bütünüyle verimli kılmaya devam ederek, her birimizin önceden iletilmiş bir başka düşünceyi iletmesidir.” (s.29-30). Bu durumun, okuma düşüncesinin kaynağına kadar gitmekle mümkün olabileceğini ve okuma işlevinin sınırlarının da onun özel niteliklerinin doğası ile ilgili olduğunu söyler sonrasında. Proust’a göre bu özel niteliklerin neler olduğunu bulmak amacıyla çocukluktaki okumalara inilmelidir. Yani çocukluk zamanındaki okumalarını bu kadar derin olarak anlatmasının nedeni, sonrasında sorduğu soruya önceden cevap vermek içindir.
    Okumayı nasıl tanımladığını daha önceden alıntıladığım bölümden hareketle özetlersek “Kişinin yalnızken önceden belli olan bir düşünceyi, müdahalesiz ve esinlere tamamen açık olarak, kendi zekâ sınırları içinde algılama süreci” şeklinde niteler. Yazarın bilgeliğinin bittiği yerde okurun bilgeliğinin başlayacağını savunur 34. sayfada da.
    ​Kitaplar bizlere rehberlik etmelidir ama edemez bazısı da. Hani derler ya “Bana balık verme, tutmasını öğret.” aynı o misâl… Proust buna da parmak basıyor ve okumanın tinsel hayatın eşiği olabileceğini, oradaki yolu göstereceğini ama yolu oluşturmayacağını vurguluyor. Yine de tinsel çöküntülerin patolojik denebilecek bazı durumlarındaki insanlar için okumanın bir tür iyileştirici bir disiplin olduğunu belirtir. Böyle durumlarda kitapların bazı sinir hastalıkları için ruhsal tedavilerine benzer rol oynadıklarını ifade eder.
    ​Kitapların gerçek dostlarımız olduğunu, bireyler arasındaki dostluğun geçici ve samimiyetsiz, okuma ile kurulan dostluğun ise kalıcı ve daha samimi olduğunun altını çizer: “Hiç kuşkusuz, dostluk, bireyler arasındaki dostluk hava cıvadır ve okuma bir dostluk biçimidir. Ama en azından dostluğun samimî bir biçimidir ve bir ölüye, olmayan birine yönelik olması ona çıkarsız, neredeyse dokunaklı bir hava verir. Dahası o, öteki bütün dostluk biçimlerini çirkinleştiren her şeyden bağımsız bir dostluktur. (…) Kitaplarda sahte sevimlilik yoktur. Geceyi bu dostlarla geçiriyorsak gerçekten istediğimiz içindir. Moliere’in söylediğine tam tuhaf bulduğumuz ölçüde güleriz; bizi sıktığında sıkılmış görünmekten korkmayız ve onunla birlikte olmaktan gına geldiğinde ne dehası ne de ünü onu aniden yerine koymaktan bizi alıkoyamaz. Bu katışıksız dostluğun atmosferi, sözden daha katışıksız olan sessizliktir. Çünkü başkaları için konuşuruz ama kendimiz için susarız. Bu yüzden sessizlik, konuşmadan farklı olarak, eksiklerimizin, yapmacık davranışlarımızın izini taşımaz. O katışıksızdır, o gerçek bir atmosferdir.” (s. 48 -49). Proust gibi düşünenlerin az olmadığı kanısındayım. Bazen insan ilişkilerimizde sahte dostluklar kurabiliyoruz, “Şöyle söylersem şunu düşünür mü, böyle yaparsam yanlış anlar mı, sırf o istediği için görüşmemiz gerekiyor ama ben istemiyorum, söylesem kırılır mı vs.” gibi iç sesler eksik olmaz kimi zaman fakat kitap öyle mi? Hiçbir zorunluluğumuz yokken sevdiğimiz için okuruz, o an daha fazla okumak istemiyorsak yerine koyar sonra okuruz, anlatılanlar bizim fikirlerimizle çelişiyorsa tartışırız, eleştiririz, tüm bunlara rağmen kafamızda şöyle bir soru olmaz: “Bu yaptıklarıma ve söylediklerime kırılmadın umarım.” Kalıplaşmış bir ifadeyle, kitaplar bizim gerçek dostlarımızdır.
    ​Zihnin en görgülü hâli… İfadenin büyüsünü hissedebiliyorsunuz, öyle değil mi? Zihnin en görgülü hâli nasıl oluşur? Elbette sadece okuma ve bilme yoluyla… Duyarlığımızın ve zekâmızın gücünü ancak kendi içimizde, ruhsal yaşamımızın derinliklerinde geliştirebileceğimizin farkında mıyız?
    ​Büyük yazarlar neleri, niçin okur? Onların tercihinin antik çağ yazarlarına yönelik olduğunu söyleyerek edebiyatın ağır toplarını, topa tutar: “Kendi çağdaşlarına pek "romantik" gelenler bile klasiklerden başka pek bir şey okumuyordu. Victor Hugo söyleşilerinde okuduğu kitaplardan söz ettiğinde, sık sık geçen adlar Moliere, Horatius, Ovidius ve Regnard'ın adlarıdır. Yazarların en az kitabı olanı ve eseri tamamıyla modernliğin ve yaşamın içinde olduğundan bütün klasik mirası reddetmiş görünen Alphonse Daudet, durmadan Pascal'ı, Montaigne'i, Diderot'yu ve Tacitus'u okur, alıntılar ve konu ederdi. Hatta belki klasik ve romantik arasındaki neredeyse yarı yarıya yorumdan oluşan ayrımı yenileyerek şunu da diyebiliriz ki, romantik olan okurlardır (akıllı okurlar, elbette), oysaki ustalar (hatta romantik denen ustalar, romantik okurların gözde ustaları) klasiktir. Bunlar, artık yaşamayan geleneklerin ya da hissediş biçimlerinin hatırasını koruyan yürürlükten kalkmış dillerin bütün güzel biçimlerini, bugünkü hiçbir şeyi andırmayan ve zamanın, üzerlerinden geçerken, hâlâ renklerini güzelleştiren tek şey olabildiği, süregelmekte ısrar eden geçmiş izlerini içerir.” (s. 53- 55). Buna karşılık, klasiklerin en iyi yorumcuları “romantikler” dir. Gerçekten de sadece romantikler klasik eserleri okumayı bilir, çünkü onları yazıldıkları gibi, romantik olarak okurlar. Rastlantı sonucu en güzel kitapların eski yazarlar tarafından yazıldığını varsayarlar ve bu hiç kuşkusuz olabilir. Çünkü okuduğumuz eski kitaplar, çağımıza oranla çok geniş olan geçmişin bütününden seçilmiştir.
    Okuma Üzerine, bizlere sunduğu farklı bakış açıları, okumaya yeni bir soluk getirmesi, özgünlüğü, çarpıcı tespitleri, büyük düşünürlerin okumalarını dile getirmesi yönüyle bu konuda yazılmış önemli bir yapıt. Bu kitabı özellikle kitap kurtlarının, okumayı yaşamlarının içine yerleştirmiş kişilerin ve okumaya profesyonelce yaklaşanların okumasını tavsiye ederim, şayet kitap okumaya yeni başlayan birisi için başka bir kitap okumak istememesine neden olabilecek kadar derin anlatımlı olduğunu da daha önce ifade etmiştim.
  • Savaş sırasında İngilizlerden bağımsızlık sözü alan Arap önderlerin Şam'da topladığı Suriye kongresi Faysal'ın Filistin'i de içine alan birleşik Suriye'nin kralı ilan etmesine rağmen İtilâf Devletleri, San Remo Konferansında Sykes-Picot Anlaşması çerçevesinde Filistin'i İngiliz, Suriye ve Lübnan'ı ayrı ayrı Fransız Manda Yönetimine bıraktı.
    H. Mustafa Eravcı
    Sayfa 14 - Türk Tarih Kurumu Yayınları