Başlangıçta, ana hukukuna göre (yani soyun sadece kadın
soy çizgisiyle belirlendiği süre boyunca) ve gensteki ilk miras
âdetine göre, ölmüş gens üyelerinin mirasçıları, gens içi akrabalardı. Servet genste kalmak zorundaydı. Başlangıçta, servet,
ilgili nesnelerin önemsizliği nedeniyle, uygulamada, gens içi en
yakın akrabalara, yani ana tarafından kandaş akrabalara geçmiş olabilir. Ama ölmüş kocanın çocukları, onun gensine değil,
analarınınkine aitti; önceleri analarının diğer kandaş akrabalarıyla birlikte, sonraları belki öncelikli bir şekilde analarının
mirasçılarıydılar; ne var ki, babalarının gensine ait olmadıkları
için ve onun serveti onun gensinde kalmak zorunda olduğundan, babalarının mirasçısı olamıyorlardı. Dolayısıyla, sürü sahibi öldüğünde, onun sürüleri öncelikle erkek kardeşlerine ve
kız kardeşlerine ve kız kardeşlerinin çocuklarına ya da anasının
kız kardeşlerinin çocuklarına ve torunlarına aktarılıyordu. Ama
kendi çocukları mirastan yoksun bırakılıyordu.
Demek ki, zenginliklerin artmasıyla birlikte, bunlar, bir yandan erkeğe aile içinde kadınınkine göre daha önemli bir konum
sağlarken, diğer yandan, bu güçlendirilmiş konumu, geleneksel
mirasçılık düzenini çocuklar lehine yıkma dürtüsünü üretti