Bir zamanlar duyduğum bir hikâyeye göre her birimiz bu hayata saf, kusursuz, ışıltılı bir elmas olarak gelirmişiz. Ancak büyümenin zorluklarını ve hayatın acılarını yaşayınca, içimizdeki bu pırıltı bir yığın döküntü altında kaybolurmuş.
Daha sonra, yetişkinliğimizde, bütün bu dağınıklığı parlak, ışıltılı bir kat cila ile örteriz. Dünyaya sunduğumuz bu yapay kaplamayı kimsenin o kadar da olağanüstü bulunmamasına şaşarız. Zaman geçtikçe, bu koruyucu kabuğunun gerçek kişiliğimiz olduğuna inanmaya başlarız ve tüm kimliğimizi bu kabuk etrafında şekillendiririz.
Fakat gerçekten şanslıysak, hayat bize bir hediye sunar; bir "uyandırma çağrısı." Öyle bir olay olur ki, bir an için bu sertleşmiş yüzeyi çatlatır, çamur katmanları arasından bakıp derinlerdeki ışıl ışıl mükemmelliğin parladığını yakalayıveririz.
Sonra da, eğer çok, çok şanslıysak, hayatımız boyunca bu üstün güzellik ve özgürlüğün içlerine, yuvaya doğru bir yolculuk yaparız. Aslında daima bu kusursuz, saf elmas olduğumuzu ve olacağımızı keşfederiz.
"Adamlarım canını yakmadan çekil kenara!"
"Çekilmiyorum, martıları katletmenize izin vermeyeceğim."
"Sana ne martılardan be adam? Bak adanın sahibi bizimle."
"Bu adanın asıl sahibi martılardır. Bizden binlerce yıl önce gelmişler buraya!"
"Ama onlar vahşi. Hiç vahşiden ada sahibi olur mu?"
"Onlar vahşi de siz medeni misiniz?"
Hepimiz kendi dünyamızda yaşıyoruz. Ama yıldızlı bir gecede gökyüzüne bakarsan, oradaki binlerce dünyanın birleşerek takımyıldızlar, güneş sistemleri, gezegen toplulukları kurduklarını görürsün.