Emevîler, ahkâm-ı dîniyeye ve Müslümanlığa da ihanet etmişler, dinin hükümlerini bozmuşlardır. O zamandan itibaren Müslümanlık tahrife uğramış, Peygamber zamanındaki şeklinden çıkmış, saffeti bozulmuş; onlardan sonra gelen Müslümanlar da bu tahrif edilmiş dini hakikî İslâmiyet sanarak aldanmıştır. Asıl ve hakikî Müslüman, Bektaşîliğe girip, Muhammed ve Ali evlâtlarının yoluna ve itikadına uyandır.” derler.
İnsan, kendisi için bir menfaati olmaksızın bir ilerleme yapamaz. Harekete geçmesi için öncelikle içindeki avantajı nasıl elde edebileceğini anlamalıdır. Bu edinim, kendisini hareket ettiren yakıt olarak görev yapar. Bu yakıt, ya derhal kazanılandır ya da kendisinin öngördüğü gelecekteki
yakıtıdır. Eğer kişi herhangi bir menfaatin var olduğunu hissetmezse, derhal eylemlerini durduracaktır. Bu, insanın bir şey kazanacağını hissetmeksizin var olamamasından
dolayıdır.
Taptuk kelimesinin, bulmak ve tanımak, kendine metbu ittihaz etmek mânâlarına gelmesi de; Yunus’un Hacı Bektaş’a teslim olup, onun müridleri arasına girdiğine hükmetmek için kâfî bir delil olamaz.
İlk velî, İmâm Aliyye’l-Murtaza’dır. Ona, Şah-ı Velâyet denir. Velâyet, ona ve oğullarına mahsustur. Hz. Muhammed’in vâris-i esrarı olan bu On İki İmâm’dan başka bir yerde feyz-i manevî yoktur. Hakikî Müslüman olmak için bunlara nispet etmek ve bunların hepsini sevmek lâzımdır.
Peygamber’e îman edip İslâm’a gelen ve isimlerine ashab-ı Rasûlullah denen kimselerden bazıları ve insanların birçokları, dinin en mühim rüknü olan Peygamber sevgisini terk ve ihmal ettiler. Peygamberlerinin evlâtlarına ve dinine ihanette bulundular, Müslümanlıktan çıktılar.
İşte Bektaşîlerin üzerinde durdukları bu vakada, Ayşe-i Sıddîka’yı Ali’ye karşı gelmek ve din birliğini bozmak, Allah ile Peygamber’in düşmanı olan Muaviye bin Ebî Süfyan ile el birliği yapmakla itham ettiği için, Ayşe’ye karşı da buğz beslerler.