Yine de öyle ya da böyle devam ediyordu ya hayat, pes etmemeye kararlıydım, küçük bahaneler icat edip bir biçimde tutmam gerektiğine inandırdım ben de kendimi.
Zira her şeyden önce bir ülkeden nasıl gidilir, bir ülke nasıl geride bırakılır, bir ülke insanın ne zaman canına tak eder, insan bir ülkenin tekmesine tokadına hangi noktada artık dayanamaz olur sorularını yanıtlamam gerekiyordu.
Zamanın uzağı gören bilge gözleri başka kehanetlere fısıldasa da, sen kulaklarını tıkayıp, artık buradayım diyordun kendine. Bundan böyle buradayım. Bir yuvaya inanmanın, kendi evinde hissetmenin tek yolu buydu. Diğer türlü hayatta kalamazdın, nasılsa bir gün yıkayacağım bir şey inşa ettiğini bilerek devam edemezdin. Sonuçta her şeyin değil ama pek çok şeyin gerçekliği senin kendini neye inandırdığınla ilgiliydi.
O gidince hayatlarınızın yabani bitkiler gibi yıllarca birbirine doğru büyüyüp iç içe geçtiği yeri, bu müşterek alandaki şahsi hikayeni, yani onun yanındaki seni de kaybediyordun. Karşılıklı oturduğunuz masaları kaybediyordun mesela sadece onu anlatacağın şeyleri kaybediyordun.