Nietzsche'ye göre, mutlak bir Tanrı icat ederek bütün varlıkların yazgısını onun kararına bırakmaya kalkan klasik aşkıncılık da, insanı tanrılaştırarak kendi kaderini belirleme gücünün insanın kendi elinde olduğu fikrini yaygınlaştıran modern aşkıncılık da Sokrates sonrası Batı düşüncesinin zayıflıklarındandır. Oysa Sokrates öncesi dönemin hayatı coşkulu kabullenişinde, mutlak efendilik ne Tanrı'da ne de insanda ama bunların tümüne yuva olan o tek gerçekliğin, dünyanın, doğanın ve hayatın karmaşık işleyişindedir.
Conatus gereği eyleyip dururken bu yaşantıyı sözde yüce bir ereğe varmak için kederli bir mesaiye mi dönüştüreceğiz yoksa varılacak yeri bir kenara bırakıp yolda olmanın tadını mı çıkaracağız?