Bitmedi de, Yetmedi de
Aşk'ı düşürme ,
Garip bir ...
Derde.
Çile çekmekse,
Adı...
Olmasın mı aşk.
Firare gitmek,
Düşer mi bize..
Çikamazken kendi ,
Kabuklu gövdemizden..
Yakarmadık mi sevgiliye...
Çelma taktiğinda,
Ah!
Ettirmedi mi yosma,
Onu bu kadar çok
Severken...
...
K.TATAROĞLU

ÖZTÜRK, Yalnız Seni Arıyorum'u inceledi.
 11 saat önce · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 10/10 puan

En sevdiğim şairlerden biridir Orhan Veli. Nahit Hanım ile güzel bir aşk yaşarken belediye çukuruna düşüp,2 gün sonra beyin kanamasından daha 36 yaşında iken vefat etmesi ne acı. Yazdığı mektubu parası olmadığı için geç gönderen ama yinede sevmekten vazgeçmeyen garip Orhan Veli sen ne yüreği güzel adamsın...

Batuhan Yakalı, Nefes'i inceledi.
Dün 09:35 · Kitabı okudu · Beğendi · 7/10 puan

Muhtemel bir gelecekte muhtemel olmayan bir aşk üçgeni kurup bunun üstüne ABD kumpasları ve komploları koyarsanınz işte size bir Nefes. Bir kere şunu söyleyeyim kitabın yarısına geldiğinizde karakterlere çok anlam ve sevgi yüklüyorsunuz fakat daha sonra bu karakterleri acımasızca öldürüldüğünde üzülmüyorsunuz yani yazar sizde garip bir etki bırakıyor. Sonunu okuyan herkesin rahatlıkla bir devam kitabı geleceğine inandırdıktan sonra bir devam kitabının gelmemesi zaten sizi sıkacağı gibi ilerde çocuklarımızın böyle yaşayacağını bilmek sizi parçalıyacaktır

Eveet yeni bir kitap+yeni bir inceleme... Heyecanlıyım bu inceleme için. Çünkü Makinist Dostum Pınar Yiğitcan ve onun diğer makinist arkadaşları sayesinde okumuş olduğum bu kitabı, yine onlara ithaf ederek başlamaktan gurur duyuyorum. İzninizle başlayalım incelemeye.

Annemin cüzdanının derinliklerine inip bu kitabı almak zorunda kaldım. (Çünkü istisnasız her hafta en az iki üç kitap alma ihtiyacı duyuyorum. Bendeki de sizler gibi hastalık efenim ve annem artık kitaba para vermemem için yalvarıyor:p) neyse işte, hazır kitapçıya gitmişken annemle hemen Aytmatov etkinliği aklıma geldi ve Cemileyi elime aldığım gibi kasaya koştum. Annemin o yakıcı bakışlarının altında kasadan geçirdim kitaplarımı vee koşarak eve gelip okumaya başladım. Sayfa sayısından anlayacağınız üzere (80 sayfa) ince bir kitap ve hemen bitiverdi. Bitince ne hissedeceğimi bilemeden kalktım koltuğumdan inanın. Kitaptan bahsedecek olursam;

Küçük çocuğun ilahi bakış açısıyla yazıldığı bir kitap Cemile. Çocuğun köy, aile yaşantısı, savaş vb. konuları ele alarak işlenmiş. İlk başlarda güzel ilerleyen kitabımız sonradan sekteye uğradı. Şayet; kitabın başlarında yer alan karakterler yerlerini sonradan sadece üç kişinin olduğu bir olay örgüsüne bıraktı. Yani başka bir deyişle, köy hayatı oldu size aşk üçgeni:) Gerek betimleme, gerekse yalınlık konusunda benden geçer not alır Aytmatov. İyi bir yazar ama daha iyi olabilir. Yazarın okuduğum ikinci kitabı ve kendi görüşüm; Muhteşem bir yazar olmadığı, muhteşem kitaplarının olmadığı yönünde. Keşke biraz daha olayı uzatsaydı. Tamam öykü yazmak istemiş, ben de roman yazsın demiyorum ama keşke biraz daha uzatsaymış iyi edermiş. Karakterleri biraz daha tasvirleseymiş... Bir de şunu söylemek isterim; Bir kadının köy ortasında mıncıklanması ahlaksızlık olmuyor, ama kocanın karısına mektup göndermesi, mektuplarda adından sıkça yer edindirmesi namussuzluk oluyor. Bunu da saçma buldum açıkcası. Bir de, bir çocuğun abisinin eşine âşık olması da... Yorumu size bırakıyorum:D

Kitap okunabilir mi? Evet. Ama çok bir beklentiye girilmemeli. Pekiii, üç puan nereden gitti Sherlock abi? Kitapta uzunca anlatılması gereken yerleri kesmesi, bir çocuğun yengesine aşık olduğunu iddia etmesine rağmen, yengesinin aşık olduğu adamla resmini çizmesi ve buna gerçek aşk demesi biraz garip geldi bana:\ yine de yorumu size bırakıyorum okurlar. Yok yok, bu aşk kitapları benlik değil, ben en iyisi polisiyeye devam edeyim:)


Keyifli okumalar:)

"Çünkü benim durumumu en iyi sen anlarsın. Yalnızlığı ve korkuyu en iyi sen bilirsin. Yorgunluklar vardılar fakat ümitsizlik yoktular. Sen bir yerde bulunuyordun, yumuşak bir yerdeydin. Sert köşelere çarpmaktan yorulan aklımın durgun ve sürekli bir aşk içinde ancak seninle birlikte dinlenebileceğini biliyordum. Bizi başkaları anlamaz Sevgi. Başkalarının aklı başkadır. Bu yüzden ikimizi hep garip bakışlarla süzmüşlerdir. Şimdi beni de garip bakışlarla süzenler var. Ben onlara aldırmıyorum, insanların beni beğenip beğenmemeleri umrumda değil artık. Ben kendimi tanımakla ilgiliyim."


Oğuz Atay

beyhan alkan, bir alıntı ekledi.
24 May 10:03 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 10/10 puan

Ne garip bir oyuncak şu insan. Yürür, konuşur ve aci çeker. 70 kilodur. Kendisine ve çevresine ait hiçbir şey bilmez. Bir nevi ıstırap makinası. İplerini başkalari çeker. Hantal ve şapşal bir robot. Neye sevinir, bilinmez.Sınırsız olan yalnizhayalleri ve acı kabiliyeti. Etten bir kafes ve aciz içinde çırpınan bir ruh. Vücut araba, akıl arabacı. Ama gözleri bağlı arabacının.Arabaya hükmeden atlar.Buda haklı. Var olmak icin yok olmak lâzim. Parça bütüne kavuşacak ki, hasret dinsin. Bütün musiki, bütün şiir, bütün aşk. Bu bir çuval kemik, bu asi ten, bu aptalca endişeler ne olacak?.. Ne olacağini bilen var mi? Kader hep oynayamayacağı rolleri yükler insan ve ıslıklar. Alkiş sahtekarlarin...

Jurnal Cilt 1, Cemil Meriç (Sayfa 398)Jurnal Cilt 1, Cemil Meriç (Sayfa 398)

Orhan Veli Kanık
Orhan Veli Kanık, 13 Nisan 1914 yılında İstanbul’da dünyaya gelir. Edebiyata olan ilgisi ilkokul sıralarındayken başlar.İlk hikâyesi “Çocuk Dünyası” adlı bir dergide yayınlanır. Ortaokulun yedinci sınıfına geldiğinde Oktay Rıfat Horozcu, sonraki yıllarda ise Melih Cevdet Anday’la tanışıp arkadaş olur.Lisedeki edebiyat öğretmeni ise Ahmet Hamdi Tanpınar’dır.Ahmet Hamdi Tanpınar, Orhan Veli’nin edebiyata olan ilgisinden haberdardır. Ona öğütler verir ve yol gösterir. Lise öğrenimi devam ederken Melih Cevdet, Oktay Rıfat ve Orhan Veli arkadaşlığından bir de dergi doğar: “Sesimiz” O yıllarda yazdıkları şiirlerde aruza uygunluk ve ahenk dikkati çeker. Şair, aynı zamanda tiyatroyla da ilgilenir. Birçok tiyatro oyununda rol alan Orhan Veli, sonraki yıllarda pek çok tiyatro oyununu Türkçe’ye çeviren isim olacaktır.1936 yılında Nahid Sırrı Örik’in önerisiyle Varlık dergisinde şiirleri yayınlanır.
Ve Orhan Veli Kanık, edebiyat dünyasına şu cümlelerle tanınıtır: “Varlık’ın şiir kadrosu yeni ve kuvvetli genç imzalarla zenginleşmektedir. Aşağıda dört şiirini okuyacağınız Orhan Veli, şimdiye kadar yazılarını neşretmemiş olmasına rağmen olgun bir sanat sahibidir. Gelecek sayılarımızda onun ve arkadaşları Oktay Rifat, Melih Cevdet ve Mehmet Ali Sel’in şiirimize getirdikleri yeni havayı daha iyi belirtecektir.” Yayınlanan ilk şiirlerinin bir kısmını Mehmet Ali Sel takma adıyla yazar.Yazıları ve şiirleri 1936-1942 yılları arasında Vaklık dergisinin yanı sıra Gençlik, İnkılapçı Gençlik, Ses, İnsan gibi dergilerde de yayınlanır.1936 yılında Melih Cevdet Anday’la birlikte trafik kazası geçirirler.Melih Cevdet Anday’ın kullandığı araç Çubuklu Barajı yakınlarındaki bir tepeden aşağı yuvarlanmıştır. Orhan Veli, bu kazanın ardından 20 gün komada kalır.Ve 1941 yılının Mayıs ayında Garip seçkisi yayınlanır.Yayınlanan seçkide Melih Cevdet Anday’ın on altı, Oktay Rıfat’ın yirmi bir, Orhan Veli Kanık’ın ise yirmi dört şiiri yer alır.Bu kitap, daha sonradan Birinci Yeni olarak da anılacak olan Garip akımının öncüsü olur.Akımın öncüleri arasında yer alan Melih Cevdet Anday, Oktay Rıfat ve Orhan Veli, kendilerinden önceki hececi ve toplumcu-gerçekçi şairlerin şiirlerini tamamen reddettiler.1949 yılında Yaprak dergisini çıkarmaya başlar. Hatta yeni sayıya para yetiştirebilmek için paltosunu satmak zorunda kalır.Dergide Bedri Rahmi Eyüboğlu, Necati Cumalı, Oktay Rıfat, Melih Cevdet, Sabahattin Eyüboğlu, Abidin Dino gibi isimler de yer almaktadır. Derginin son sayısının masrafları için Abidin Dino’nun kendisine hediye ettiği resimleri elden çıkarmak zorunda kalır.Aynı günlerde Nâzım Hikmet’in serbest bırakılması için düzenlenen kapmanyaya destek veren Oktay Rıfat, Melih Cevdet ve Orhan Veli, üç gün boyunca açlık grevi yaparlar.Aynı zamanda Oktay Rıfat ve Melih Cevdet’in ilk toplusal şiirleri de Yaprak dergisinde yayınlanır.Ankara’da belediye işçileri tarafından açılan çukura düşerek yaralanır ve İstanbul’a geri döner.Damar çatlaması sebebiyle başlayan kanama doktor tarafından doğru tespit edilemeyerek “alkol zehirlenmesi” teşhisiyle yanlış tedavi uygulanır. Aynı akşam komaya giren şair, hastanede hayatın kaybeder.Orhan Veli’nin son şiiri “Aşk Resmi Geçidi”, ceketinin cebinde bir diş fırçasına sarılı olarak bulundu ve Son Yaprak dergisinin özel sayısında yayınlandı.

Ayşe Y., Huzur'u inceledi.
 22 May 17:43 · Kitabı okudu · 10/10 puan

“BİR ŞAİRİN ROMANI: HUZUR”U OKUMAK
“Yaşamak değil beni bu telaş öldürecek” demesi gibi şairin, bitmek tükenmek bilmeyen bir koşuşturma içinde yaşıyoruz, ya da yaşadığımızı sanıyoruz. Bu telaş içinde kitaplar çok zaman sığınağımız oluyor. Ruhu ruhumuza eş bir yazar bulduk mu sahipleniveriyoruz. “O da benim gibi yaşamış, o da benim gibi savrulmuş, onun da kırgınlıkları, dargınlıkları, bekleyişleri, hayal kırıklıkları olmuş, o da benim meşrebimdenmiş.” deyip tutunuveriyoruz sevdiğimiz yazarın eteklerine. Bazen ruh öyle yoruluyor ki bu tutunmalar da yoruyor ruhumuzu, içimize çekiliyoruz, okuyamaz, yazamaz hatta konuşamaz oluyoruz, sessizce yüzünü güneşe dönen bir menekşeden farkımız kalmıyor. Benim bütün bu halleri yaşarken icat ettiğim bir yöntem var. Böyle zamanlarda kendimi iyi bildiğim yazarlara ve kitaplara teslim ediyorum. Belki ondan sebep defalarca okuduğum kitaplar vardır kitaplığımda. Çalıkuşu’nu dört kez okudum mesela, Aytmatov kitaplarını saymıyorum bile, her biri en az iki kez okunmuştur. Bu defa da üslubunu çok sevdiğim bir yazarda dinlenmeyi denedim. İyi ki de denemişim. Mehmet Kaplan “Huzur” için yazdığı o detaylı makalesinin başlığını “Bir Şairin Romanı: Huzur” olarak belirlerken ne kadar da isabetli bir seçim yapmış. Kelimenin tam manasıyla (Tanpınar olsa "manasıyle" derdi:)) büyülendim ve iyi ki Tanpınar benim ana dilimde yazmış diye de büyük bir gurur duydum. Bu okuyuşumda bir kez daha anladım ki Tanpınar Türk edebiyatının en üslup sahibi yazarlarından biri. Mehmet Kaplan çok haklı, bir şiir okur gibi okudum romanı. Bazı cümleleri döndüm tekrar tekrar okudum keyif almak için. Edebî haz istiyorsak Tanpınar’a dönmeliyiz yeniden ve "Huzur"u mutlaka okumalıyız ve dahası anlamalıyız.

“Tehlikeli Oyunlar”ın tiyatrosu için yazı yazarken tiyatronun tanıtım sayfasında eserin sahnelenme fikrinin nasıl ortaya çıktığı anlatılıyordu. Orada dikkatimi çeken bir detay vardı. Celal Mordeniz, Tehlikeli Oyunlar’ı sahneleme fikrinin sesli roman okuma çalışmalarının sonucunda ortaya çıktığından bahsediyordu. “Tehlikeli Oyunlar’ı kampta okumayı önerdiğimde aklımda sahneleme düşüncesi yoktu, ancak romanı duymaya başladığımda çalışma arkadaşlarıma böyle bir öneri yapmaya karar verdim.” diyordu. Bu yazıyı okuduğumdan beri benim de aklımda böyle bir fikir oluştu. Bazı romanları okurken “Bu kitap sesli okunsa ne güzel olur.” diyorum. Derste öğrencilerime hikaye okurken yaşayarak yapılan bir sesli okumanın onlar üzerinde ne kadar etkili olduğunu görmüş bir hoca olarak bir süredir okuduğum kitapları da “sesli okumaya müsait olanlar ve olmayanlar” olarak kategorize etmeye başladım. “Sevgili Arsız Ölüm”den bazı cümleleri okurken de bu kitabın sesli okumaya çok uygun olduğunu düşünmüştüm. “Huzur”u okurken ise bu fikrim zirveye çıktı. “Huzur” kesinlikle bir araya gelinip sesli okunup tartışılması gereken bir kitap. İçimizden okurken bir lezzet alıyoruz ama sesli okuma bu lezzeti birkaç katına çıkaracaktır.

Daldan dala atladım, Huzur’dan bahsederken söz döndü dolaştı nerelere geldi. Neyse, ben artık biraz da okuma zevkinizi kaçırmayacak şekilde romandan bahsedeyim: Berna Moran’ın o çok kapsamlı makalesinde “huzursuzluğun romanı” olarak nitelendirdiği roman; görünüşte bir aşk hikayesi olsa ve yazarı da bu romanı "Bu, dünyanın en basit, âdeta bir cebir muadelesini hatırlatacak kadar basit bir aşk hikâyesidir."(s. 73)diye nitelendirse de roman temelde, ne tam doğulu ne tam batılı olmayı başarabilmiş, arafta kalmış Türk aydınının trajedisinin romanıdır. Nitekim Tanpınar bu durumu şu cümlelerle çok güzel anlatır:
"Biz şimdi bir aksülamel devrinde yaşıyoruz. Kendimizi sevmiyoruz. Kafamız bir yığın mukayeselerle dolu;, Dede' yi Wagner olmadığı için, Yunus' u Verlaine, Baki' yi, Goethe ve Gide yapamadığımız için beğenmiyoruz. Uçsuz bucaksız Asya' nın o kadar zenginliği içinde, dünyanın en giyinmiş milleti olduğumuz halde çırçıplak yaşıyoruz."(s. 252)
"Debussy'yi Wagner' i sevmek ve Mahur Beste' yi yaşamak, bu bizim talihimizdi."(s. 140)
“Birisinde Memling’le, öbüründe Şeyh Galib’le berabersin… Bu Mümtaz’ın bitmeyen şarkısıydı.”(s.169)
"Fakat bir mesele var yine. Okuduklarımızla rahat değiliz. (...) Mesele okuduklarımızın bizi bir yere götürmemesinde. Kendimizi okuduğumuz zaman hayatın hâşiyesinde dolaştığımızı biliyoruz. Garplı bizi ancak dünya vatandaşı olduğumuzu hatırladığımız zaman tatmin ediyor. Hulâsa, çoğumuz seyahat eder gibi, benliğimizden kaçar gibi okuyoruz. Mesele burada. Halbuki kendimize mahsus yeni bir hayat şekli yaratmak devrindeyiz." (s. 91)

Genel olarak romanın kurgusuna baktığımızda eser; yaz sonuna doğru, İkinci Dünya Savaşı’nın ilanından aşağı yukarı bir gün önce başlar, yirmi dört saat sonra savaşın ilan edilmesiyle sona erer. İkinci ve üçüncü bölümlerde geriye dönüş tekniğiyle aynı zamanda romanın merkezini de teşkil eden Nuran-Mümtaz aşkı anlatılır. Romanın dördüncü ve son bölümünde tekrar hal-i hazıra dönülür.

Eserde iki bölüm boyunca anlatılan Nuran-Mümtaz aşkı pek çok kültürel detayı ve en önemlisi İstanbul’u ve bizim öz mûsikîmizi kendisine fon yaparak öyle büyüleyici şekilde anlatılır ki bu bölümde Tanpınar’ın dehası karşısında hayranlık duymanız kaçınılmaz olur. Kahramanlarının aşkını İstanbul tutkusu ile birleştiren ve onlara 'Birbirimizi mi, yoksa Boğaz'ı mı seviyoruz?" dedirten Tanpınar, mekan ve karakter tasvirinde öyle derinleşir ki her cümlesiyle mevcut hayatımızın tekdüzeliğine karşın hayatın güzelliğinin detaylarda saklı olduğunu haykırır adeta. Nuran’ın tebessümünün anlatıldığı şu satırlar hayretimizi zirveye çıkarır ve biz görürüz ki tebessüm sadece bir tebessümden ibaret değildir!
"Mümtaz, sevdiği ve tanıdığı kadını tanınmıyacak kadar güzelleştiren, taşıdığı mesafelerde onu ufkuna yabancı bir aydınlık yapan bu tebessümün, ona adeta her çizgisi asırların muhayyilesiyle bulunmuş ve yapılmış bir sanem edası veren bu sükûnetin nasıl en son ve çaresiz anlarda hazırlandığını ve genç kadının bu zoraki tebessümün ve sükûnetin arkasına nasıl parça parça sığındığını, oradan içi kanaya kanaya etrafa ve kendi hayatlarına, çok güç bir uyanışın perişanlığıyla nasıl baktığını pek iyi bilirdi."(s. 61)
"Genç kadın hep o sessiz gülüşü ile onu dinliyordu. Çok garip bir dikkati vardı. Âdeta gözlerinde yaşıyordu. Nasıl gün dediğimiz şeyi, güneşin hareketi idare ediyorsa, onu da gözlerinin parıltısı idare ediyordu." (s. 78)

Yine Tanpınar’ın Nuran’ı anlattığı şu satırlar güzellik kavramına yepyeni bir tanım getirecek cinsten bence:
"Mümtaz, genç kadının güzel ve biçimli büstünü, beyaz bir rüyayı andıran yüzünü daha evvelden beğenmişti. Konuşur konuşmaz bu İstanbulludur, diye düşünmüş, 'İnsan alıştığı yerden vazgeçemiyor, ama bazen Boğaz sıkıcı oluyor' dediği zaman kim olduğunu anlamıştı. Mümtaz için kadın güzelliğinin iki büyük şartı vardı. Biri İstanbullu olmak, öbürü de Boğaz'da yetişmek. Üçüncü ve belki en büyük şartının tıpkı tıpkısına Nuran' a benzemek, Türkçe' yi onun gibi teganni edercesine konuşmak, karşısındakine onun gözlerinin ısrariyle bakmak, kendisine hitap edildiği zaman kumral başını onun gibi sallayarak konuşana dönmek, elleriyle aynı jestleri yapmak, konuşurken bir müddet sonra kendi cesaretine şaşırarak öyle kızarma, hiçbir özentisiz, telaşsız, büyük ve geniş, suları, dibi görünecek kadar berrak, bir nehir gibi hayatın ortasında hep kendi kendisi olarak sâkin, besleyici akmak olduğunu o gün değilse bile, o haftalar icinde öğrendi." (s. 75)

Biliyorum “Huzur” romanı için ne söylesem eksik kalacak ve benim kırık dökük satırlarım böylesi bir romanı yeterince anlatamayacak. Bu sebeple uzun yazılar yazıp okuyucunun sabrını da zorlamamak adına burada susmayı tercih ediyorum. Ben susarken yazımı, güneşin içimizi ısıttığı, ruhumuzu aydınlattığı nice güzel günlere dileğiyle Tanpınar’ın güneş güzellemesi ile bitirmek istiyorum:

"Ne kadar mustarip olursanız olun, güneş bu ıstırabın arasında er geç bir çatlak buluyor, oradan altın bir ejder gibi kayıyor. Sizi mahzeninizden çıkarıyor, bir yığın imkânı bir masal gibi anlatıyor. Sanki 'bana inan, ben bir mucizenin kaynağıyım, herşey elimden gelir; toprağı altın yaparım. Ölüleri saçlarından tutup silker, uykularından uyandırırım. Düşünceleri bal gibi eritir, kendi cevherime benzetirim. Ben hayatın efendisiyim. Bulunduğum yerde yeis ve hüzün olamaz. Ben şarabın neşesi ve balın tadıyım.' diyordu. " (s. 30)

BLOGUMDAN ALTI ÇİZİLİ SATIRLARIMLA OKUMAK İSTERSENİZ:
https://hercaiokumalar.wordpress.com/...omani-huzuru-okumak/

Homeless, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu'yu inceledi.
 22 May 01:25 · Kitabı okudu · 4 günde

Hayat size tembellik hakkı vermez. BÜNYE! BÜNYE! BÜNYE!

Alabildiğine spoiler / sürprizkaçıran içermektedir !

Zavallı Yorik! Horatio! Bana bir şey söyle! Ne söyleyeyim efendimiz?
---Shakespeare'nin Hamlet'inden---

Dünyanın hiçbir Nüzhet'i yalan söylememelidir.
---Her bireyin yalan söyleme özgürlüğü vardır, sevdiklerimiz buna dahil değildir---

Ümit, aşk ve tembellik.
---Ümit etmek hayatı temsil eder, aşk gönlü, tembellik şeytanı---

-Berlin'e ne vakit gideceksin, Nüzhet?
-Bu gece sabaha karşı. Çünkü bu gece gitmezsem, altı sene tren yok.
---Bir şehir ardından koşar, sen kaçarsın---

Yıl 2003 ya da 2004 15 yaşındayım. Yer ise Afşin Devlet Hastanesi. Çocuk doktorunun önünde bir sıra ki evlere şenlik! Kimisi anne kucağında kimisi babalarının ellerinden tutmuş çocukların arasında ergenlikte arşa yükselmiş, boyu posu 1.80'e dayanmış bekliyorum. Sıra gelecekte ben de göreceğim! Sonra güç bela
kalabalığı yara yara girip doktor beye kavuşuyoruz. Önce yüzüme bakıyor sonra da dışarıda ki kalabalığa. Sonra oturmam yönünde bir komut veriyor ve oturuyorum. İki dakikalık muayene sonrası canından bezmiş sevgili çocuk doktorumuz ben de Hepatit buluyor. (A, B ya da C) hangisi olduğunu şuan hatırlamıyorum. Babam error! veriyor tabii! Ardından soruyor, yani? Yani okula gidiyor ise diğerlerinden uzak dursun diyor bıkkınlığın verdiği cesaretle! Hızlı bir şekilde alelade yazılmış ilaçlarımızı koltuk altımıza kıstırıp uzaklaşıyoruz saatleri çürüttüğümüz polikliniğin önünden. Babam ilaçları alıyor, gidiyoruz. Adam da artık dokunmuyor bana, korkuyor. Sonra 1 ay boyunca okula gidemedim. Hatta balkonda beni gören akranlarım bir pisliğe bakıyormuşçasına gözlerini hızla uzaklaştırıyor benden. 1 ay sonra babam işkilleniyor bu durumdan. Yav doktor böyle söyledi amma çocuk turp gibi! Turp gibi çocuk yani ben! 1 ay boyunca hepatit olduğumu düşünerek çoğu kez nece buhranlara girdim, sürüklendiğim psikolojik travmaları hiç saymıyorum! Okulumdan, derslerimden uzak kalışım da cabası! Sonuç olarak iki dakikalık muayenenin faturası ben de ağır olmuştu. Doktora hiç gitmesem 1 hafta sonra iyileşir yoluma bakardım.

Bu romanı okuyunca bu anı gözümde, fikrimde belirdi. Ben de sizinle paylaşmak istedim. Peyami Safa'yı ilk defa okuyorum. O yüzden fazla fikir beyan etmek yerine bu roman üzerinden yürümek istiyorum. Duygu geçişlerinin yoğun olduğu ve hangi duygunun içinde ise yazar onu arşa değin yaşıyor / yaşatıyor. Istırabın ilacının yine ıstırap olduğunu düşünecek kadar da realist.

Romanın hepsini alıntılasan kimse sebebini sormaz. Gerçekten tahlil, tasvir açısından eşsiz bir roman. Peyami Safa'nın buhranı, umutsuzluğu, dağılmışlığı, bıkkınlığı, vazgeçmişliği dibine kadar damarlarımıza kadar nüfuz ettirebildiğini şahsım adına söyleyebilirim. Özellikle Hamlet'ten alıntı ile karışık ruh halini yansıtırken büyülendim.

Romandaki ana karakterin kopmaya yüz tutmuş ayağını bir aşk yüzünden kurban edişine de tanıklık ediyoruz. Bana göre stres ölümün yama sürümüdür. Bizi ölüme olabildiğince yaklaştırır. Karakterimiz de stresten uzak, aktif bir dinlenmeye ihtiyaç duyuyorken kendini afilli cehennemimiz saygıdeğer aşka kaptırıyor ve film kopuyor. Aşk pişmanlıktır, stres öldürür, sıhhat en önemli mevcudiyetimizdir, Peyami Safa psikolojik olarak okuyucuyu süründürür. :)

#29235825 nolu ve Cerrah Asya sponsorluğunda gelişen etkinlik kapsamında bu romanı okudum. Teşekkürler! Böyle etkinlikleri hep yapalım. Romanın içeriğini size kısaca özetleyecek bir alıntı ile incelemeye son noktayı koyayım:

Odadan gündüz ışığıyla beraber bana ait her şey çekiliyor: Evime ait hatıralar, kalabalıklar, sevdiklerimin sesleri, bir çok şekiller, hayatımın parçaları, Erenköy, köşk, tren, vapur, fakülte, doktorlar, hastabakıcılar, hayatın gürültüleri, şehir, gündüzün sesleri her şey uzaklaşıyor. İçimde bir boşluk. Garip ve büyük bir his, derinliklerime doğru kaçıyor, gizleniyor. Ruhum karartılarla, sessiz ve şekilsiz gölgelerle, eşya arkasına saklanan hayaletler gibi kendilerini göstermeden korkutan meçhul varlıklarla dolu. Kapım kapalı. Açmak istemiyorum. Açarsam hastahanenin benim için hazırladığı felâketlerin hepsi birden içeri girecek sanıyorum.

Mahmut, Genç Werther'in Acıları'ı inceledi.
 22 May 00:26 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Ask ne garip bir olgu bazen seni hayata simsiki bagliyorken bazen de hic tereddut etmeden intihar etme istegini kamcilayabiliyor. Belkide o yuzden tanri tarafindan insanogluna verilmis en celiskili ve en cok sorgulanmasi gereken duygu.