• Bu akşam ilk olarak ağladım
    Bekâr odamın penceresinde
    Hani ev bark, hani çoluk çocuk?
    Saadet bunun neresinde?

    Kağıtlarımın arasında bu şiirin bundan sonraki bir şeklini daha buldum. Cahit'in bir şiir üzerinde nasıl çalıştığını biraz olsun göstermek için onu da Cahit'in affına güvenerek buraya aynen alıyorum:

    Bu akşam ilk olarak ağladım
    Bekâr odamın penceresinde
    O sevgili, o hayaller nerde?
    Hani ev bark, hani çoluk çocuk?
    Böyle mi geçecekti hayatım
    Allah'ın her gecesi uykusuzluk!
    Saadet bu ömrün neresinde?

    (...)

    (işte son şekil) ebediyete namzet olarak kitaba girmiş şekil:

    Bu akşam ilk olarak ağladım
    Bekâr odamın penceresinde
    Hani ev bark? Hani çoluk çocuk?
    Ne geçti elime bu hayatın
    Meyhanesinde, kerhanesinde?
    Yatağım her gece böyle soğuk
    Saadet bu ömrün neresinde?
    Ziya Osman Saba
    Sayfa 112 - Can Yayınları - Cahit'in Şiirleri, Varlık, s315, Ekim 1946
  • spoiler içerebilir
    Kasvet ve nefret dolu bir kitap. Bitirdiğimde 10 sezonluk diziyi bitirmiş gibi hissettim. Heathcliff karakterini seven tek kişi olabilirim. Kötü karakterleri hep severim. Onlar zihinlerindeki kötülükleri, öfkeyi, nefreti ve düşünceleri gizlemeden yaşayan rahat kişilikler. Ayrıca Heathcliff'in dinsiz olması da ayrı güzel. Kitapta tapınma derecesinde bir aşk söz konusu. Bunun gerçek hayatta olmayacağına inanıyorum. Ve kitaba asıl hakim olan şey kin ve nefret. Bu gerçek hayattan kesin. Bana üç şey y garip geldi
    1)İnsanların cok kolay hasta olup genc olmesi
    2)kuzeniyle evlenebilmesi
    3)şeytan, iblis sıfatlarının fazlalığı
    Sanırım bu kitabın 1847'de yayımlanmasıyla ilgili.
  • Dokuz ya da yedi aylık doğan insanoğlu hiç kurtulamaz sayılardan ömrünce
    Hemen kilosu söylenir anneye, sonra boy babaya belki,
    Aslında sadece bebektir önce
    Önceleri kaç günlük olduğu sorulur,
    Sonraları kaç aylık ve sonunda bir yaşındadır işte
    Sayılarla kucaklaşmanın birinci yılı kutlanır büyük bir hevesle, bir mum alevinde
    Ve bu tekrarlanır bıkmadan usanmadan her sene büyük bir itina ve hatta özenle
    Her an değişir sayılar, kilo artar, boy uzar, ayağın bile bir sayısı olur büyüdükçe
    Üç yaşı kreş zamanını müjdeler, yedi çok geçtir ilkokul için serpilir insan onbirinde
    Bu kısa gibi görünen uzun arada yine bir sürü sayı olur insanın küçücük bedeninde
    Servis saaati vardır her sabah mesela, kahvaltı zamanı, öğle, akşam yemekleri bir de
    Ve sonunda göz kapaklarının kapanacağı saate gelir sıra hiç sekmeden her gece
    Sorular hiç bitmez sayı ile ilgili,
    Kaçıncı sınıftasın kaç yaşındasın peki not ortalaman ne
    Evet evet 365 gündür 1 sene ve 52 hafta,
    Bu kadar kesindir herşey ama bitmez sorular işte
    Kaçıncı caddede, kaçıncı sokakta, kaç numaralı dairede,
    Kaç zamandır kalıyorsun, kaç kişiyle
    Haneye kaç maaş giriyor ve ne kadar artıyor her sene,
    Peki sen ne kazanıyorsun söylesene
    Kaçlı ev numaran, peki iş numaran neydi, tamam son olarak cep numaranı alayım bir de
    Artık ulaşmak çok kolay herkese, belki de o yüzden değersiz herkes herkesin gözünde
    Herkes birer numaralar dizisi artık ve herkesinki sıfırla başlıyor bilmem nedense
    Kaç kontörün kaldıysa o kadar cümle kurman gerekiyor mesela
    Ya da faturan kaç tl olursa
    Sıfır beden olmaya çalışan kızlarımız bir numara büyük beden aşklara gebe nedense
    Her gün kaç kalori alması gerektiğini bile hesaplayan insanoğlu,
    Aslında sayısal bir krizde
    Borsa takip edilir her gün, ona göre düzenlenir insanımın moral seviyesi ok işaretleri ile
    Enflasyon açıklanır bıkmadan usanmadan her ay
    Ve tabiki vazgeçilmez sayılar, tefe ve tüfe
    En küçük rakamlar hep sene başlarında açıklanır,
    Memuradır duyuru, kabul görür çaresizce
    Kaç sıfır atarsan at paralardan, değerlidir paradan tüm sayılardan kalpte ve beyinde
    Kaç yıllık mezunsun, kaç yıldır prim ödüyorsun, peki devamsızlığın kaç gün bu sene
    5 vakit namaz, 30 gün oruç, bozarsan oldu mu 61, şanslıysan 10 gün umre
    Kaç taş atacağın bile belli şeytana, tavaf et bakalım kabeyi bilmem kaç kere
    Hesapla her sene fitreni, zekatını, kaç zaman sonra geleceği belli mi azrail’in
    Uğraşma artık bu kadar sayılarla bence
    Kaçıncı musalla taşına yatacağım,
    Kaç kişi gelecek cenaze namazıma, ya kefen kaç metre
    O gün ölen kaçıncı insanım acaba, kaç gün sürer arkamdan ağlamalar yazık biteviye, Yatarken bilmem kaç metrelik derinde ve yine bilmem kaçıncı ada
    Ve bilmem kaçıncı parselde.
    Sonunda
    Sonunda yine bir sayıdır insanoğlu aslında.
    Çünkü, çünkü bu sefer ruhuna fatiha okunur 3 kere…
  • O ALLAH’IN ZATI İLE MEŞGUL: İmam-ı Azam Ebu Hanife(rh.a) Kufe Camiindeki Fıkıh Halkasında öğrencilerine ders veriyor. O esnada kapıdan başını uzatan İbrahim b. Edhem (k.s)“ Esselamu Aleykum Ya İmam” diyerek selam verir.

    Dersi kesen İmam-ı Azam, üstü başı pejmürde,garip kılıklı bu adamın selamını ayakta alır ve O gidene kadar yerine oturmaz. İmamın edep ve saygı içinde selam alışı talebelerin gözünden kaçmaz. İçlerinden biri sorar:
    -Ya İmam!.. İbrahim bin Edhem meczup,siz ise bir büyük İslam Alimisiniz. Bunca hürmet niye?...
    İmam şöyle cevaplar:
    -Biz Allah’ın İlmi ile meşgulüz; O ise doğrudan Zatı ile meşgul!
    ...
    İmam, meczup kelimesine böylelikle yeni bir anlam getirir; Allah’ın Zatı ile meşgul olan kişi!...
  • Not: Bu incelemede Orhan Pamuk’un ‘’Sessiz Ev’’ kitabını dil, anlatım, kurgu, konu olarak dört başlıkta inceleyeceğim. Kitabın içeriğinden bolca örnek vereceğim. Böyle tafsilatlı bir inceleme okunurken kitabın içeriğinden detaylıca bahsedileceği unutulmasın, ona göre okunsun. Yazarın olayları nasıl ele aldığı ve onun yazarlığı da söz konusu kitaba dayanarak açıklanacaktır. Okumadan önce bu yazının ne bir övgü yazısı, ne de bir sövgü yazısı olduğu unutulmasın. Bu yazı sadece ELEŞTİRİ mahiyetindedir. Okuyucuya duyurulur.

    Bundan daha önce bazı konuşmalarda da bahsettiğim gibi, etrafım Orhan Pamuk’u hiç sevmez. Kişilik olarak, karakter olarak ben de sevmem. Bunu bir kenara bırakarak onun romanına adeta bir roman perspektifiyle yaklaşmalıyız. Öyle ya, ben onun romanlarını da roman olarak saymıyordum! Orhan Pamuk’un nasıl bir romancı olduğunu henüz keşfetmiş değilim. Sessiz Ev kitabı bana yalnızca onun tarzını ve anlatımını öğretti. Oysa daha önemli addedilen diğer kitaplarını okumuş değilim. Yalnız şundan başlayalım: Bir defa bu kitabın yazılış zamanı 1980’li yılların başlarıdır. Tahmin edileceği üzere o yıllarda solun elinde kalan tek cephe olarak edebiyat-sanat cephesi bulunuyordu. Orada da edebiyat otoritelerine karşı(Fethi Naci gibi) genç yeni-sol edebiyatçılar çıkıyor, romanlara farklı bir perspektif getirerek bu otoritelere savaş ilan ediyorlardı. Çünkü edebiyat piyasalaşmaya başlamıştı. Piyasa olan bir şeyin eleştirmenler tarafından beğenilmemesi söz konusu olamazdı; bunlar sanatımızı kısıtlayan, dünyaya entegre olmamızı engelleyen ve artık aşılması gereken şeylerdi. Bir defa eleştirmenlerin edebiyatı artık köhnemişti. Bu sözlerle yola çıktılar; Doğan Hızlan vardı bu işleri yürütenlerden. Orhan Pamuk da daha o yıllardan bu kadronun içindeydi. İşte Sessiz Ev böyle koşullarda, böyle bir iddia taşıyarak ortaya çıkmıştı. O otoriteler de ne yapsınlar? Mecbur bu sürece boyun eğmek durumunda kaldılar. Gene de roman kriterlerinde ve eleştirilerinde ufak bir esneme yapmadılar. Onlar kararlı kaldılar.

    Her şeyden önce Sessiz Ev bir postmodernizm ilanıdır. Sessiz Evin sakinleri olan Recep, Fatma Hanım, Metin, Nilgün, Faruk hep postmodern bir bakışla ele alınmışlardır. Zannediyorum ki yazarımızın her bölümde farklı bir kişinin ağzıyla olaylara yaklaşması, sonra neredeyse her bölümde olan bir iç sorgulama, bir benliğin sorgulanması, ferdi duyguların artık Peyami Safa’ların ötesinde yorumlanması bunun en büyük kanıtıydı. Tabii bir şey daha vardı: Doğu-Batı çatışması. Metnin konusundan ve anlatımından söz açtıysak, devam edelim. Açıkçası bu anlamda ben Orhan Pamuk’un hiç de başarılı bir yazar olduğunu düşünmemiştim. İlk açıklamamda olduğu gibi onun romancılığının da kendisi kadar berbat olduğunu düşünürdüm. Lakin kullandığı dili saymazsak eğer, o gerçekten anlatımda ve kurguda başarılı bir yazardır. Bunu maalesef bu konularda o kadar eleştirimin üstüne söylemek durumundayım. Çünkü o, gerçekten çok az yazarın yapabileceği bilinç akışını farklı bir teknikle yorumlamıştı: Onu diyalogların içerisine serpiştiriyordu(syf.244-245) ve daha önce hiç rastlamadığım şekilde bunu hem anlatımı kopararak(anılarıyla araya devamlı girmesi) hem de nedenselliği(yani anlamı) bozmadan yapıyordu. Yani o anılarıyla sürekli araya girse de, diyalogların kenarına köşesine akıl yürütmeler soksa da metin yine anlaşılıyordu. Bu da benim postmodern romanda/öyküde ilk defa karşıma çıkan garip bir anlatımdır. Zira daha önce öyküde Vüs’at O. Bener’i biliyordum. Bilinç akışı yapacağım diye anlamın canına okumuştu. Bilge Karasu’nun birkaç öyküsünü okulda okumuştuk. Onlara göre bu metin çok daha anlaşılır, hem de anlatım özellikleri açısından da çok nitelikliydi. Bu da yine bize çok önemli bir şeyi kanıtlıyor: Her yazar kendi üslubuyla, tarzıyla okunmalıdır. Mensup olduğu akım, yazar özelinde değerlendirmeler yapmaya yetmez. Yazarların bu özerkliği de daha çok postmodernizmde görülür zaten.

    Velhasıl Sessiz Ev iyi bir ‘’roman’’dı. Tırnak içinde aldım çünkü bundan ve şu yukarıdakilerden fazlası değildi. Kitabın arka kapağında yazdığı gibi ‘’şaheser’’ filan da değildi. Roman olarak iyiydi. İçeriği bakımından ve kurgusu bakımından da güzeldi. Lakin postmodern gericiliğin, o ferdi dünyalara hapsolmuş anlayışın kitabıydı. Kurgu da anlatım da hep buna özgüydü. Türk toplumuna özgü milli, tarihi, edebi(özellikle divan şiirinden aldığı kısımlara bayıldım) unsurlar da barındırıyordu. Ancak bu saydıklarımın hepsi bir dünya görüşü etrafında olmadığından, bir toplum mesajı içermediğinden ne ele alınan konuların bir kıymeti harbiyesi kaldı ne de diğerlerinin. Doğu-Batı gibi o kadar cemiyeti ilgilendiren meseleleri sen tutup Cennethisar’daki köşke hapsedersen belki anlatımından iyi bir romancı olursun ama iyi bir aydın olamazsın! Ele aldığın konu o kadar zengin ama anlattığın çevre o kadar kısıtlı ki bu yüzden konuyu da ancak sathi yönleriyle ele alabilmişsin. O yüzden mesela bu sorunu çok daha incelikli bir şekilde ele alan Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün yanından geçemez bu kitap. Zaten iyi bir aydın olamadığın için, bu konularda söz sahibi olamadığın için de verdiğin mesajlar ancak cahillere göre olmuş. Mesela Batının timsali olarak sunduğun Selahattin Darvinoğlu senin romanınla birebir ters düşen bir karakter. Adam toplumcu bir bilince sahip ama Orhan Pamuk Beyefendi onun bu toplumcu yanını görmüyor, bireysel yanını görüyor ve bunun neticesi olarak tam karakteriyle zıt bir biçimde sayfa 83’te ona ‘’Bırak o İstanbul’dakileri, suçları, acıları ve birbirlerine zevkle çektirdikleri işkenceleri içinde çürüsünler!’’ dedirterek her yere aydınlığı ulaştırmak isteyen adamın söyledikleri bu mu diye düşünmemize yol açıyor. Gerçekten büyük bir tezat ve affedilemez bir kusur olarak görüyorum bunu. Adeta her karaktere alelade yapıştırdığı bu bireysel çıkışlar özellikle Selahattin’de fazlasıyla sırıtıyor. Mesela Metin’e müzikli ve danslı bir mekanda söyletilen ‘’Dizlerini bükerek titriyorlar ve aptal tavuklar gibi kafalarını sallıyorlar! Ahmaklar! Bütün bunları, zevk aldıkları için değil, başkaları öyle yapıyor diye yaptıklarına yemin ederim!’’(syf. 114) sözü anlaşılabilir. Çünkü yazar benzer vakalar karşısında Hasan’a da benzer şeyler söyleterek onların benzerliğine dikkat çekme amacı güdüyor. Ancak Selahattin’e yukarıdaki sözleri söyletirken ne amacı güdüyor, belli değil! Anlatım ne kadar başarılı olsa da bir eserin değerini tek başına anlatım belirlemez. Onu yazarın kültürü ve dünya görüşü de, düşünceleri de belirler. Nitekim eserin bu yönden fakirliğini sayfa 188’de bizzat yazarın kendi görüşü olduğunu düşündüğüm pasajı aktararak da ispatlamak isterim: ‘’Dünya da var olan ve huzurla, olsa olsa bazen coşku, bazen neşeli bir hüzünle tasvir edilecek ve yaşanılacak bir yerdi; eleştirilecek ve değiştirme ve ele geçirme tutkusuyla içinde kızışarak öfkelenilecek bir yer değil.’’ Böylece zannediyorum artık yazara dar bakışlı diyince bana kızmazlar ve bir kere daha düşünürler. Karşıma çıkan en sefil, en berbat ve tamamen postmodern felsefeye uygun olan bu düşünce, Faruk’un ama aslında yazarımızın aklından geçenlerdir. O, değişim ve dönüşümü dünyaya verilmiş zarar olarak görüyor. ‘’Elde olan neyse onunla yetinin’’ anlamına da söylüyor bunları. Ne yazık ki yazarımızın gözü o yıllarda işkencelerle, katliamlarla imha edilen gençleri görmüyor. Üç kuruş para için çalışan işçileri istismar edenleri görmüyor. İşte kültür dediğimiz ve bir aydını aydın yapan şeyler bunları görmektir ve bu haksızlıkları değiştirmeye çalışmaktır, onları aklamak değil. Buralar ise zannediyorum artık iyi bir romancı ve reklamcı olmanın ötesinde bir şeydir. Yani Orhan Pamuk gibilerinin anlayacağı bir şey değildir. Kitap baştan sona bu Cennethisar’daki köşkün hikayesidir. Orada yaşayan babaannelerini torunlarının ziyaret etmesiyle başlar. Onların bu evde bulundukları müddetçe olaylardan ziyade anılar ön plandadır. Onun arkasından yukarıda anlattığım gibi her kişinin kendi bakışından çevre hakkındaki izlenimler gelir. Metin ve Hasan’ın başına gelenleri saymazsak daha çok çevrenin kişiler üzerindeki psikolojik tezahürleri vardır. Tabii bir yandan biz o yıllarda toplumdaki kutuplaşmayı da hissederiz. Bu da Hasan ve Nilgün karakteri üzerinden anlatılır. Nilgün komünisttir, çok fazla kitap okuyan ve düşünen, oldukça nahif bir kızdır. Hasan ise mahkum olduğu yoksulluk içerisinde ülkücüler tarafından kandırılmış, onların yönlendirmeleriyle hareket eden, ama aslında bundan rahatsızlık duyan bir karakterdir. Ülkücüler Cennethisar’da zorla para toplarlar, vandallık yaparlar. Hasan da maalesef onların zoruyla bu eylemlere iştirak etmektedir. Kitabın bu kısmı çok eleştirilmiş. Ancak ben burada eleştiriye uygun bir kısım göremedim. Ülkücülerin ve komünistlerin tanımlanması gayet de gerçekçi. Günümüzde de gerçekçi. Zira hepimiz ülkücü denilen kişilerin aydınlanmayla, okumayla uzaktan yakından bir ilgisi olmayan, ancak kırıp dökmeyi bilen 3-5 cahil ya da kandırılmış yoksullardan teşekkül ettiğini az çok biliyoruz. Hatta denebilir ki romanın bu kısmı toplumsal kutuplaşmaya değindiği için artık bireyin sınırlarını aşmıştır. Bu bakımdan eleştiriden ziyade bir övgüye mazhar olmalıdır. Bu kutuplaşmayı bir yana bırakarak ben Hasan karakterine ayrıca değinmek isterim. O, aynı zamanda bulunduğu maddi koşulların ve toplumsal bakışın dışında oldukça idealist biridir. Ben onu Mai ve Siyah’taki Ahmet Cemil’e ziyadesiyle benzettim. Mai hayaller kuran ama siyah gerçeklerle muttasıl yüz yüze olan biri. Kitapta onunla benzerlik taşıyan bir karakter de Metin’dir. Metin de para sahibi olmakla övünen ama bir yandan da elindeki paranın kendisini memnun etmediği açıkça ortada olan biridir. Yukarıda müzikli ve danslı bir ortamda söylediği sözlerden alıntı yapmıştım. Ona dayanılarak aslında iç huzuru aradığını, bunca gürültü patırtıdan ve sahtelikten uzak kalmak istediğini görürüz. Nitekim Ceylan’a olan aşkının sonuçlanmaması da bu isteği doruk noktasına çıkartır. Fark edilirse Hasan da benzer bir biçimde bulunduğu çevreden ve onun iradesini zorla elinde tutan ülkücülerden memnun değildi. Yazarın bu anlamda ikisi arasında kurduğu bağlantı aşikardır. Yazarımız kendi fikirlerini beyan etmek amacıyla bir de Faruk karakterini yaratmış. Faruk, tarihçi olan ve ekseriyetle alkol alarak yalnızlığını tatmin eden biridir. Mesleğine çok sıkı bir şekilde bağlı olması, başka bir uğraşısının olmamasından ve yalnızlığını tatmin eden yegane şeylerden biri olmasından ötürüdür. Karısı tarafından terk edilmiş ve o da elbette sistematik bir biçimde yalnızlığa itilmiştir. Zaten kitapta bir anlamda yalnızlık çekmeyen herhangi bir karakter yok. Bizim tüm bu kişilerden ziyade en çok Selahattin-Fatma ilişkisine değinmemiz gerekir. Çünkü yazar burada romanının temel çatışması olan doğu-batı meselesini ele almıştır. Yazarı ben daha çok bu kısımda eleştirmiştim. Selahattin karakteri Allah’a inanmayan, inananları da küçümseyen ve o da bu şekilde yalnızlığa itilmiş, fakat nasılsa bu yalnızlıkla tezat oluşturacak biçimde aynı zamanda insanları aydınlatmayı temel ülkü edinmiş biridir, bir doktordur. Şimdi benim eleştirim bu noktada şöyle oldu: Bu kişi hem toplum tarafından kenara itilmiş hem de topluma hizmet etmeyi amaçlayan biri nasıl olabilir? Bu kişi eğer topluma hizmet etmeyi, onları eğitmeyi amaçlıyorsa yalnızlaşması boşunadır. Ancak yalnızlaşmış ve tamamen yazacağı ansiklopediyle kabuğuna çekilmiş biriyse de(ki romana göre böyle) toplumcu düşünmesi mümkün değildir. Nitekim Selahattin’in de bazen toplumcu, ilerici düşündüğü, bazen de bireyci bir bocalamayla sarsıldığı romanda görülüyor. Ancak Selahattin’in hangisini seçtiği(toplumculuğu mu bireyciliği mi?) konusunda yazar çok müphem davranıyor. Bence bu davranış ele aldığı çatışma açısından değerlendirilirse romanın bir kusurudur. Zira sen burada doğu-batı çatışmasını anlatmayı amaçlıyorsun, doğu ve batıyı net kişiliklerin temsil etmesi lazım. Evet doğuyu temsil eden Fatma karakterinde bir sorun yok, o gayet net. Romanı okuyan muhtemelen çoğu kişinin nefret ettiği ya da yaşlılığına vererek müsamaha gösterdiği Fatma karakteri, oldukça gelenekçi, acımasız ve geri kafalı bir kadındır. Selahattin’le olan birlikteliğinden başlayarak tüm hayatında bu gericilik kendini gösterir. Hizmetçisi Recep’e olan kini de iç sorgulamalarında sürekli ortaya çıkar. Yazar, Selahattin’in karşısına çıkarttığı Fatma karakteriyle gerçekten de doğu-batı çatışmasını bir ucundan yakalamıştır. Ancak yine de toplumcu yaklaşmadığı için başarısız olmuştur. Hizmetçileri Recep’ten de bahsetmek isterim. Tüm bu doğu-batı çatışmasından ya da toplumdaki kutuplaşmalardan zerre kadar etkilenmeyen(nasıl işse bu?) Recep, evin hanımına hizmet eden ve evi geçindiren bir ‘’robot’’tur. Kitabın ilk kısımlarında biraz onun duygularına şahit olsak da genele baktığımızda sıradan bir hizmetçi parçasıdır. Zaten Orhan Pamuk’un hizmetçilerin ya da işçilerin iç dünyasını incelemesi de çok garip olurdu. Zenginlerin dışına çıkamayan Pamuk, tutup da işçilerin ya da hizmetçinin dünyasını yazamaz. O halde kitapta bu karakter fazlalıktır, madem anlatmıyorsun süs olsun diye mi oraya koydun. Keza aynı şekilde onun kardeşi İsmail de hiç üzerinde durulmayan biridir. Bunların hepsi işte kitaptaki fazlalıklardır. Yani genel anlamda oluşturulan karakterleri ve onların iç dünyasını ele alış biçimini beğendim. Fazlalıkları çıkartırsak bence kitabın 150-200 sayfa civarında olması gerekirdi. Bunlara rağmen gene de hem kurgu açısından hem de anlatım açısından iyi. Ancak dediğim gibi, konuyu ele alış biçimi açısından ne yazık ki yetersiz.

    Bu kadar şeyden sonra son olarak kitabın dilinden söz etmek isterim. İlber Ortaylı, Orhan Pamuk’la ilgili olarak ‘’Onun Türkçesi bozuk, öğrencilerime hiç tavsiye etmem’’ diyor. Haklılık payı var. Zira Orhan Pamuk kurduğu cümleler açısından hem çok garip bir cümle yapısı, hem de gereksiz yere uzun cümleler kullanıyor. Böyle cümlelerde Türkçe cümle yapısının bozulması da kaçınılmaz. Aynı zamanda çok fazla bağlaç kullanıyor, lüzumsuz yere eylemsiler kullanıyor. Bu da elbette metnin akıcılığını kısmen yok eden şeyler. Bir yazarın böyle hatalar yapmasını tasvip etmiyorum. Örneğin sayfa 240’ta kurduğu bir cümlenin başında: ‘’Cesetlerimiz, toprağın iğrenç ve buz gibi sessizliğinde çürürken ve savaş kurbanlarının, içinde yumruğum kadar delikler açılmış gövdeleri ve paramparça olmuş kafatasları ve toprağa dağılan beyinleri, akan gözleri ve kan içindeki yırtık ağızları beton yıkıntıları arasında kokarken, bilinçleri, bilinçlerimiz ah, Hiçliğin bu başsız sonsuz karanlığına gömülüyor;…’’ derken yazarın kitabın genelinde kurduğu cümleleri görmüş oluruz. Aslında yazar bu hataları genelde bilinç akışını kullanırken yapıyor. Yani bilinç akışı yapacağım diye dili bozuyor. Nitekim benzer bir örnek sayfa 82’den verilebilir: ‘’Ilık uykudan kalkışın sıcaklığı yanaklarımda ve aklımda: Rüyayı düşündüm; rüyanın hayalini: Küçükmüşüm, İstanbul’dan çıkıp giden bir tren içindeymişim, tren gittikçe bahçeler görüyormuşum, birbirinin içinde, güzel, eski bahçeler: İstanbul uzakta, biz o bahçeler bahçeler içindeki bahçelerdeyken.’’ Ne demek oluyor bu ‘’Bahçeler bahçeler içindeki bahçeler’’? Yazarın kimi yerlerde bu şekilde saçmaladığını da görmekteyiz. Başka bir yerde, sayfa 45’te yazar düşünüyor, sonra ‘’Düşündüğüne inandığına inanıyor’’. Anlatımı bu şekilde dolaylaması elbette akıcılığa zarar vermiş. Sonra sayfa 239’da ‘’İki saat önce, gazetedeki ölülere dalgın dalgın bakarken, Tıbbiye’de, hastanelerde kırk yıl önce kadavralara bakarken duyduğum korkusuzlukla bakarken,…’’ diye devam eden bir cümle kuruyor ki akıllara zarar. Eylemsilerin bu şekilde tekrar etmesi de metnin akıcılığını zedeliyor. Bunun gibi bir yığın örnek var. Orhan Pamuk’un kitap yazmadan önce çok ciddi bir dil eğitimi alması gerektiğini düşünüyorum. Zira roman böyle yazılmaz. Ancak bu konuda yapılan eleştiriler çoğu sefer sınırı aşmış, eserin kendisine yönelik bir eleştiri haline gelmiş. Ben buna karşıyım. Eserin dili de önemlidir ama hep dediğim gibi tek başına önemli değildir. Nitekim diğer kriterlere yukarıda değindik.

    Nihayet yaza yaza bitiremediğim Sessiz Ev incelemesinin sonuna geldim. Eserin neyi anlattığından, yazarın konuları nasıl ele aldığından, dilinden ve anlatımından detaylı olarak bahsettim. Muhtemelen bunu yaparken okuyucuyu da sıktım, ancak detaylı bir incelemede asla atlanmaması gereken şeyleri anlattım. Yazıya başlamadan önce dediğim gibi, bu bir övgü ya da sövgü yazısı olmadı. Bir eleştiri yazısı oldu. Kitap hakkındaki genel kanaatim 10 üzerinden 6’dır. Puan verirken olaylar zincirinden, kurgudan, anlatımdan verdim. Puan kırarken konudan, yazarın ufuksuzluğundan ve dilinden kırdım. Genel anlamda iyi bir romandı ancak ufkumuzu genişleten, bizi derin düşüncelere sevk eden bir kitap değildi. Ancak boş zamanlarımızda okuyabileceğimiz, yorgun zamanlarımızda bize eşlik eden bir kitap olabilir. Bu yüzden kitaptan çok fazla bir şey beklemeyin. Anlatımını ise taktir ettiğimi söylemiştim zaten. Sessiz Ev kitabı hakkında söyleyebileceklerim bu kadardır, umarım bu inceleme faydalı olmuştur. İyi okumalar.
  • Felaketler doğal olunca da, insan eliyle olunca da değişmiyor. Bir istatistiksel işlem başlıyor. Eline kağıt kalem almış birileri bir hesap çıkarma derdine düşüyorlar. Kaç kişi öldü, kaç kişi yaralı, maddi hasar ne kadar. Bilimsel gelişmenin getirdiği duygusuz köksüz yaklaşım bu olsa gerek. Bir istatistikten ibaret yaşamlar sürdürüyoruz. Rakamlara bağımlı bir var oluş. Sahi kaç para ediyoruz ki biz?
    Gidenler, kalanlar, ölenler, yaralananlar. Hepsi bir insan halleri savaşta. Bir çok öykünün başı ve sonu. Yarım kalmış bir yaşanmamamışlık hissi herkesin içinde. İnsan olduğunu unuttuğun bir var olma çabası. Savaş bunları da içeriyor elbette. Bir sayı olmaktan çıkaran şey bu kişisel acılar, umutlar, öfkeler, zayıflıklar bizi. Bir felaketin ardında kalan bir sayılar yumağından çok sonsuz dramlar ağıdır; birbirine bağlı birbirinden etkilenen.
    Olağanüstü her halde yaşamak daha bir farklı boyuta taşınıyor. Yaşamak için çaba harcamak gerekiyor. Yemek, su, barınak, bunları kaybedince anlıyoruz değerlerini ve ne kadar zor elde edildiklerini. Bireysel acıların en büyük kaynaklarından biri de bu oluyor.
    Savaş her zaman bir yokluklar trajedisi olmuştur. Ve kaybolan bir yaşam bir çok şey ifade etmez ki bir sayıdır eni kökü:

    '' Benim için cephe, korkunç bir girdaptır. İnsan henüz merkezden çok uzaklarda suların durgun kısımlarında iken daha, onun emici kuvvetini hisseder. Girdap, yavaş yavaş, kurtulmaya imkân, fazla direnmeye hacet bırakmadan, insanı çeker kendine. Ama topraktan, havadan müdafaa kuvvetleri yağar bize, bilhassa topraktan. Toprak herkesten çok askerin yardımcısıdır. Asker toprağa sarıldı, uzun uzun, deli gibi, onu kucakladı, ateş karşısında ecel terleri dökerek yüzünü, kollarını, bacaklarını onun içine soktu mu, o zaman toprak askerin biricik dostu ağabeysi, annesi olur; asker korkularını, feryatlarını toprağın sessizliğine esenliğine inler; toprak bu korkuları, bu feryatları alır; askere yeniden, onu on saniyeliğine koşturacak bir dirilik verir, sonra askeri yine tutar, bazen bu tutuşu ebedi olur.”

    Savaşın en korkunç yüzünü yaşayan insanlar geri dönmeyi düşünür eve ya da ev denilen yere geride bıraktığı kovuğuna. Orası hep güzeldir, güvenlidir, sevdikleriniz oradadır ve güvendedir. Dönebilirsek eğer her şey kaldığı yerden devam edecektir. Ama hiç bir zaman öyle olmaz. Savaş ve felaket her yeri yakıp kavurur:

    “Bu gençliğimizin ülkesi, bize tekrar verilse bile, ne yapabiliriz biz onu? O alemden bize geçmiş o narin, gizli kuvvetleri daha diriltemeyiz ki!
    Biz onlarda olabiliriz, onlarla kaynaşabiliriz, onları hatırlayabiliriz, onları sevebiliriz, onlar gözümüzün önüne geldikçe heyecanlanabiliriz.
    Ama bunun ölmüş bir arkadaşımızın fotoğrafı önünde düşüncelere dalmaktan bir farkı yok ki; yüz hatları onun hatlarıdır, bu onun yüzüdür; birlikte geçmiş günlerimiz hatıramızda aldatıcı bir canlılık kazanır; fakat yine de o değildir bu resim.
    Biz artık eskisi gibi bağlı değilizdir ona. Bizi çeken onun güzelliğinin, havasının şuuru mudur? Hayır! Kendi hayatımızın olaylarında payı olan bir kardeşlik, bir beraberlik duygusudur; bu kardeşlik bizi sarmış, annelerimizin babalarımızın dünyasını bizim için daima biraz anlaşılmaz hale sokmuştur; çünkü biz, hep muhabbetler içinde, nasılsa kendimizi onlara kaptırmış, onlara ram olmuşuzdur. En küçük şeyler bizi günün birinde hep sonsuzluk yollarına bırakıvermiştir. Bu, belki de gençliğimizin hakkıydı sadece. Biz henüz hiçbir hudut tanımıyor, hiçbir tarafta son diye bir şey kabul etmiyorduk; kanımızda ümidi taşıyorduk, günler geçtikçe bizi tek varlık haline getiren ümidi.
    Biz bugün gençliğimizin ülkelerine seyyahlar gibi gidebiliriz. Biz gerçeklerde kavrulduk; farkları tüccarlar, mecburiyetleri de kasaplar gibi biliyoruz. Biz artık o eski tasasızlar değiliz; biz şimdi müthiş vurdumduymaz olduk. Ölmeyeceğiz ama yaşayacak mıyız?
    Kimsesiz çocuklar gibi bırakılmış, yaşlı insanlar gibi görmüş geçirmişiz; kabayız, üzgünüz, satıhtayız… Galiba mahvolmuşuz.”

    İnsan eliyle yaratılmış en ilginç yıkım makinasıdır, savaş. Etkilemediği hiç bir şey yoktur. Ve feryatlar figanlar acılar sadece insanı etkilemez:

    “Beygirin biri devriliyor... Sonra biri daha.
    Sonuncusu ön ayakları üzerine dayanıyor, atlıkarınca gibi bir kavis çiziyor, yere çökmüş, ön ayaklarına abanmış, dönüyor; sırtı parçalanmış herhalde. Asker o yana koşuyor, vurup öldürüyor. Aciz ve yavaş, yere seriliyor beygir. Ellerimizi kulaklarımızdan çekiyoruz. Hırıltı kesildi. Yalnız uzayıp giden, sönmekte bir iç çekiş hala asılı havada. Sonra yine sadece raketler, mermi türküleri, yıldızlar…
    Aklımız ermiyor adeta. Detering, kalkıp gidiyor, söyleniyor:
    “Peki, ama onların suçu ne?” Sonra yine geliyor; sesi heyecanlı, heybetli de adeta: “Size söylüyorum,” diyor. “Hayvanları harbe sokmak, alçaklığın daniskası.”

    Savaş’ın en korkunç anlatına şahit olmuş yazar. Sizi de ortak ediyor acıya yokluğa ve yıkıma. Taraf olan her yandan yaşanan şey aynı aslında birbirinden korkan ve birbirini yok eden var olma kaygısını yaşatıyor yazar her kelimede. Oysa savaş için bulduğu çözümü gösteriyor nükteli bir dille:

    “Harb dediğin, halk şenliklerine benzemeli bir nevi. Boğa güreşlerindeki gibi çalgılı, biletli olmalı. İki memleketin bakanları, generalleri banyo donlarıyla, ellerinde sopalar, sahaya çıkıp birbirlerine saldırmalılar. Sağ kalan hangi memlekettense, o millet garip sayılmalı. Bu, hem daha basit, hem de daha iyi. Burada onların yerine bizler dövüşüyoruz.”

    Bahse konu olan savaş birinci dünya savaşı ve bir Alman askerinin ağzından okuyoruz romanı. Bir çok insani ve korkunç süreci. Yazım dili o kadar akıcı ve gerçek ki o roman kahramanı siz oluyorsunuz. Siz de kokuyor, korkuyor, aç kalıyor ve acı çekiyorsunuz. Karakter isimlerinden çok karakterler siz oluyorsunuz ayrı ayrı, herbirinden bir çok kendinize ait noktayı bulup çıkarıyorsunuz. Hırsız olmak bir ahlaki kural olsa da o alan ve zamanda hayatta kalmanın tek yolu olduğunu görüyorsunuz. Ahlak ancak savaşsız mümkün biliyorsunuz.
    Keyifli okumalar!