• “Bu hayvanlar müslüman mı söylesene bebeğim
    şu öküz müslüman mı bu sakallı sünepe? 
    bir zalimin köpeği bak allah’ı zikrediyor
    bak gazete ne yazıyor türklerinmiş türkiye”

    yahudiler bombaları kucaklayıp bebeğim
    düşlemiyor intiharlar, işlemiyor karakol
    al götür bu yumruğu akşam çocuklar yerler
    başbakan meşgul namaz
    kılıyor ayol

    bana kolpa malzemeden putlar yontma bebeğim
    sezen aksu’dan mesela, kanarya’dan, tanrı’dan
    allah’tan demiyorum çarpılmış gibi korkma
    kork putların ellerinde patlamasından


    “emmeyince sencileyin akmıyor bebeğim
    kan ağzıma gürül gürül – alnımda süt dişleri…
    seni öyle seviyorum ki condeleezza, bebeğim
    ağzına veresim geliyor
    ağzımdaki dişleri.”

    Muhsin ünlü
  • Kürk Mantolu Madonna
    Kürk mantolu madonna kitabı o kadar güzel bir tat bıraktı ki bende,demiştim bir yorumumda evet kesinlikle öyle.
    Olurda bir gün çarşıda pazarda bir mikrafon önünüze çıkıp Kürk Mantolu Madonna'yı sorarsa afallamayın,"bazıları"gibi rezil olmayın yani.
    Küçücük bir çocukken,okul kitaplığından aldığım kitapların dışında yolda bulduğum küçük gazete parçalarını bile okurdum.Bir gün babam yetişkinlerin okuduğu kalın bir roman almış,mutluluktan havalara uçtum ve 500 sayfalık romanı bir günde bitirdim hiç unutmam.Sabah babama kitabı bitirdigimi söyledim,adamcağız fakirlik diz boyu,üzgün bir şekilde kızım sen böyle çabuk okursan ben sana kitap yetistiremem ki demişti.sesinizi duyar gibiyim"kütüphaneye gitseydin" o zamanlar küçük kız çocukları başına buyruk her isteklerini yapamazdı,babam işe gittiğinde 2 ayda anca dönerdi eve,anneme derdim oda her seferinde işlerinin çokluğundan zaman ayıramazdı.Diyecegim şu ki okuyun arkadaşım imkânınız varken,zamanınız varken okuyun.Kitapları okuyun evet ama bazı kitapları muhakkak okuyun,Sabahattin Ali'nin bu muhteşem kitabını da okumadan geçmeyin derim.aşkı öğretir,sevmeyi öğretir,fedakarlığı öğretir...
    KİTAP TANITIM
    Sabahattin Ali – Eserin ana fikri ile ilgili düşüncelerini bu sözlerle belirtmiştir:
    ”Dünya’nın en basit, en zavallı, hatta en ahmak adamı bile, insanı hayretten hayrete düşürecek ne müthiş ve karışık bir ruha maliktir!... Niçin bunu anlamaktan bu kadar kaçıyor ve insan dedikleri mahluku anlaşılması ve hakkında hüküm verilmesi en kolay şeylerden biri zannediyoruz?”
    Hep başkalarının istediği gibi yaşayan Raif Efendi, memnuniyetsiz hayatının tek bir anıyla değiştiğine şahit olacaktır: Maria Puder isminde bir kadına âşık olduğunda... Babasının isteğiyle Berlin’e giden ve oradaki bir sanat galerisinde hayran kaldığı bir tabloyla karşılaşan Raif Efendi, tabloda resmedilen kadın portresinin Andrea Del Sarto tarafından resmedilmiş "Madonna delle Arpie" adlı tablodaki Meryem Ana (Madonna) tasvirine benzediğini düşünür. Raif Efendi, daha sonra takıntı derecesinde hayran olduğu tablodaki yüzün sahibiyle karşılaşacaktır.
    İyi okumalar...
  • Birleşmiş Milletlerin yaptırdığı bir araştırmaya göre; kitap için Norveçli 137 dolar, Alman 122 dolar, Belçikalı ve Avusturyalı 100 dolar, Güney Koreli 39 dolar ayırıyor. Dünya ortalaması ise 1.3 dolar iken, Türkiye'de bir kişi kitaba yılda ancak 0.45 dolar harcıyor. İngiltere'de ortalama bir gazete olan günlük "The Sun" gazetesi, Türkiye'deki gazetelerin toplam tirajı kadar satıyor. Türkiye'deki gazete okurlarının yüzde 85'i yalnızca spor ve magazin sayfalarını okuyorlar.
  • Otuz yaşının altında hiç kimse, gerçek anlamda gazete okumaz...
    Cidden. Sen kaç yaşındasın?
  • Nazım Hikmet, Sabahattin Ali’yi anlatıyor
    sabahattin aliSertel’lerin çıkardığı «Resimli Ay» dergisinde bir çeşit teknik yazıişleri müdürlüğüyle musahhihlik yapıyordum. «Resimli Ay» o dönemde demokrasiyi savunuyor, emperyalizme karşı savaşıyordu. Faşizme düşmandı. Sovyetler Birliğiyle dostluğun berkleştirilmesini istiyordu.

    Bugün olduğu gibi o günlerde de, Sovyetler Birliğiyle demokrasi düşmanları, faşistler, turancılar, emperyalizm ajanları tek cephe oluşturmuşlardı. Bu birleşik cepheye kar­şı Resimli Ay da yayınlarıyla tek bir cephe kurmuştu.
    Dergide «Putları Yıkıyoruz» başlığı altında bir edebiyat tartışması yapılıyordu. Bu tartışma gerçekte, siyasal demokratik hakları savunuyordu. Aynı zamanda dergide, İstanbul’­ da pat!ak veren ulaştırma işçileri grevini savunan bir şiirle, Sovyet Azerbaycanı hakkında bir röportaj, İstanbul’daki Amerikan kolejleriyle, İncil Evleri ve Hıristiyan Gençleri Birliği (W. M. C.) örgütü aleyhine bir sıra makale yayınlanıyordu. Bunun sonucu olarak da Türk Ocağı, W. M. C. örgü­tü ve İstanbul polisi elbirliğiyle harekete geçiyor, «Resimli Ay» matbaası basılıyordu. Başta Zekeriya Sertel olmak üzere Sal:ıiha Sertel ve ben linç edilmek istenmiştik. Ama Resimli Ay mürettipleri ellerinde kumpaslarıyla matbaa koridorlarında görününce saldırganlar yüz geri etmişti. «Resimli Ay» dergisi hakkında bu kısa bilgiyi verişim boşuna değil. Bu dergi, Sabahattin’in hem edebiyat, hem de
    politika hayatında belirli bir yer tutar.

    Sabahattin’in «Bir Orman Hikayesi» Resimli Ay’da yayımlandı. Bu, onun ilk hikayesiydi. Dostluğumuz böyle baş­ladı. Resimli Ay idarehanesinde başlayan dostluğumuzdan söz ediyorsam, bunun da Sabahattin’in edebiyat ve politika hayatında yeri olduğunu sandığımdandır. Sabahattin’in ilk hikayesinin Resimli Ay dergisinde, o dönemdeki Resimli Ay da yayımlanması, yazarın o zamanki edebiyat, dolayısıyla politika akımları arasında belirli bir safta yer alması demekti. İlk yazısını bize getirişi Sabahattin’in antiemperyalist, demokratik eğilimini gösteriyordu. Gerek dostluğumuz, gerek Resimli Ay’ın o zamanki çevresine girişi, gerekse sonraları Sinop cezaevinde Türkiye Komünist Partisi üyelerinden bazılarıyla tanışması Sabahattin Ali’nin sosyalist dü­şünceleri benimsemesinde etkili oldu. Bu benimseyiş her gün biraz daha güçlendi. Sabahattin, Marks’ı, Engels’i, Lenin’i okuyor, uluslararası işçi ve halk hareketleriyle, Türkiye işçi, köylü ve zanaatkarlarının hayatıyla yakından ilgileniyordu.




    Sabahattin orta boyluydu. Tombulcaydı. Gözlüklerinin arkasında pusuya yatmaz, gözlüklerinin arkasından insanın
    gözüne dostça, hazan dost bir alaycılıkla bakardı. Bakışları arasıra mahzunlaşırdı. Bazan gereğinden çok telaşlandığı olurdu. Bazansa kendisine, sırf kendisine, gereğinden çok güvenirdi. Yumruklarına değil, zekasına. «Ben, elbette, bizim polis hafiyelerinden, komiserlerinden, müdürlerinden, içişleri bakanlarından zekiyim, akıllıyım», derdi.

    Sabahattin, elbette bütün bu saydıkları ve yamaklarından zekiydi, akıllıydı. Ama onlar sinsi, zalim ve kurnazdılar,
    örgütlüydüler. Oysa Sabahattin hiç bir örgüte bağlı değildi. Türkiye Komünist Partisinin çok yakın sempatizanıydı, ama üyesi değildi. Parti üyesi olsaydı, bu, hapislere girmesini, ya da katledilmesini belki yine de önleyemezdi. Ama o kahrolası faşist provakasyonuna o denli kolayca düşmez, bir ormanda öylesine kolayca katledilmezdi.

    Sabahattin’in saçları vaktinden önce ağardı. Öldürüldü­ğü zaman ardında vefalı bir genç kadınla bir kız bıraktı.
    Almancayı çok iyi bilirdi. Almanya’da bulunmuştu. Belki de bu yüzden ilk eserlerinde Alman romantiklerinin etkisi
    görülür. Ömrünün sonuna kadar da büyük Alman romantiklerinin hayranı kaldı. Fransızları, hele Fransız realistlerini çok severdi. Ama üzerinde Fransız edebiyatının bü­yük bir etkisi olmuştur denemez. Klasik Rus edebiyatıyla, hele Gogol, Tolstoy, Turgenyef, Çehov ve Gorki’yle tanış­ması yalnız edebiyat değil, sosyal çalışmaları üstünde de etkili olmuştur. Sovyet yazarlarından Şolohov’u çok sever, onu büyük Rus klasikleri değerinde sayardı.

    Sabahattin Türk folklorunu, halk edebiyatını çok iyi bilirdi. İyi şairdi de. Şiirlerinde halk şiirinin etkisini özellikle belirtirdi.

    Sabahattin Ali Türk edebiyatının ilk devrimci – gerçek­çi hikayecisi ve romancısıdır. Türk edebiyatında Sabahattin’­
    den çok önce natüralist, hatta eleştirel gerçekçi hikayeciler ve romancılar vardır. Bunlar üzerinde özellikle Fransız natü­ralizminin ve gerçekçiliğinin etkileri görünür. Ama eleştirel gerçekçilikle sosyalist gerçekçilik arasında ve sosyalist gerçekçiliğin aşaması olan reformist, halkçı ger­çekçiliğin Türkiye’de ilk hikayeci ve romancısı Sabahattin’dir.

    Türkiye edebiyatında şehir esnaf ve zanaatkarlarının, aydınların, köyün ve köylünün hayatlarını natüralist, hatta
    gerçekçi, hatta eleştirel gerçekçi bir gözle yazanlara Sabahattin’den çok önce rastlıyoruz. Burda şunu kısaca yazmadan edemiyeceğim, Mahmut Makal’ın ünlü «köy anılarından» hemen hemen elli yıl önce «Küçük Paşa» adında bir roman yayımlanmıştır Türkiye’de. Bu romanın birinci bölümünde anlatılan köyle elli yıl sonra Makal’ın anlattığı köy arasında, açlık, sefalet, cehalet, çocuk ve kadın istismarı vs. bakımından hemen hemen hiç bir ayrım yoktur. Her iki kitapta da natüralizm ağır basmakla birlikte eleştirel gerçekçi nitelikler bulmak da mümkündür. Evet, Türkiye orta sınıflarının, köylüsünün, yoksulunun hayatlarını bizde anlatan ilk yazar Sabahattin Ali değildir. Ama bunu büyük bir ustalıkla, devrimci, halkçı, gerçekçi bir görüşle yapan ilk hikayecimiz, romancımız o’dur.

    Geçenlerde bir edebiyat eleştirmeni, İstanbul’da çıkan bir burjuva gazetesinde, Türk edebiyatında, hele son dönem
    romanlarını incelerken, Sabahattin’in adını anmamazlık edemiyor da, Cumhuriyet döneminin en güçlü romancısı Sabahattin Ali’dir, diyor. Bunu demese, Türk edebiyatının son dönemindeki romanı yadsıyacak. Aynı gazete]er, Sabahattin’in katledildiği haberini nerdeyse sevinerek vermişlerdi.

    Aynı gazeteler, Sabahattin’in katilini neredeyse milli kahraman diye göstereceklerdi. Sabahattin Türk düzyasında bir okulun başıdır, başlangıcıdır. Sabahattin en usta Türk yazarlarından biridir. Sabahattin’in Türk düzyazısı üzerindeki, özellikle Türk hikayeciliği üstündeki etkisi büyüktür, olumludur. Türk edebiyatının halkçı demokrat, antiemperyalist, sosyalist kolu, tek sözcükle, Türk edebiyatının ilerici yazarları kendi aralarında Sabahattin Ali gibi bir yazarın bulunmasıyla onun sağlığında da övündüler, ölümünden sonra da övünüyorlar ve övünecekler.

    Sabahattin’in «İçimizdeki Şeytan» romanı hakkında kitabının önsözünde oldukça etraflı bilgi verilmiş. Ben buna bir
    şey katacak değilim. Yalnız, Sabahattin’in yazdığı dönemde ve şimdi, Türkiye’de sansür, sansür koşulları denildiğinde, bunu, kitaplar, dergiler, gazeteler filan yayınlanmadan önce bir sansür kurumuna gönderilir anlamına almamalı. Böyle bir sansür o zaman da yoktu, şimdi de yok. Ama bundan beter bir sansür var: Hapishane. Yani kitabını önceden sansür ettirmek zorunda değilsin. Ama kitabın yayımlanma­sından hemen sonra toplanabilir ve seni içeri atabilirler. Dahası var. Kitabını bir kitapçının, bir tüccarın yayımlaması gerekir çoğu kez. Bunun için de kitabının bu tüccarın ho­şuna gitmesi şarttır. Onu hapse düşmek tehlikesiyle karşılaş­tırmaması da şarttır. Ya da kitapçı, senin kitabından çok para kazanacağını hesaplamalı, hoşuna gitmese de, tehlikeli olsa da kitabını basmağa yanaşmalı. İşte gerek Sabahattin, gerekse arkadaşları böylesi sansür koşullarında çalıştılar, hala da her gün biraz daha keskinleşen böylesi koşullar altında yazı yazıyorlar.

    Sabahattin’in bazı hikayeleri Rusçaya çevrildi. «İçimizdeki Şeytan» Rusçaya çevrilen ilk romanıdır. Gönül isterdi ki, Sabahattin’in bütün hikayeleri, en ustaca romanı olan «Kuyucaklı Yusuf» da Rusçaya çevrilsin. Sabahattin sağ olsaydı, ona sorsaydınız, size şu karşılığı verecekti: «Tolstoy’un ve Lenin’in diline … » Bunu öyle laf olsun diye yazmıyorum. Bir gün bana kendisi aynen böyle dedi: «Halide Edip hanımefendiyi Rusçaya çevirmişler . . (Gözlüklerinin arkasından ilk önce alayla, sonra kederle yüzüme baktı.) Bir gün beni de çevirirler mi dersin? (Gözlüklerinin arkasından yüzüme sevinç­le bakıyordu.) Boru mu bu? Geleceğin en büyük diline çevrilmek, yüzmilyonlarca insanın seni okuması, halkını ve seni sevmesi .. »

    Sabahattin Ali’yi, Puşkin’in ve Lenin’in dili sayesinde yalnız Ruslar değil, Çinliler, Bulgarlar, Ukranyalılar, Moğollar, Macarlar, kısacası yetmiş yedi millet okuyor. Doğrudan doğruya Rusçadan okuyabiliyor, kendi diline çeviriyor. Mayakovski’nin ve Lenin’in dili sayesinde yetmiş yedi millet Sabahattin Ali’nin halkını, Türkiye halkını ve onun dilini seviyor. Çünkü Sabahattin, Türkiye halkının ve Türkçenin en namuslu, en vatansever, en yetenekli evlatlarından biridir.

    Nazım Hikmet

    Not: Sabahattin Ali’nin “İçimizdeki Şeytan” romanının 1955 Rusça baskısı için yazılmış, kitabın sonunda yayınlanmıştır.
  • II. Dünya Savaşı Bittikten Sonra 30 Yıl Daha Savaşmaya Devam Eden Japon Askeri: Hiroo Onoda

    Hiroo Onoda, 19 Mart 1922 ‘de Japonya’da doğmuştu. 17 yaşındayken, Çin Tajima Yoko Ticaret Şirketi için çalışmaya başlamış, 20 yaşına geldiğinde, Japon İmparatorluk Ordusu’na alınmıştı. Onoda, burada, “Nakano Okulu” komando sınıfı “Futamata” da bir istihbarat subayı olarak eğitilmiş ve 26 Aralık 1944 günü, Amerikan mevzilerine sızıp sabotajlar düzenlemek üzere Filipinler’in Lubang Adası’na gönderilmişti. Komutanı Onoda’yı görevlendirirken: “Kesinlikle intihar etmeyeceksin. Belki üç yıl sonra, belki de beş yıl sonra olacak, ama ne olursa olsun, seni almaya geleceğiz. O zamana dek, yalnızca bir tek askerin kalsa bile, ona komuta etmeye devam et.” Demiş yani hiçbir şart altında teslim olmaması ve yeni bir emre kadar başının çaresine bakmasını emretmişti.

    Teğmen Onoda da bunu yaptı. Savaş sonra erdikten sonra 30 yıl daha çarpıştı. Bu süre boyunca zaman zaman savaşın bitmiş olabileceğine ilişkin işaret ve bilgilere rastlamış, adalara Japonya’nın teslim olduğunu bildiren kâğıtlar atılmıştı. Bunların altında Japon Genelkurmay Başkanı’nın imzası da vardı. Ancak her defasında bunun bir Amerikan propagandası olduğunu düşündüğü için direnmeyi sürdürmüştü.

    Çünkü “Bir Japon olarak Onoda bir takım varsayım ve inançlara sahipti. Onoda’nın, “Teslim Olmak Yok: Otuz Yıllık Mücadelem” adlı kitabında anlattığı gibi, Japonlar, Japonya’nın “tanrılar ülkesi” olduğu için yenilemeyeceğine inanmaktaydılar. Onoda “100 milyon canımız onura feda olsun!” sloganı kulaklarında çınlayarak askerlik görevine gitmişti. Bunun anlamı, Japonların asla teslim olmayacakları ve son kadın veya çocuğun ölümüne dek mücadeleyi sürdürecekleriydi. Bu inançla aşılanan Onoda, Japonya’daki savaş sonrası hayatla ilgili haberlerin yalan olduğunu “biliyordu.” Onoda bu bağlamdaki düşüncesini, “Bir tek Japon hayatta kaldığı sürece Japonya’nın teslim olmayacağına içtenlikle inanmaktaydım. Aynı şekilde, yaşayan bir tek Japon kalmışsa, o zaman Japonya’nın teslim olmadığı anlaşılmıştır” diyerek anlatacaktı. Onoda ve arkadaşlarını ikna etmeyi amaçlayan broşürler uçaklardan adaya atılıyordu. “Kayıp” askerleri kurtarmaya çalışan Japon arama ekipleri adadan ayrılırken Japonca gazeteleri ormanda bırakıyorlardı. Gazetelerle broşürlerde Japonya’nın değişmiş askeri durumu ve uluslararası ilişkileri hakkında bilgiler bulunuyordu.

    Gerçeği öğrendikten sonra, Onoda yaptıkları bu durum hakkında, “Amerikalıların bizi aldatmak için özgün Japonca gazete haberlerini değiştirmekte olduklarını, bizimse bu aldatmacaların foyasını çıkardığımızı sanıyorduk” diyecekti. 1959’a kadar Onoda ve yanında sağ kalan tek asker arkadaşı, Kozuka, bu hayal ürünü dünya düzenini tamamıyla benimsemişlerdi. Onoda, bu durumu şöyle anlatacaktı: “O zamana kadar öylesine çok sabit fikrimiz oldu ki, bu fikirlere uymayan hiçbir şeyi anlayamıyorduk. Düşüncelerimize uymayan herhangi bir şeye rastladığımızda, hemen istediğimiz anlamı taşıyacağı şekilde yorumluyorduk.”

    İşte bu şartlar ve zihin dünyasında Onoda savaşını sürdürüyor, giderek azalan cephanesini korumaya çalışıyordu. Adada ilk yıllara, öteki Japon gerillaları ile görüşmekteydi. Ama bunlar da birer ikişer ya teslim olmuş ya da ölmüşlerdi. Sonunda Onoda, tek başına kalmış ve ortaya da çıkmayınca Aralık 1959’da resmi makamlarca ölü olarak ilan edilmişti.

    Bu durumdan habersiz olan Teğmen Onoda, yerinin bulunmaması için sık sık mağara değiştirmiş, Amerikalılarla işbirliği içinde olduklarını düşündüğü yerel halk ve polisle çatışmış, hayvanları çalıp, ekinleri ateşe vermişti. Adada bulunduğu süre boyunca 30’dan fazla insanı öldüren, 100’den fazlasını da yaralayan Onoda’yı ne Amerikalı askerler, ne Filipinli polisler, ne adadaki yerlilerinin düşmanlığı ne de Japonların defalarca gelen arama ekipleri yolundan döndürememişti.
    Böylece yıllar geçti ve 1974’te, adaya ayak basışından tam 30 yıl sonra Lubang’a bir Japon öğrencisi geldi. Norio Suzuki adlı bu öğrenci Filipinler, Malezya, Singapur, Myanmar, Nepal ve bölgedeki diğer ülkelere seyahat etmek üzere ülkesinden ayrılmıştı. Gazetelerden kayıp askerler hakkında pek çok haber okumuş olan Norio Suzuki, Hiro Onoda’yı karşısında görünce onu Japonya’ya geri götürmek istedi.

    Ancak Onoda silahını bırakma emrini ancak komutanı, Binbaşı Yoşimi Taniguchi’den alacağını söyleyerek bütün ısrarlarına rağmen gelmeyi reddetti. Bunu üzerine Japonya’ya dönen Norio Suzuki, artık kitapçılıkla uğraşan eski Binbaşı’yı bularak Filipinlere getirdi. Karşısında 30 sene önceki komutanını gören Onoda, nihayet ikna olmuş ve onun emriyle, çalışır durumdaki Arisaka Type 99 marka tüfeğini, tüm cephanesi, üniforması ve kılıcıyla beraber eski Binbaşı Taniguchi’ye teslim ederek 10 Mart 1974’te II. Dünya Savaşı’nı sona erdirmişti.
  • Kasaba:
    Ya da kent.Doğudan geliniyorsa,gündüzse,tren yavaşladığında karşısındakiyle konuşan ya da gazete okuyan biri nereye geldiklerini görmek için başını sola çevirdiğinde birden ürperir: yarı belinden sonra yükselen dimdik kayalarıyla koskoca bir dağ trenin üstüne devriliyor gibidir.