• "Resimde ne kadar kan varsa gazetecilik dilinde o kadar şahane oluyordu o resim."
  • 576 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    Komşular ve Düşmanlar
    Kitap özelinde bir Filistin incelemesi demek daha doğru olur.

    Filistin coğrafyasında uzun yıllar gazetecilik yapmış Ian Black tarafından yazılan 1917-2017 yılları arasındaki 100 yıllık dönemi anlatıyor. Yazar, yaşanan olayların Son 20 yıllık bir kısmının birebir tanığı. Kitap oldukça pahalı almak isteyenler internetten alsınlar. Yarı yarına indirim olacaktır. Ayrıca Pegasus Yayınları, bu alandaki kitaplar için oldukça başarılı diye bilirim. Kitabın kötü tarafı 100'den fazla sayfası dipnot, açoklama ve teşekkürlerden oluşması nedeniyle çöpe gitmiş. Daha önce de yayınevinin bu konuyla alakalı okuduğum kitapları oldukçà iyiydi.

    EŞİTLİKÇİ BİR YAKLAŞIM

    Yerli yazarlar genellikle Filistin -İsrail meselesini din merkezli ele alır. Bu sebeple mesele ile ilgili gerçekler gözardı ediliyor. Yabancı yazarlar ise konuya daha objektif bir pencereden bakıyor. Ian Black da bunlardan biri diye bilirim. Bugün içimizi açıtan Filistin Meselesinin nasıl bir tarihi süreçten geçerek günümüze ulaştığı ve bugün ki halini aldığını öğrenmek bakımından beğendiğim bir kitap. Yazdıklarımla bunu anlatmaya çalıştım.

    FOTOĞRAFLARLA ANLATIM

    Geçmiş dönemlere ait fotoğraflarla desteklenen kitap, yaşananları görsel olarak da anlatıyor. Kitabın ilk kısımları biraz sıkıcı gibi görünse de ilerleyen sayfalar hiç öyle değil. Yazdıklarımın bir kısmı bu kitaptan edindiğim bilgiler bir kısmı ise daha önce edinmiş olduğum bilgilerin bu kitapla birleşmesiyle ortaya çıkanlar oluşturmaktadır.

    DEĞİŞEN TOPLUM YAPILARI

    Kitap, kuruluş aşamasında savaş ve çatışmalara yer verirken daha sonraki bölümlerde Arap -İsrail savaşları öncesinde iki toplumun durumunu ve savaş sonrasında iki toplumun değişen şartlarını anlatıyor. Aşama aşama değişen Arap-Yahudi toplum yapısını anlatması, meselenin günümüzdeki durumunu anlamamız için önemli.

    YAHUDİLERİN AVANTAJLARI

    İsrail Devleti kurulurken, Yahudilerin ellerinde büyük sermayeleri, dünya siyasetini bilen başarılı önderleri ve I.Dünya Savaşı'na katılmış, burada tecrübe kazanmış komutanları vardı. Kısa sürede organize olan Yahudiler, silahlanmayı da başarmıştı.

    FİLİSTİNLİLERİN DEZAVANTAJLARI

    Filistinlilerin ise ellerinde Osmanlı ordusunda bulunmuş Komutanlıktan anlamaz, siyaset bilmez ama boğazlarına kadar siyasete batmış bir kaç komutanı vardı. Yahudilerin birlik beraberliğine karşı Filistinliler birlik -beraberlikten yoksundu. Organize olmayı beceremeyen, olsa bile kısa sürede dağılan Filistinliler gerek askeri disiplin gerekse silah malzemesinden yoksundu. Kitap bu durumu iyi bir şekilde belirtiyor.

    BIRAKIP KAÇAN FİLİSTİNLİLER

    Yahudilerin silahlı eylemleri karşısıda Filistinlilerin durup direnmek ve karşı koymak yerine hemen tası tarağı toplayıp başka Arap ülkelerine kaçması bana ilginç geldi. Bu davranış şekli yıllar sonra ülkelerinde yaşanan iç çatışma ve İŞİD-PYD işgali sonucunda direnmeden kaçan Suriyelilerde görülecekti. Filistinlilerin özellikle 1948 yılında yüzbinlerce kitleler halinde evlerini terk etmeleri Yahudilerin işine geldi. Hem bir daha Filistinlileri terk ettikleri topraklara almadılar hem de boşalan yerlere dünyanın çeşitli noktalarından getirilen Yahudileri yerleştirdiler. 1948 yılında Yahudilerin bağımsızlığı öncesinde çıkan olaylar nedeniyle 400 binden fazla Filistinli Arap bölgesini terk etti. Kitapta yer verilen bu bilgiler meselenin temelini oluşturuyor.

    NE HALİNİZ VARSA GÖRÜN

    İngilizler, Filistin'i işgal ettiğinde aslında daha çok denge politikası güttüklerini görüyoruz. İki tarafı ulaştırıp iki devletli bir yapı kurma arzusu taşıyorlardı. Ancak gerek Yahudi gerekse Filistinli Arapların uzlaşamaması üzerine Yahudi Lobilerinin de baskısıyla İngiltere Filistin'den ne haliniz varsa görün mantığıyla çekilince meydan Yahudilerin kabiliyeti ve gücüne kaldı. Yahudiler de dağınık, bir düzen içinde olmayan Filistinli Arapların durumundan istifade ederek dünyanın çeşitli yerlerindeki ve İngiltere ve ABD'deki destekçilerinden aldıkları güçle kısa sürede kendi devletlerini kurdu.

    TOPRAK SATIŞI KONUSU

    Filistinli Arapların toprak satma konusu. Türkiye'de Filistin meselesinin ele alınmasında temel noktalardan birisidir. Filistinli Araplar, topraklarını Yahudilere satıyor ancak bu satış oranı ne kadardır rakamsal olarak toplam Filistin bölgesi yüzölçümünün ne kadarına denk geliyor bilmiyoruz. Benim bu kitapta ve Filistin meselesi üzerine okuduğum başka kitaplarda gördüğüm toprak satışı başlangıçta Yahudilerin bölgeye gelmesinde ve kalmasında önemli olarak görülse de daha sonraki süreçte bunun pek bir önemi kalmıyor. Keza Yahudiler, Filistin'de kontrol ettikleri bölgelerin çok büyük bir kısmını satın alarak değil silahlı güçle işgal ederek ele geçirdikleri anlaşılıyor. Buna rağmen Filistin meselesinde toprak satışını baş aktör yapmak meselenin özünü kaçırmamıza sebep olacaktır.

    ARAP DEVLETLERİNİN DURUMU

    Filistin'de Yahudi devleti kurulması sonrasında Mısır, Ürdün, Suriye ve Irak devletleri İsrail'e tepki göstererek savaş ilan ediyor. İlan edilen savaşlarda bu Arap devletleri Filistinli Arapları savunmaktan oldukça uzak hareket ediyor. Yine bu kitap ve başka okuduğum kitaplardan anladığım adı geçen dört devlet Filistin meselesi üzerinden kendilerine politik çıkar sağlama amaçı taşıyor. Bu sebeple kendi aralarında dahi birlik olamıyorlar. Aralarında sağlanan birlik görüntüden ibaret. Örnek verecek olursak Mısır, Ürdün bu olayda daha fazla kazanım elde etmesin diye hareket ediyor. Ürdün keza yine öyle. Bunu anlayan İsrail ise bu durumu avantaja çeviriyor.

    ARAPLARIN LİDERİ OLMA HAYALİ

    Bu dört Arap Devleti'nin Filistin meselesi üzerinden kendilerine çıkar sağlamaya çalışmasının sebebi ise bana göre ortaya attıkları ve kurulmasını arzuladıkları Birleşik Arap Cumhuriyeti'nde önemli bir konum elde ederek Arapların önderi olma hayali. Bu sebeple kimse diğerinin kendisinden bir adım önde olmasını istemiyor. Tabi bu düşünce Filistin meselesi ile ilgili daha önce okumuş olduğum kitapların birleşmesiyle elde ettiğim bir fikir.

    DİRENİŞ HAREKETLERİNİN KURULMASI

    Arap devletlerinin kendi politik çıkarlarını düşündüğünü ve bu doğrultuda Filistin Meselesini sıçrama tahtası olarak kullandıklarını anlayan Filistinliler seslerini duyurabilmek ve davalarını sürdürebilmek adına kendi direniş hareketlerini kurmaya başlıyor. El Fetih ve onun çatı örgütü olan Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) bu amaçla kurulmuştur. HAMAS ile ilgili düşüncelerim biraz karışıktır. HAMAS'ın kurulmasının Filistin Meselesi'ni çıkmaza sokmadan katkısı olduğunu düşünüyorum. Tabi bunu tam manasıyla söylemek için daha detaylı bilgiler edinmek gerekiyor.

    KÖYLERİN YOK EDİLMESİ

    Filistin'de toprakları ele geçirmeye başlayan Yahudiler, temel strateji olarak ele geçirdikleri bölgelerdeki Arapların evlerini yıkarak köyleri haritadan siliyorlar. Böylece yerini yurdunu terk etmiş Araplardan geriye kalan evler de yıkılarak Son kalan izler yok ediliyor.

    OSLO BARIŞI VE FİLİSTİN DEVLETİ

    Bugün var olan Filistin Devleti, 1993 yılında Oslo Barışı olarak bilinen ve Yaser Arafat'ın binbir güçlükle imzaladığı anlaşmayla kurulmuştur. Bu anlaşma üzerine HAMAS, Arafat'ı Filistin Meselesine ihanet etmekle suçlamış bununla yetinmeyen HAMAS'ın barış anlaşmasının bozulması için onlarca kanlı eyleme de imza attığını görüyoruz. Sanki HAMAS, Arafat'ın binbir emekle yaptıklarını yıkmaya odaklanmış gibi. Sorunun bugüne kadar çözülememesinde bence önemli bir nokta ulusal bir birliğin kurulamaması olmuştur. Taraflar birbirlerinin dünya görüşüne yaşam şekline takılarak olayı değerlendirmesi, İsrail'in de işine gelmiş olmalı.

    ÇÖZÜM KUDÜS'ÜN İLHAKI(!)

    Tüm bunların sonucunda barış nasıl olacak? Amerika'nın büyükelçiliğini Kudüs'e taşıması İsrail'in kurulduğu gün ilan ettiği Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak kabul etmeleri gerçeğinden hiç sapmadıklarını gösteriyor. Filistin tarafına sunulan öneriler, İsrail'in devlet olarak Filistin tarafından tanınması ama karşılığında bir şey verilmemesi esasına dayanıyor. İsrail, aheste aheste sindire sindire isteklerini gerçekleştiriyor. İsrail'in temel amacı Küdus'ü kendi sınırlarına dahil edip kıyamete kadar başkent yapmak. İsrail'in çözümden anladıpı bu. Bunu yaptıktan sonra Filistin ile bir alıp vereceği kalmayacak. Araplar ise sadece taş atarak Türk Bayrağı taşıyarak Allahu ekber diye Slogan atarak bunu engelleyemez.
  • 398 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Yüzlerce yıl oturdukları evlerinden, mahallelerinden, şehirlerinden, ülkelerinden, türkülerinden, bahçedeki mahsüllerinden, emek verdikleri topraklarından kimisi iskân politikasıyla, kimisi bir devletin çöküşüyle zorla,zulümle,kimileri devletlerin mübadele politikasıyla göç edişlerini belgeler ve fotograflarla bir çok kaynak esas alınarak yazılmış bir eser.
    Okurken gözlerinizin dolacağı ,içinizin titreceği "bu nasıl bir zulüm ya rab !" diyerek hayretlere düşeceksiniz.Tek Türkler değil zulüme uğrayan ,çingeneler,yahudiler,müslüman olan Boşnaklar,Arnavutlar,Pomaklar ve dâhi Anadolu'dan mübadeleyle giden Rumlar binbir çeşit zulme uğramış.
    Balkan Savaşları sırasında gazetecilik yapan gördüğünü ve konuştuğu çete liderinin zevkle anlattıkları zulümlerini aldığı tehditlere rağmen korkmadan gazetede yazan ve zulmün her karesini yayınlayan LEV TROÇKİ neye inanıyorsun bilmem ama mekanın cennet olsun.Avrupa susma diye verdiğin savaşa helal olsun!
    Bizi birileri söküp köklerimizden, başka bir toprağa dikerse anlayacağız o insanları. İşte o zaman anlayacağız bu adına göç sevimliliği verilmiş insanlık suçunu !
    Dili ,anlatımı yalın acılarla dolu,bilgilendirici kesinlikle okumanız gereken bir eser.
  • Gazetecilik de yazarlık gibi hüner ve ustalık isteyen bir sanat. O sanatın inceliklerini bilmek lazım. Dilsiz kelimelerin dilini bilmek, onlara canlı , yeni bir dil vermek, onları konuşturmayı, ete kemiğe büründürmeyi, bilmeyenlerin, duymayanların dikkatini çekmeyi, düşünceleri kısa ifade etmeyi, önemli olanları ayıklamayı, önemsiz olanları atmayı, kalite ve olgunluk yaratmayı, saldırgan olmamayı, haksızlık yapmamayı, savaşa, çelişki ve çatışmalara neden olmamayı, uzun soluklu olmayı, kimseye kin beslememeyi , kıskanç olmamayı, sürekli insanı, bilgiyi, bilimi, eğitimi, yaratıcılığı ön plana almayı, kardeşliği, samimiyeti elden bırakmamayı bilmek lazım.
  • emil michel cioran röportajı (fransızcadan çeviren: haldun bayrı)

    hiç uyku uyumayan kişi başka bir zamanın içinde mi yaşar sorusuna cioran'ın yanıtı: "mutlaka (...) uykuyla geçen gecenin sonrasında, sabah uyanan birinde bir şeye başlıyor olma yanılsaması vardır. ama sizi bütün gece uyku tutmadıysa hiçbir şeye başlayamazsınız. sabahın sekizinde, akşam saat sekizdekiyle aynı hal içinde olursunuz ve zorunlu olarak şeylere bakış açınız tümden değişir."

    beter düşkünü

    christian bussy: 1937 yılında fransa'ya geldiğinizde, değer verdiğiniz yazarlarla tanışmayı denediniz mi?

    cioran: katiyetle. ancak 1949'da, ilk kitabım olan "çürümenin kitabı" (prècis de dècomposition) yayımlandığında yaptım bunu. ondan önce, hiçbir yazar, hiçbir filozof, hiçbir aydın tanımıyordum. o dünyadan biri değildim.

    c.b.: ama her şeye rağmen engeli aştınız...

    cioran: eğer öyle söylenebilirse! o zamandan itibaren özellikle salon hayatı denebilecek bir yaşantım yoktu. 50'li yılların başında, kokteyllere giderdim. üç ya da dört yıl sonra, bundan bezdim. aslında her zaman toplumun kıyısında yaşadım.

    c.b.: ama bir kitap yazmak her şeye rağmen, topluma girmektir. 1949'da sizi bu ilk kitabı yazmaya iten ne oldu?

    cioran: bu kitabın hikayesi oldukça ilginçtir. iki yıl önce, 1947'de dieppe'de kalıyordum ve mallarmè'yi rumence'ye çevirerek eğleniyordum. eğleniyordum diyorum ama, sözün gelişi işte, çünkü birden anladım ki saçma bir şeydi bu, boşa zaman harcamaktı, çünkü artık asla romanya'ya dönmeyecektim ve eninde sonunda benim yaptığım şeyi anlı şanlı bir klasik şairi meçhul bir dille tercüme etmekti. o zaman paris'e döndüm ve doğrudan, kendi adıma fransızca yazma kararı aldım; "çürümenin kitabı"nın kökeni budur. ayrıca yazdığım her şey, bunalım anlarında yazılmıştır. kitaplarımın hiçbirini, ortaya bir kitap çıksın diye yazmadım, hep bir tedavi amacıyla yazdım. bunu ifade etmesi güç ama kitaplarım aslında kitap değiller...

    c.b.: "niçin yazıyorsunuz?" sorusuna paul valèry, "zayıflıktan" cevabını veriyordu. sizin durumunuz da biraz böyle mi?

    cioran: zayıflıktan da fazla bir şey bu. bir nevi sefillik, tepetaklak olma... bundan sonra kitap bir kaza gibi geliyor.

    c.b.: belki aynı zamanda insanlarla karşılaşmak için de yazıyorsunuz. şahitleri etkilemek için.

    cioran: yok, bu değil! bir buhran halindeyken yazdığınız zaman, ötekileri düşünmezsiniz. eğer muhakkak bir diyalog olmasını istiyorsunuz o zaman...

    c.b.: kendinizle bir diyalog mu?

    cioran: hayır, tanrı ile. kitaplarımın bir yalnızlığın başka bir yalnızlıkla karşılaşmasından oluşmaları anlamında - hiç kimsenin tanrı'dan daha yalnız olmaması anlamında.

    c.b.: nihilist olduğunuz söylenir. bu doğru mu yoksa yanlış mı?

    cioran: hayır, nihilist değilim. hiçbir şey değilim. diyelim ki nihilist taraflarım var. inkârcı olduğum kesin. ama belirtmek gerekir ki inkâr bende soyut bir şey değil, içten gelen bir şey. bu... nasıl desem? bir infilâk gibi bu. şamar atmak mesela, o bile tasdiktir. kuşkusuz ben de şamarlar atıyorum ama hiçbir şeyi tasdik etmiyorum.

    c.b.: neden cioran isyancı biri?

    cioran: ama ben isyancı değilim ki! isyancı, bir şeylere çözüm bulmak ister. o bir militandır. ben kendimi baudelaire'e ve pascal'e yakınyakın hissediyorum, onların isyancı oldukları da söylenemez.

    c.b.: peki, daha uzağa gidelim. ümitsiz misiniz?

    cioran: yok, ümitsiz de değilim... tamam benim konumum kuşkusuz ümitsiz, çünkü hiçbir yere vardırmıyor. ama bu durumu hem kabul ediyorum, hem de ne tuhaftır ki bu benim yaşamamı hiç engellemiyor. kendi kendime her zaman , bu durumdan bir çıkış varsa bulmuş olurdum dedim. eninde sonunda, bir başkasından daha aptal değilim...

    c.b.: sizin kadar sert birinin de hayran olduğu, yakınlık duyduğu kimseler var mı?

    cioran: kuşkusuz. her zaman dostlarım oldu ama edebiyat çevrelerinin dışından. en büyük dostlarım yazmıyorlar. insanları hiçbir zaman işlevleriyle takdir etmedim. daha da ileri gidersem: metafizik planda, biraz endişe duyan bir kapıcı, sistemiyle şişinen bir filozoftan daha ilginçtir. aslında hayatta, hiçbir şeyi anlamamış olan çok büyük yazarlarla karşılaşılıyor.

    c.b.: yine de küçük bir istisnayla değil mi? michaux ile?

    cioran: ah, evet, hayran olunacak bir insan! uzun zaman boyunca aynı mahallede oturduk. onu konuşturmayı çok severdim.

    c.b.: aranızda hangi ortak noktalar vardı?

    cioran: söylemesi zor... fakat onun belgesel ve bilimsel sinemayı tutkuyla izlemesi beni büyülüyordu. daha sonra anladım. michaux, bir konuyu tüketmek istiyordu, hangi konu olursa olsun. oysa edebiyat zorunlu bir aldatmacadır. bu anlamda, michaux edebiyattan çıkmıştır.

    c.b.: siz de, gözlemlediğiniz zaman, konuyu tüketiyor musunuz?

    cioran: bilmiyorum. bir akşam, yemekten sonra, michaux ile birlikte gecenin ikisine kadar konuştuğumuzu hatırlıyorum. insanın kaderinden söz etmiştik; sesi birden değişti, bir titreme, bir heyecan hissettim: insanın bir gün yeryüzünden silinebilecek olması fikri onu alt üst ediyordu. bu heyecanı yüzünden onu hiçbir zaman affetmedim. ben, insanın yokoluşu varsayımının o kadar da kötü bir şey olmadığını düşünüyordum. ve o anda, bir hayalkırıklığı hissettim.

    c.b.: zamanla daha mı kinik oldunuz?

    cioran: hayır, çok daha az kinikleştim. aslında, yaşla birlikte her şey tükeniyor, kinizm bile. kuşkusuz yazdığım her şeyi inkâr etmek, düzeltmek veya küçültmek için hiçbir nedenim yok. ama şeyler ifade edilince öyle bir hale geliyorlar ki, onlara daha az inanıyoruz. niye? çünkü yazma olayı yine de bir kadirbilmezliktir. mesela intiharı ele alalım. intihar fikri başıma musallat olmuştu, intihar üzerine yazdığım âna kadar. ondan sonra bunu daha az düşünüyordum. yazmak bu anlamda kadirbilmezliktir: konuyu öldürürsünüz. ele aldığım bütün konuları yarı yarıya öldürdüm. saplantılarım azaldı.

    c.b.: bu aşamada, size şu soruyu sormalıyım. niçin intihar etmediniz?

    cioran: belki kurtaran da, tam olarak, intihar fikri, intihar saplantısı oldu. olumlu ve uyarıcı bir fikir bu, o olmasa hayatıma tahammül edemezdim. hristiyanlık, intiharı dışlayarak büyük bir psikolojik hata işledi. bence özgürlük fikriyle bağlantılı olan bu fikrin itibarını düşürmenin, ağır sorumluluğunu taşımaktır. madem ki her şey bana bağlı, bugün her şeye tahammül edebilirim.

    biyografinin sıfır derecesi

    "herhangi bir meslek icra etmekten, sevmediğimiz ve sevemeyeceğimiz şeyleri yapmaktan, her tür gayrişahsi işle uğraşmaktan kaçınmak için önüne gelen aşağılamayı ya da ıstırabı kabullenmek gerektiğini, aşırı bir zihin açıklığıyla anladım. bir tek fiziksel çalışmayı kabul edebilirdim. sokakları süpürmeyi kabul ederdim, herhangi bir şeyi ama yazmayı değil, gazetecilik yapmayı değil! hayatını kazanmak için her şeyi yapmak gerekiyordu. özgür olmak için önüne gelen aşağılanmaya tahammül etmen gerekir." (cioran)
    cioran'ın gençlik yıllarında katlandığı aşağılanmanın, yazdığı kitapların sayısı ve saygınlığının artması ölçüsünde azaldığı kestirilebilir. belki de bundan dolayı, yaşamının son yıllarında hiç yazmadı ve sadece müzik dinledi. hoşsohbetliği ve keskin zekâsıyla mesr olan insanlar, paris'e onu görmeye gittiler veya ülkelerine davet ettiler. bazen de ispanya'daki okurlarıyla mektuplaşarak tartıştı. ratelere düştünlüğünün sürdüğünden de emin olabiliriz...

    felsefeye olan inancını 17 yaşında başlayan ve yıllarca süren bir uykusuzluk dönemi sırasında kaybettiğini söyler cioran. "hatırıma geldiği kadarıyla, kendimde, insan olmanın kibrini yok etmekten başka bir şey yapmadım. ve tür'ün çevresinde, başka bir maymun çetesinden olduğumu iddia edecek çapa ulaşmadan, pısırık bir canavar gibi geziniyorum" (burukluk). tür'ün ve insanla ilgili her şeyin karşısında, o "pısırık canavar" tarafını daima muhafaza etti. insanların koşuşturmalarına şahit oldukça, "günlerin arasında, kaldırımsız bir dünyadaki bir orospu gibi," sürttü. belki bir intihar tutkunuydu ama yazdıklarıyla, birçok insanın içindeki "intihar enerjisi"ni, "kendi kendine ve her şeye gülüp geçebilme" gücüne doğru iteledi. hayata bulaşmadığı için istifa etmek zahmetinden de muaf olan sevgili kullardan biri oldu. anları mutlaklaştırdığı için, "yanlış anlaşılmak" cioran'la anlam kazandı.

    cioran, 1995 yılının haziran ayı sonunda öldü. insanlık macerasının gözlemcileri arasındaki yeri, isminin yanına gelen ayın ve yılın anlamsızlığı ölçüsünde kalıcıdır.