• Amerikan Ulusal Güvenlik Ajansı (NSA)’da uzun yıllar çalışan eski ajan Wayne Madsen, İsrail’in “Büyük İsrail” planı çerçevesinde Kuzey Irak’ın da bir kısmını sömürgeleştirmeyi amaçladığını iddia etti.

    Wayne, İsrail ve İranlı Yahudi hacıların Türkiye üzerinden Musul bölgesine gideceği ve burada Hristiyanların yaşadığı toprakları satın alacağını kaydetti. Maysen, Musul bölgesindeki saldırıların da MOSAD tarafından bölgeyi boşaltma amaçlı yapıldığını ileri sürdü. Uzun yıllar NSA’da çalıştıktan sonra gazetecilik yapmaya başlayan Wayne Madsen’in Onlinejournal internet sitesinde yayınlanan analizi şöyle:

    “İSRAİL YAYILMACILARI, ZATEN BİLİNEN BATI ŞERİA VE GAZZE ŞERİDİ’NİN KONTROLÜNÜ ALMAK, SURİYE’DEKİ GOLAN TEPESİ’Nİ SÜREKLİ ELİNDE TUTMAK VE LÜBNAN’IN GÜNEYİNE YAYILMA NİYETİNİN YANI SIRA, KUTSAL KİTAPLA İLGİLİ ‘BÜYÜK İSRAİL’İN BİR PARÇASI OLARAK DEĞERLENDİRİLEN IRAK’IN BAZI BÖLGELERİNE DE GÖZ DİKTİ.

    İSRAİL İRAN KÜRDİSTAN’I SÜRGÜNLERİNİ DE İÇEREN BİNLERCE İSRAİL YAHUDİ KÜRTLERİNİ, ESKİ YAHUDİ DİNİ TAPINAKLARINDA HAÇ YAPMA ADI ALTINDA IRAK KENTLERİ MUSUL VE NİNOVA’YA DOĞRU TAŞIMAYI PLANLADIĞI BELİRTİLİYOR. KÜRT KAYNAKLARINA GÖRE İSRAİLLİLER KÜRDİSTAN BÖLGESEL HÜKÜMETİ (KRG) İLE KÜRT YAHUDİ VE DİĞER YAHUDİLERİN KRG KONTROLÜNDEKİ IRAK BÖLGELERİNDE İYİ ENTEGRASYONUNU SAĞLAMAK İÇİN GİZLİ BİR ŞEKİLDE ÇALIŞIYOR.

    ABD’LİLERİN 2003’TEKİ İŞGALİNDEN SONRA İSRAİLLİ KÜRTLERİN KUZEY IRAK’TA, TARİHİ YAHUDİ ‘MÜLKÜ’ OLARAK DEĞERLENDİRİLEN TOPRAKLARI SATIN ALMAYA BAŞLADIKLARINI KAYDEDİYORLAR.

    İSRAİLLİLER ÖZELLİKLE EL KUŞ’TAKİ YAHUDİ PEYGAMBER NAHUM VE MUSUL’TAKİ YUNUS PEYGAMBER TAPINAKLARI İLE KERKÜK’TE DANİEL PEYGAMBER MEZARI İLE İLGİLENİYOR. İSRAİLLİLER KÜRT BÖLGESİ DIŞINDAKİ YAHUDİ ‘MÜLKLERİNİ’ DE SAHİPLENMEYE ÇALIŞIYOR, ÖZELLİKLE DE IRAK’IN GÜNEYİNDEKİ ŞİİLERİN ÇOĞUNLUKTA OLDUĞU İKİ BÖLGEDE, NECEF YAKINDAKİ BABİL EYALETİNDE BULUNAN EL KİFL KÖYÜNDE EZEKİEL TAPINAĞI VE BASRA YAKINDAKİ MİSAN EYALETİNDE BULUNAN EL UZAYR’DA ESDRAS’IN MEZARI.

    İSRAİLLİ YAYILMACILAR “JUDE VE SAMARİ” OLARAK ADLANDIRDIKLARI BU TAPINAKLARI DA BATI ŞERİA VE KUDÜS KADAR “BÜYÜK İSRAİL”İN PARÇASI OLARAK DEĞERLENDİRİYOR. KÜRT VE IRAKLI KAYNAKLAR MOSAD, IRAK’TAKİ İSRAİL YAHUDİLERİNİN ‘MÜLK’ TALEPLERİNİN İHTİYAÇLARINI SAĞLAMAK İÇİN İSRAİLLİ ŞİRKETLER VE TURİSTLERLE BİRLİKTE ÇALIŞTIĞINA İŞARET EDİYOR.

    İSRAİLLİLERE ‘HRİSTİYAN SİYONİZM’ KONSEPTİNİ DESTEKLEYEN ABD’DEKİ EVANJELİST HRİSTİYAN ÇEVRELER TARAFINDAN PARALARI ÖDENEN YABANCI PARALI ASKERLER YARDIMINI DA ALDIĞI BELİRTİLİYOR.

    IRAKLI MİLLİYETÇİLERİ İSRAİL YAYILMACILIĞININ IRAK’TA ARALARINDA IRAK’IN ATANAN CUMHURBAŞKANI CELAL TALABANİ TARAFINDAN YÖNETİLEN KÜRDİSTAN YURTSEVERLER BİRLİĞİ’NİN DE BULUNDUĞU İKİ TEMEL KÜRT FRAKSİYON TARAFINDAN DESTEKLENDİĞİNİ İDDİA EDİYOR. TALABANİ’NİN OĞLU KUBAT TALABANİ, YAHUDİ EŞİ SHERİ KRAHAM İLE BİRLİKTE YAŞADIĞI WASHİNGTON’DA KRG’NİN TEMSİLCİSİ OLARAK HİZMET VERİYOR.

    İSRAİL’İN TOPRAK SATIN ALMA AKTİVİTELERİ KRG BAŞKANI MESUT BARZANİ TARAFINDAN YÖNETİLEN KÜRDİSTAN DEMOKRATİK PARTİSİ TARAFINDAN DA DESTEKLENİYOR. BARZANİ’NİN BEŞ OĞLUNDAN BİRİ OLAN BİNCİRFAN BARZANİ’NİN DE İSRAİLLİLERLE GÜÇLÜ İLİŞKİDE OLDUĞU BELİRTİLİYOR.

    İSRAİLLİLER VE SİYONİST HRİSTİYAN PARTİZANLARININ IRAK’A GİRİŞİ SADECE BAĞDAT DEĞİL TÜRKİYE ÜZERİ DE YAPILIYOR. İSRAİLLİLER TARAFINDAN İSTENEN TOPRAKLARIN BOŞALTILMASI AMACIYLA MOSAD AJANLARI VE HRİSTİYAN SİYONİST PARALI ASKERLER BAŞTA NİNOVA, ERBİL, EL HAMDANİYE, BARTALAH, TALASQAF, BATNAYAH, BASNİQAH, ELKOSHEVEN, UQRAH VE MUSUL OLMAK ÜZERE KELDANİ HRİSİTYANLARA KARŞI TERÖRİST SALDIRILAR SAHNEYE KOYDU.

    İSRAİL VE İTTİFAKLARININ SALDIRILARI GENELLİKLE EL KAİDE VE DİĞER İSLAMCI CİHADİSTLERE YÜKLENDİ. YÜZLERCE ÜNİVERSİTE ÖĞRETMENİ DE BU PLANIN PARÇASI OLABİLİR.

    İSRAİLLİLERİN NİHAİ AMACI MUSUL MERKEZİ VE ETRAFINDAKİ HRİSTİYAN NÜFUSU BERTARAF ETMEK VE YAHUDİ KUTSAL KİTABIYLA İLGİLİ TOPRAKLAR BÜYÜK İSRAİL’E BAĞLANANA KADAR TOPRAKLARI İSTEMEKTİR. İSRAİL/HRİSTİYAN SİYONİST OPERASYONU İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI’NDAN SONRA İNGİLİZ MANDASI ALTINDA FİLİSTİNLİLERİN TOPLU GÖÇÜNÜN YENİ VERSİYONUDUR.

    HAZİRAN 2003’TE MUSUL’U ZİYARET EDEN BİR İSRAİLLİ DELEGASYON, İSRAİL’İN NİYETİNİN, BARZANİ’NİN YARDIMI İLE MUSUL’DAKİ YUNUS PEYGAMBER TAPINAĞI İLE MUSUL OVASINDAKİ NAHUM TAPINAĞI ÜZERİNDE İSRAİL DENETİMİNİ SAĞLAMAK OLDUĞUNU SÖYLEDİ. İSRAİLLİLER, İSRAİLLİ VE İRANLI YAHUDİ HACILARIN TÜRKİYE ÜZERİ MUSUL BÖLGESİNE GİDECEKLERİNİ VE IRAKLI HRİSTİYANLARIN YAŞADIĞI TOPRAKLARI SATIN ALACAĞINI SÖYLEDİ.”

    WAYNE MADSEN KİMDİR?

    ÇOK SAYIDA KİTAP VE YAZI YAZAN WAYNE MADSEN, 1994 YILINDAN BERİ WASHİNGTON’UN POLİTİKALARI, ULUSAL GÜVENLİK VE İSTİHBARAT DÜNYASI ÜZERİNE ARAŞTIRMA YAPIYOR. THE VİLLAGE VOİCE, THE PROGRESSİVE, CAQ, COUNTERPUNCH, VE MERKEZİ PARİS’TE OLAN INTELLİGENCE NEWSLETTER İÇİN YAZILAR YAZDI. MADSEN AYRICA GENOCİDE AND COVERT OPERATİONS İN AFRİCA 1993-1999 ( 1993’TEN 1999’A AFRİKA’DAKİ GİZLİ OPERASYONLAR VE JENOSİD) KİTABININ YAZARI.

    ESKİ BİR AMERİKA DENİZ GÖREVLİSİ OLAN MADSEN, BAŞKAN REAGAN DÖNEMİNDE AMERİKAN ULUSAL GUVENLİK AJANSİ (NSA) İÇİNDE DE YER ALDI. MADSEN AYRICA, NAVDAC (NAVAL DATA AUTOMATİON COMMAND), DIŞİŞLERİ BAKANLIĞI, RCA CORPORATİON, CSC (COMPUTER SCİENCES CORPORATİON) İÇİN DE ÇALIŞTI.
  • "Ne soykırım, ne katliam ne de başka herhangi bir kelime "Holokost" sözcüğünün yerine kullanılmamalıdır (s5)". Ayrıca "1933 yılında Nazilerin Almanya'da iktidara gelmesiyle başlayan ve 1945 yılında Nazi Almanya'sının teslim olmasıyla sona eren " bir dönemi ve yaşananları anlatıyor bu kelime.

    Önsözde kitabın yazılma/yayımlanma amacı kısaca anlatılıyor. Bu kitabın 1997 yılında yayımlandığı da unutulmasın. Ve o zaman daha internetin adını bile bilinmiyor veya internetin üniversiteler arası ya da devlet kurumları arası bir araç yani bir
    çeşit 'iç ağ' gibi çalıştığını düşünürsek, bu kitabın o zaman dilimi içinde 'hepsi bir arada' tarzında yazılmış bir içeriğe sahip olduğu unutulmasın. Önsözde belirtildiği gibi Türkçe fazla kaynak olmaması üzerine 'Encyclopedia Judaica'nın 'Holokost' bölümümün tercüme edilmesiyle ortaya çıkmıştır.

    'Holokost' Yahudi dilinde 'Holokost'tur. Yani başka bir kelime ile karşılanmayan, kendine has özelliği olan ve sadece 'kendi' olan bir kelimedir.

    Yine önsözde belirildiği gibi 'ne soykırım, ne katliam ve ne de başka bir kelime' bu kelimenin yerine kullanılabilir. Acının tarifi yok ya da nev-i şahsına münhasır bir kelimeden bahsediliyor.

    Ama biz bu kelimeden ne anlıyoruz: Almanların, Yahudilere yaptığı soykırımı; Almanya = Yahudi Soykırımı diye biliyoruz. Çoğu zaman acının tarifi olmaz. Çekilen ızdırapların,
    kayıpların, katliamların, insanlık dışı muamelelerin tarifi yapılamaz ve Holokost'ta bu anlatılırken tek karşılık olarak bu kelimenin hapsedilmesini de istemiyor.

    Ben bu kitabı yayımlandığı yıl (1997) o zaman Tüyap Tepebaşı Kitap Fuarı 'Gözlem Gazetecilik' standından almıştım. O zaman okumuştum ama aradan o kadar zaman geçince (21 sene geçmiş) ve site içinde 1.ve 2.dünya Savaşı kitap okuma etkinliği olunca da tekrar arşivimden çıkarıp, bu sefer notlar alarak okudum. Notlar alırken de geçmişe gittim (Tepebaşı Tüyap 2 katlıydı ve stand alt katta diye hatırlıyorum, sonra arkadaşları ve özellikle bu sene kaybettiğim ve 1990 yılından beri fuarlara beraber gittiğimiz o arkadaşı hatırlamadan da geçemedim. )

    Holokost, Almanya'da ve Polonya'da yaşayan milyonlarca 'Yahudinin' bilinçli ve düzenli bir şekilde devlet tarafından kitlesel katliama tabi tutulması olarak da okunabilir.

    Nazilerin iktidarda oldukları süre boyunca hem Almanya hem de Nazi kontrolü altında bulunan topraklarda yaptıkları katliamların sebeplerini anlatmaya çalışıyor.

    Holokost'u iki ayrı dönem olarak değerlendiren çalışma bunu 'savaş öncesi' ve 'savaş dönemi' olarak adlandırıyor.


    30 Ocak 1933'te Adolf Hitler'in Şansölye (Başbakan) olarak atanmasıyla Naziler iktidara gelir. Gelir ama Hitler'in Mein Kampf (Kavgam) da belirttiği gibi, düzenin, hayatın, ekonomideki yaşanan sıkıntıların sebebi olarak gösterdiği unsurlardan biri olan Yahudiler içinde zorlu bir süreç başlar.

    1.Dünya Savaşı sonrası ve 2.Dünya Savaşı öncesi bölgede (yani Almanya, Polonya, Çekoslavakya, Macaristan vd.) yaşayan Yahudilerin, ikili anlaşmalarla korunan hakları ve daha sonra meydana gelen çeşitli olaylar neticesinde yaşanan sıkıntıların tarihsel gelişimi hakkında kısa bilgi veriliyor.

    Nazilerin iktidara gelmesiyle Yahudiler için hem Almanya hem de yakın bölgelerde yaşayan Yahudiler için sıkıntılar baş göstermiş ve Nazilerin 'Temel siyaseti' olan 'Yahudilerden
    arındırılmış yurt' fikri, Yahudilerin zorla yaşadıkları yerlerden atılmasına yol açmıştır. 15 Kasım 1938 de Yahudi çocukların devlet okullarına alınmamasına başlandı (s13)' Rejim buna sebep olarak 'Alman kanının ve şerefinin korunmasını' ileri sürer ve bunu da 15 Eylül 1935'te çıkarılan Nürnberg Yasası'na dayandırır.

    Naziler, Yahudiler haricinde farklı unsurları da örneğin, komünist, çingene gibi yapıları da planlı bir şekilde yok etmeye çalışır. Ama Yahudilerden kadın, erkek, çocuk, yaşlı
    demeden imha etme eylemine girilirken diğer unsurlardan ise sadece sınırlı nitelikte bir eyleme girişilir.

    Almanya haricinde tüm Orta Avrupa ülkelerinde Yahudilere karşı ayrımcı işlemler yapılmış olsa da özellikle Almanya ve Polonya'da bunlar imha süreciyle sonuçlanmış, diğer
    devletlerde ise mallarına el koyma, sürgün gibi işlemler yapılmıştır.

    En korkunç katliamlar Almanya dışında Polonya'da yaşanmış ve Polonya'da 'ölüm merkezleri'nin adları kitapta belirtilmiştir.

    Kitabı okurken 40.sayfada 'Müslüman olarak anılan' diye bir cümleyle karşılaştım ve bir an duraksadım. 'Diğer kamplara nakledilen ve toplama kampı argosunda Müslümanlar
    olarak anılan hasta ve sakat mahkumlar burada öldürülür ve tıbbi deneyler burada yapılırdı'. Kelimenin kökeni ise 221.sayfada geçiyordu. 'Muselman': Nazi kamplarında ölüm halindeki tutsaklar için kullanılan deyim.

    Okurken şunu düşünmeden duramıyor insan: O bölgede oturan insanlar bu Yahudilere yardım etmediler mi? Kitap burada şunu ifade ediyor: "kaçan Yahudiler çok büyük
    tehlikeyi göze almaktaydılar" ve "onların çağrılarına kulak verilmemesi nasıl bir dünyaya çağrıda bulunduklarını çok iyi anlatmaktadır (s82)".

    Toplama kampları, Yahudileri imha etmek için kurulmasa da uygulamada tüm muhaliflerin yanında Yahudiler de burada tutulmuşlardır.

    Peki, Hitler'in Yahudi düşmanlığına iten sebepler neler? Niçin bu kadar düşman? Bunun esas araştırılmasında fayda var. Bir kişi bir anda bir şeye düşman olmaz ya da olursa neler yaşandığının bilinmesinde yarar var. Hitler'in anti-semitik düşünceye sahip olmasının arkasındaki düşünce neydi?

    Hitler'in düşünce yapısında etkili olan ve onun önderi olan kimlerdi? Bu da esasen araştırılıp, incelenmesi gereken bir konu ve kitap bu konuda bazı ipuçları da veriyor.

    Kısaca, 2.Dünya Savaşı öncesinde başlayan ve sistemli bir şekilde 'nihai çözüm -endlösung-, olarak nitelendirilen bir kapsamda Almanya ve Polonya'da bulunan Yahudilerin
    kitlesel olarak yok edilmesinin hikayesi anlatılıyor.

    Ezcümle: Tavsiye edilir.

    Notlar:

    + Kitabın satışı yok sadece sahaflarda bulabilirsiniz.
    + 1997 yılı için iddialı bir kağıt yani beyaz kağıt ve kitap sırtı dikişli olarak basılmış. Bu sayede kitap okununca dağılmıyor. Yeni basılan kitaplarda yaşanan -Avrupa kağıt-, sararma, soluklaşma bunda yok.
    + Kitap 2 ana kısım ve 14 alt bölümden oluşmaktadır.1.kısım savaş ve savaş döneminde yapılanları kapsarken, 2.kısımda ise savaş suçları davaları, Sovyet Rusya, Arapların Holokost'a karşı tutumları, Yahudi bilinci ve kaynakça içerir.
    + Kitabın arka sayfalarında yer alan sözlük çok yeterli değil. Şimdi internet sayesinde daha öz/ya da ayrıntılı bilgiye sahip olunabiliyor. Ama yazıldığı dönem için çok sıkıntılıydı.
    + İncelemeyi kasım ayında bitirmeyi özellikle istedim, çünkü 1997 kasımında Tüyap Tepebaşı Kitap Fuarından almıştım ve yine bir fuar zamanı olan kasım 2018'de ise yazıyı yazdım
    + Bazı kelimelerin dipnot şeklinde çevirisi olmadığı için geçmiş zamanda ansiklopedilerden yardım alırdık. Şimdi ise kolay, basit ve hızlı bir şekilde tek tuşla internet sayesinde
    kelimenin ne anlama geldiğini öğrenebiliyoruz.
    + Bu kitap 5-9 /Eylül/ 2018 tarihleri arasında notlar alınarak okunmuş ve 13/Kasım/2018 tarihinde düzenleme yapılıp siteye eklenmiştir.
  • Oscar elini genç adamın omzuna koydu: «Gazetecilik biraz çöpçülük gibidir, dostum. İnsanlığın ne kadar çürümüş, kokmuş tarafı varsa gazete sayfalarında ortaya dökülür.
  • Balzac’la tanışmam lise dönemime denk gelir. Vadideki Zambak’ın tırt bir çevirisiydi sanırım. Kitabı o zamanlar klasikler arasında olduğu için merak etmiş almış okumaya başlayınca hatırladığım kadarıyla şöyle bir cümleyle karşılaşmıştım;
    “Balzac kadınlar ile ilgili şöyle der; ‘Genç kadınları ciddiye almayın, onlar bencildir, onlarda gerçek dostluk bulunmaz, bir kadın ancak dul ve zengin olduğunda bir işe yarar.” gibiydi.

    O zamanın kafası tabi bir klasik böyle mi başlar be diyerek ilk kez bir kitap fırlattım. Uzun yıllar Elif Balzac’a küsmüş Balzac’ın da çok umrunda durumundayken yollarımız yeni keşfim Zweig sayesinde tekrar kesişmişti. Üç Büyük Usta kitabında Balzac’ı öylesine ilahlaştırarak anlatmış ki, bu 80 sayfada anlattığından hızını alamamış olacak R. Rolland’a yazdığı mektupta “Siz nasıl bir Beethoven’cıysanız ben de bir Balzac’cıyım. Otuz yıldır Balzac okuyorum, hayranlığımdan hiçbir şey kaybetmeden tekrar tekrar okuyorum.” diyerek heyecanını paylaşmış, yazarlık hayatının ve hayat tecrübesinin toplamı olmasını istediği ‘Büyük Balzac’ kitabının elyazmaları için 10 yılını vermiş.

    ‘Büyük Balzac’ Zweig’ın gençlik hayaliymiş. Ama ne yazık ki Balzac’ın da gençlik hayali olan ‘İnsanlık Komedyası’nı bitirememesi gibi Zweig da kitabı bitirememiş, hayran olunan yazarlarla böylesine ortaklık yaşamak Zweig’ın kaderi gibi sanki. (Kleist gibi intiharı da var.)

    Ben Üç Büyük Usta: Balzac, Dickens, Dostoyevski’yı okurken Zweig’in heyecanı anında bana geçti o hevesle koşarak Vadideki Zambak , İnsancıklar ve Oliver Twist aldım :) Tabi bu bir şey değil. Sabahattin Ali okurken onun çevirdiği Heinrich Von Kleist'in kitabını buluyorum hopp koşarak onu alıyorum, ondan etkilenen Zweig’ı buluyorum onun hakkındaki kitabı Stefan Zweig'in Son Günleri'ni alıyorum, onun yazdıklarını okumamak olmaz o da Honore De Balzac 'ı yazıyor , Balzac onun kitaplarına dadanıyorum. Balzac Stendhal övüyor ona yapışıyorum, Victor Hugo Balzac övüyor o bırakılır mı yok bırakılmaz onu da alıyorum. Bu silsile bana bir okuma listesi yaptırmıyor. Elif’le delirmeler :)

    Vadideki Zambak ( Bu sefer akıllılık yapıp düzgün çeviri araştırdım bence en iyisi İş Bankası) kadar sürükleyici, sözcüklerin içimde dans ettiği, ruhuma dokunan çok az kitap hatırlarım. Balzac gerçekten de gerçekliği öyle bir dönüştürerek anlatıyor ki okurken gözlerin kamaşıyor, içine işliyor.

    Balzac’ın kendi kendine – geleceğini görür gibi- soyluluk unvanı vermesiyle başlayan başyapıtlar serisi ölümüne kadar yazdığı binlerce satıra, iki bini aşkın karaktere, tamamlanmamış yüzlerce sayfaya varacaktır. Belki de dünyanın en çok yazan yazarıdır.
    “Hemen hemen hiçbir sanatçı, Balzac’ınki kadar geniş, Balzac’ınki kadar kapsamlı bir sanat dünyası kuramamıştır. (Modeste Mignon sf.6)

    Gününün 15 saatini neredeyse aralıksız yazmaya adayan ve günün birinde çok zengin olma inancını bir an olsun kaybetmeyen Balzac’ın bu azim ve hırsı gerçekten normal bir insanda görülebilecek gibi değil.
    “Bütün gücümle çalışıyor, günde on beş saat yazıyordum. Güneş yükselirken ben de kalkıyor ve sadece koyu bir kahve içip öğle yemeğine kadar çalışıyordum.” (Syf. 357)

    Bence onun hayatı içi bomboş öneriler dağıtan kişisel gelişim kitaplarının toplamından daha etkili olurdu hem de gerçek bir başarı hikayesi. Ki bu çalışmalar sırasında en büyük destekçisi ne anne babası ne yakın arkadaşları ne de sevdiği kadınlardır. Tek gerçek aşk ‘kahve’. Balzac bir şairin yazabileceği en büyük övgüyü kahveye ithaf eder;
    “Kahve mideye iner ve ondan sonra her şey harekete geçer: Düşünceler, tıpkı savaş meydanındaki büyük bir ordunun taburları gibi birbiri ardı sıra gelir; savaş başlar. Hatıralar, savaş düzeni alan askerlerin önünde ilerleyen bir bayraktar gibi koşar adım saldırıya geçerler. Hafif süvariler görkemli bir şekilde dörtnala kalkar. Mantığın topçuları nakliye birlikleri ve fişek kovanlarıyla gümbürder. En zekice buluşlar çarpışmaya keskin nişancılar olarak katılır. Karakterler kostümlerini kuşanır, kâğıt mürekkeple kaplanır, muharebe başlar ve savaşın yapıldığı meydan nasıl kapkara barut dumanının altında kalırsa, bu muharebe de kara dalgaların akınıyla son bulur.” (Syf. 210)

    Balzac’ın esas patlaması ve gerçekten iyi bir yazar olarak ortaya çıkması 30’lu yaşlarının başına denk gelir. Onun gerçek bir yazar olarak pişmesi başka isimlerle deli gibi yazdığı binlerce sayfa yazıyla, başkalarının kitaplarının birinin başından birinin sonundan kopyalarla tamamlanan piyasa kitaplarıyla olmuş. Ben bunları okuduktan sonra şimdiki piyasa yazarlarına karşı ılımlı olmaya karar verdim, sonuçta dünya dehası Balzac’ın geçtiği yolları düşünecek olursak bir Elif Şhafak bile kabul edilebilir.

    En iç karartıcı konu bence kitabın ve aslında Balzac’ın temel noktası: kadınlar. Balzac’ın kadınlarının çokluğuna rağmen seveceği kadınların özellikleri arasında yalnız ‘zengin ve dul olma’ hali olunca çaya çıkılan kitle de derhal oluşuyor ama bu şişman, kaba saba, semiz, kırmızı yanaklı, bağıra çağıra ve durmaksızın konuşan, her türlü topluluğa bir top mermisi gibi düşen bayağı adamı kabul edecek kadın profili bu istenen özellikliler arasından çok çıkmıyor.

    Ama hayatına bakınca da yazdığı o romantik, ateşli, heyecanlı mektupların yalnız zengin olma yolunda yazılmış taktiksel bir çalışma olması gerçekten acı verici;
    “En hafif kokundan bile mest olmuş durumdayım ve sana binlerce kez sahip olsaydım bile, beni daha da sarhoş olmuş görürdün.”
    “Sadece siz beni mutlu edebilirsiniz. Eva, önünüzde diz çöküyorum, hayatım, kalbim size aittir.”

    Bunlar ve daha yüzlercesi kadar hisli duyguları kağıtlara geçiren bu adamın hiç tam sevmemiş sevilmemiş olması beni gerçekten çok üzdü.
    Kadınlarla ilgili “gerçekte bu dünya üzerindeki tek dinim olan kadınlar” diye bahseder. (Syf:289)

    Gel gör ki bu ‘dininden’ çektiğini borçlarından bile çekmemiştir.
    “Hep hüsranla sonuçlanan tek ıstırabım kadındır... Kadınları gözlemledim, onları araştırdım, onları tanımayı ve şefkatle sevmeyi öğrendim. Ancak payıma düşen bütün ödül, büyük ve soylu yüreklerin beni hep uzaktan anlamaları oldu. Yazılarımda arzularımı, düşlerimi kaleme almak zorunda kaldım.” (Syf:292) diyecek kadar da onların karşısında çaresizdir.

    Balzac’ın hayatının bence en yanlış kadını, Modeste Mignon’un ilham kaynağı (şıllık demekten kendimi alamıyorum) Madam de Hanska, bize kitapta verdiği dil ve anlatım şölenini gerçek hayatta Balzac’a vermek bir yana dursun evli olduğu halde Balzac’ı 10 yıl oyalayacak, onun kimseyle ilişki kurmasını istemeyerek trip üstüne trip atacak, kendisinden tiksindiği halde bırakmamak için de gereksiz bir direnç gösterecek, Balzac’ı kısacası parmağında oynatacak ve ancak onun ölümü garantisiyle kendisiyle evlenecek kadar da aşağılık bir kadındır.

    Balzac’ın müthiş hayalperestliği ve heyecanı kitaplarının başarısının aksine onun hayatını kurtaramamış maalesef. Borcu olmadığı bir uçan kuş varmış sanırım ( yakalasa ona da borç yapardı bence). Borçlarından kaçmak için göçebe yaşayan, kendine arka kapılar icat eden, aylarca farklı şehirlerde, ülkelerde kalarak borcunu unutturmaya çalışan Balzac, bence hem ‘borç’ kelimesinin anlamını bilmiyor hem de paranın ne olduğundan bi haber yaşıyormuş. Çünkü onu ne kazanabilmiş, ne kullanmış ne de birine ödemiş.

    Doppler gibi parayı ortadan kaldırıp takas usulü alışverişi getirmeye çalışıyor hatta büyük oranda bunu başarıyor da. Çünkü bütün alışverişini olan olmayan yazılmış yazılmamış kitapları ile ödeyerek yapıyor.
    “Eserlerini, daha ilk satırını bile yazmadan satmakta, peşinen rehine koymakta ve tüy kalemi adeta bir sürek avındaymışçasına aldığı avansların peşinden koşmak zorunda kalmaktadır.” (Syf:342)

    Ömrünün son anına kadar o kadar çok iş denemesinde bulunmuş ki ne etrafındakiler ne de kendisi hiç dememiş ki ‘azizim sen sadece yaz lütfen yaz sadece yaz’.

    “Balzac ne zaman kendi etkinlik alanına ihanet edecek olsa, dehası ve keskin kavrayışa sahip zekası başarısızlığa uğrayacaktır. Kendi topraklarında nasıl dev gibi güçlü oluyorsa, kendine yabancı alanlarda aksine cücelere bile alay konusu olacak kadar küçük kalmaktadır.” (Syf.351)

    Matbaa işine girer batar; borç, hurufat dökümhanesi kurar batar; borç, gazetecilik yapar batar; borç, maden aramaya girişir batar; borç, tiyatro işine girer batar; borç, siyasete girmeye çalışır hepten batar… bir insanın hayatı boyunca bu kadar borç üretmesi bu kadar kitap üretmesi ile doğru orantılı hiç olmuş mudur, bilinmez. Ukrayna’da tatilde olduğu dönem uçsuz bucaksız ormanı görünce bile bu muhteşem doğa tasvircisinin aklına nasıl kalas ticareti yapmak geliyor aklım almıyor.

    Balzac sanki çaresizliklerden, başarısızlıklardan besleniyor gibi elinin yazma dışında neye atsa elinde kaldığı yetmiyormuş gibi üstüne bir de borca mahkum oluyor ama bu da onun hırslanıp daha çok çalışmasına neden oluyor.
    “En iyi esinler bana hep en derin korkuları ve çaresizlikleri yaşadığım saatlerde gelir.” (Syf.241)

    Yaşadığı herkesi, her olayı, her şeyi de ( nesnelere kadar) kitaplarına aktarır. E o kadar karakter yaratmak başka nasıl mümkün olur.
    “Balzac büyük sırrı keşfetmiştir. Her şey konudur. Araştırmasını bildikten sonra gerçeklik, bitmez tükenmez bir madendir.” (Syf.261)

    Edebiyat’ın Sisiphos’u Balzac’ın en cesur hareketlerinden biri dönemin en güçlü yayıncısına karşı açtığı dava olmuş. Olması gereken, tüm meslektaşlarının onun yanında olması tabi ama ona duyulan derin kıskançlık ve düşmanlık karşısında Balzac’a yalnız Victor Hugo destek olmuş. E şimdi bakıldığında bu edebiyat çevresinde yalnız Hugo ve Balzac sınırları aşmış, kraldan krala destek:)

    Balzac’ın muhteşem tiyatro macerasını anlatmadan geçmek istemiyorum. Kendisine oyun yazmasını teklif eden tiyatro müdürünü eli boş göndermemek için anlaşma yapıyor, sözleşmeyi imzalıyor haliyle parasını da alıyor, Balzac bu:)
    Oyun için her şeyi kendi elleriyle hazırlar; oyuncular bulunur, dekor ayarlanır, sahne tamam, biletler basılır, gelecek konuklar, yerleşim düzeni, koltuklar…
    Provlar başlayacak, Balzac prova öncesi arkadaşlarını çağırmış, herkes Balzac’ı bekliyor, arkadaşları “Uzman olarak şimdi bizim görüşümüzü almak istiyorsun demek?” diye soruyor, cevaba gel:
    “Oyun henüz yazılmadı ki.”
    “Öyleyse okumanın altı hafta kadar ertelenmesi gerekiyor.” “Hayır,” dedi Balzac, “parayı alabilmek için dramı şimdi alelacele yazıp bitireceğiz. Acilen yerine getirmem gereken bir taahhüdüm var.” “Ama bu yarına kadar mümkün değil; müsveddeleri temize çekmek için bile zaman yok.” “Ben her şeyi ayarladım bile: Sen ilk perdeyi yazıyorsun, Ourliac bir sonrakini, Laurent-Jan üçüncüyü, de Belloy dördüncüyü, ben kendim ise beşinciyi üstleniyorum ve kararlaştırıldığı gibi yarın öğle saatlerinde Harel’e oyunu okuyacağım. Tek bir perde en fazla dört yüz beş yüz satır demektir ve bu da bir gün bir gecede rahatlıkla yazılabilir.” (Syf:420)
    Çok güldüm ben buna ya:)

    Balzac’ın belki de hayatında yaptığı en büyük yücegönüllülük, kral hareket Stendhal’e yazdığı şık makale. ‘Parma Manastırı’na yazdığı yazı sonrası hem aslında döneminin kıskanç edebiyat dünyasına sağlam bir tokat çakmış hem de Victor Hugo gibi büyük bir isimden geri kalmadığını da göstermiş olur.
    “Gerçekten de böylesine muhteşem ve sahici bir muharebe tasvirini okurken kıskançlık ateşi sardı beni. Eserlerimin en zor kısmı olan Askerlik Yaşamından Sahneler için hep böyle bir şeyi hayal etmiştim ve bu parça beni kendine hayran bıraktı, cesaretimi kırdı, büyüledi ve çaresizliğe düşürdü. Bunları size tüm samimiyetimle söylüyorum... (Syf:431)

    Ama öngörüde yüz kaplan gücünde olan Balzac için Stendhal tek nokta atış değil ki;
    “Ölümden sonra söz konusu insanlarla rolleri değişeceğiz. Yaşadığımız sürece ölümlü bedenimiz üzerinde iktidara sahipler ama daha ölüm gelir gelmez hemen unutulmaya yüz tutacaklar.” Bu kadar net.

    Balzac’ın hayatının en büyük amacı olan ‘zengin olma ve dul zengin bir kadınla evlenme’ idealine öylesine kendini adamış ki 50’li yaşlarda ve yataklara düşecek denli hasta olması bile ölüm düşüncesini aklının ucuna getirmemiş. Kendisine mektupla aşkını anlatan ve onu yıllarca peşinden koşturan “yabancı kadın”la ömrünün son aylarında evlenecek ve ona yabancı olarak son nefesini verecektir. Hayal ettiği, hesapladığı, uğruna deli gibi çalıştığı hiçbir şeyi başaramadan. Ne kadar büyük bir yazar olduğunu sağlığında göremeden…

    Benim en çok içimi acıtan ölmeden önce zar zor yazabildiği mektupları, bir yazar için hele ki Balzac için en acı verici cümleler;
    Artık harfleri bile seçemiyorum ki sana bu mektubu yollayabileyim. Gözlerimdeki ağrı, ne okumama ne yazmama izin veriyor.”
    “Artık okuyup yazamıyorum.” (Syf:543)
  • Gazetecilik yapmak için piyasaya gelenlerin ancak %1'i kalır. Geri kalanlar şöyle bir boy gösterip, geçit resmi yaparlar ve giderler.

    (Başdan, haftalık siyasi magazin, sayı 13, 2 Kasım 1948)
  • Kurgu gazetecilikten daha mı doğrudur diye sorarsan? Gazetecilik gerçeklere dayanır .
  • Apo Olayını Perde Arkası

    Bu Saygı abinin okumuş olduğum kaçıncı kitabı hatırlamıyorum..Her yazdığı kitap gibi soluksuz okudum çok güzel hazırlanmış bir araştırma kitabı, Abdullah Öcalan hakkında daha hiç görülmemiş belgeler ve konuşmamış insanlar bu kitap için konuşuyor..

    Saygı Öztürk'ün şu yönü beni çok şaşırtıyor, Çoğu gizemli insan olayları patlayınca konuşmuyorlar ama Saygı abi konuşmak isteyince dökülüyorlar..Bunu Başarmanın Sırrı Dürüst Gazetecilik

    Keyifle Okumanız Dileklerimle....