• Gaziantep
    Çok özledim be 🇹🇷😔🇹🇷
  • Kalbime Yazdım Seni(Kitap Yorumu)
    .
    Selamlaaar! Uzun bir aradan sonra karşınızda bulunmaktayım. Evet arayı çok uzattığımın farkındayım, yaklaşık üç ay olmuş. Burayı çok özlemişim;bundan sonra arayi fazla açmamaya özen gosterecegim.
    .
    Yoruma geçmeden önce; Kalbime Yazdım Seni kitabının yeri bende çok ayrı çünkü kendisi ilk imzalı kitabım. Ayrıca belirtmek isterim ki bu kitabı alırken çok endişeliydim, TÜYAP fuarında @hayatyayinlari standina gittiğimde karşılaştık @zekeriyaefiloglu ile standda uzun bir kuyruk vardı,haliyle bende merak etmiştim ne bu uzun kuyruk diye. Sonra bende kuyruğa girmiş buldum kendimi, sıra bana geldiğinde kendisi önermişti bu kitabı okumamı ve kendisiyle güzel bir sohbet etmiştik, o zaman edemediğim teşekkürü şimdi etmek istiyorum; Tesekkurler @zekeriyaefiloglu
    ..
    Yorumuma gelecek olursak; kitabın akıcı bir ilerleyişi olduğunu belirtmeliyim, okurken fazla sıkmiyor(bazı yerlerde okurken sıkılmıştım). Ama belirtmek isterim ki kitap bittigi zaman şaşıracak, boylesi bir aşka,bu kadar büyük fedakarlığa inanmakta güçlük çekeceksiniz. Birde bu kitabı okuyanlar kesinlikle ağlayacağımı söylemişlerdi bende çok merak ederek başlamıştım okumaya,kabul ediyorum acıklı bir kitap ama ağlayamadım ben okurken. (Sorun bendeydi galiba) Sanırım kitabı okurken yaşadığım tek hayal kırıklığı burası. Onun dışında kitap Ordu'da başlayıp; Anakara,İstanbul,Gaziantep ve Almanya'ya kadar götürüyor sizi. Farklı kültürlerden,farklı yaşam tarzlariyla yetişmiş iki insanın beklenmedik bir anda kesişen hikayesi bu kitap aslında. Garip hissetmiştim bu kitabı okurken, umarım sizde keyifle okursunuz. ..
    Kitaptan bahsedecek olursam Rüstem Ordulu bir ailenin çocuğudur, 11 yaşında annesi ve babası ayrılır. Bu sebeple Rüstem yurtta okumaya başlar. Daha sonra İstanbul'da Edebiyat Fakültesi kazanır. Aynı zamanda Gaziantep'te Hüseyin ağanın Sevgi ile Sevil adında iki kızları vardır. Sevil küçük yaşta birine aşık olur ve onunla kaçar. Ailenin tek umudu Sevgi'dir. Sevgi teröristler tarafından kaçırılır ve Hüseyin ağa terör örgütüne yüklü miktarda para ödeyerek kızını kurtarır.Başarılı bir öğrenci olan Sevgi üniversite okumak ister.Babası terör örgütü kızını tekrar bulmasın diye tanınmaması için cerrahi bir operasyon uygulatir kızına.Ayrıca adınıda değiştirmiştir yeni adi Raşide'dir.Sevgi üniversiteye başlamıştır.Rüstem ise bu üniversitede öğretmenlik yapmaktadır ve Sevgi'nin öğretmendir. Kısa zamanda ikisi arasında bir aşk başlar ve Rüstem, Raşide olarak bildiği Sevgiye şiirler yazar. Ama Sevgi ne yaparsa yapsın teröristlerden kaçamaz,sevdikleri ile tehdit edilir mecburen örgüte geri döner. Bu arada hamile olduğunu öğrenen Sevgi,zor sartlarda doğum yapar. Sevginin kızına ne oldu derseniz, Rüstem ile Raside tekrar kavustumu diye merak ederseniz veya Sevil sadece sevdiği adamla kaçan yan karakter olarak mi kaldı diye merak ediyorsanız e kitabı alın bir okuyun derim...Keyifli okumalar. Bol kitaplı günler dilerimAyrıca yine belirtmeden geçemeyeceğim ki @zekeriyaefiloglu na çok teşekkür ederim. Biraz da olsa güneydoğu da neler yaşandığını,oradaki insanların neler çektiğini kaleme alıp bize empati duygusunu aşıladığı için. ...
    .
    ##Altını Çizdiklerimden
    ....
    .
    *Sen dizelerinde asılı duran,fitili ateşlenmiş kelimelersin.
  • 2011 yılından itibaren üç milyonu aşkın mültecinin akın ettiği Türkiye-Suriye sınırı, cihatçılar için de geçiş hattına dönüştü. Sınırın Suriye tarafında tüm kontrolü ele geçiren Işid, bu güzergahı organize biçimde kullandı. Gaziantep, Kilis, Şanlıurfa ve Hatay'da kaçakçı ve taksici ağı kuran Işid, sınırdan yalnızca militan geçirmedi. Bazen bomba, bazen de canlı bomba gönderdi.
    İsmail Saymaz
    Sayfa 260 - İletişim
  • Ancak çok tuhaftır; Şanlıurfa, Gaziantep ve Kahramanmaraş'ta dört gazeteciyi ajanlık gerekçesiyle evlerinde boğazlayıp sokak ortasında infaz eden Işid, Amerikan şirketine Suriye hakkında bilgi satan Najeeb'e dokunmadı. Mesele ajanlık olsa, Işid ve Alnajjar'ın önce Najeeb'i infaz etmesi gerekmez miydi?
    İsmail Saymaz
    Sayfa 227 - İletişim
  • “Ne çok şey borçluyuz Siyonist Hıristiyan Trump’a.

    Kendi adıma çok teşekkür ediyorum : Hay sen çok yaşa Trump, Şaron gibi öleme!

    Adam daha ne yapsın; tarihin koridorlarında eski zaman güzellemesi ile mutlu, günümüzün dayatmaları karşısında ezik ve sinik, dünya sevgisi ve ölüm korkusuyla titrek, narkozlu uykulardaki Müslümanları sarsıp kendine getirmek için çırpınıyor.” (Yaşasın Trump! 14.12.2017)

    Herkes düşünsün!

    Liberali, sağcısı, solcusu, muhafazakârı, kemalisti, ulusalcısı… En çok da “Zulüm 1453’de başladı” diyenler.

    İçimizden hatırı sayılır oranda kitleleri devşirdiler. Bu ülkenin canlarını, bu ülkenin değerlerine karşı siyasal ve kültürel Truva atları olarak sahaya sürdüler. Etnik, mezhebi, ideolojik iç çatışmalar armağan ettiler. Dayattıkları ulus devlet formatı, hep ayrışma, güvensizlik, düşmanlık tohumları ekilmesine sebep oldu.

    Saldırgan, sapkın, kudurgan, haydut ve putperest Batı medeniyetinin doğu kolu Rusya’nın işgallerini gördük. Yüzbinlerce şehit verdik, Sarıkamış ve diğer doğu topraklarımızda.

    1915’de “Çanakkale geçilmez!” dedik. Filistin’den Şam, Bağdat, Hicaz’a; Afrika’dan Bosna, Üsküp, Prizren, Arnavutluk, Makedonya, Bulgaristan, Batı Trakya’ya; Kafkaslardan Türk Cumhuriyetler, Diyarbekir, Van, Gaziantep, Urfa, Gaziantep’e, yüzbinlerce Osmanlı toplumunun yiğit çocuklarını şehit vererek… Batı medeniyetinin batı kolu İngiltere ve Fransa’nın işgal girişimlerine göğüs gerdik…

    Çanakkale geçildi!

    1920’de batılı emperyalistler ellerini kollarını sallayarak İstanbul’u işgal ettiler.

    İşgalci Batı güçlerinin ideolojisini, kültürünü amentü haline getiren bir devlet yapılanması çıktı karşımıza.

    O halde bunca kanı niye döktük? Yüzbinlerce şehidi ve yaralıyı niye verdik?

    Anayasadan medeni kanuna, ceza kanunundan ticaret kanununa değin tüm hukuk müktesebatını işgalci, sömürgeci Batıdan aldık.

    Kıyafet başta olmak üzere kültürel tüm verilerimizi, davranış biçimlerimizi değiştirdik. Batı toplumları kertenkele deliğine girse biz de girer olduk.

    Camilere kiliseler gibi sıralar, oturaklar koymayı konuştuk. Yeni kıble Batı olmuştu.

    Ama yine de memnun olmadılar, güvenmediler. Yahudiler, Hıristiyanlar hiç dostumuz olmadı, kıyamete kadar da olmayacaklar.

    “Coğrafya kaderdir” denir. Ateist, liberal, ulusalcı, Kemalist, demokrat olmak fark etmez; Batının gözünde hepsi yine de Müslümandır.

    Dindar, laik Türkiye toplumu olarak neler yapmalıyız?

    Liberaller, Amerikancılar, Avrupacılar! Hâlâ kurtuluşu Batıda mı arayacağız?

    Bize ait değerlere şüpheyle hatta nefretle bakarken Batı’dan gelen her şeyi kutsamaya devam edebilir miyiz?

    Evet… Mahkûm edildiğimiz mağaranın dışına çıkarak, Araf tepesinde, tarihe yön veren Batı’nın kalbimize şırınga ettiği gerçekliklerin sahte olabileceğini düşünerek işe başlayabiliriz.

    Gözlerimizi hakikatin ışığına alıştırarak, modern gözbağcılığın gösterisine dur diyebiliriz.

    Batının merhametten, insanlıktan yoksun çocukları nereye gittilerse toprakları koloni, insanlarını köle yaptılar.

    Amerika yerlilerini düşün: Toprakları çalınan, özgürlükleri elinden alınan. % 90 ‘ı yok edilmiş yerli kardeşlerimizi.

    Afrika’ya bak: Kaynaklarını talan etmeye, insanlık onurunu ayaklar altına almaya koşmalarına. Büyük zulümlerle, hayvan avlar gibi topladıkları insanlarını köleleştirerek Amerika’ya götürmelerine. Renklerinden hakaret kelimeleri üretmelerine, “zenci” demelerine. Köklerinden koparılmış siyah kardeşlerimize…

    Asya’ya dön yüzünü: Muazzam yeraltı ve yerüstü kaynaklarını ülkelerine akıtmak için insan avına çıktıklarını… İşgallerini sağlamlaştırmak için kitleler arasına fitne ve fesat tohumları ektiklerini. Şirketler kurarak ülkelerin kaynaklarını sömürdüklerini, demografik yapıları değiştirdiklerini gör…

    Hatırla: İki dünya savaşı çıkardıklarını, en az 110 milyonun insanın ölümüne sebep olduklarını. Suçsuz insanların üzerine, şehirlere atom bombası attıklarını.

    En az bir milyon Ruandalıyı Suriyeliyi katlettiklerini, 2 milyona yakın Iraklının yok edildiğini…

    İnsanlığın vicdanını, merhamet duygularını lekelediklerini. Irkçı ve faşist olduklarını. Hitler’i, Mussolini’yi, Lenin’i, Stalin’i, Mao’yu dünyaya belâ ettiklerini. Beyaz’ın efendi diğerlerinin hizmetçi olduğuna inandıklarını.

    Afganistan, Irak, Suriye ve Yemen’de yeni silahlarını denediklerini itiraf eden Amerika’yı, Rusya’yı, İngiltere’yi, Fransa’yı ve diğerlerini…

    Gelelim bize.

    Güçlü bir öze dönüş rüzgârına ihtiyacımız var. Tarihimiz ve tecrübelerimiz bize derinlik ve direnç sağlayacaktır.

    Hep beraber özeleştiri yapmalıyız. 200 yıllık Batılılaşma maceramızın ne getirip götürdüğüne dair.

    Teknolojik üstünlük ve getirdiği zenginlik, dünyanın başına belâ edilmiştir. İnsan ruhunun bu denli çölleştiği, insanın değersizleştiği, küçüldüğü günümüzde; şiddet, sapkınlık, ailenin yara alması, psişik ve nevrotik hastalıkların çığ gibi artması, intiharların yaygınlık kazanması görmezden gelinemez.

    Küresel kapitalizmin patronlarına, din bezirgânlarına, Batı’nın anayasal güce kavuşturduğu ideolojik prangaya karşı sağlıklı, yapısal bir tavır geliştirmeliyiz.

    Önce neye inanacağımızı belirlemek zorundayız: Putlaştırılmış akla ve Şeytan’a mı, sonsuz merhamet sahibi, bağışlayıcı yüce Yaratıcıya mı?

    İman ve aklın yollarını ayıranlara aldırış etmeden değer ve nesne üretmeliyiz.

    Adâlet hiçbir bahane göstermeden hedefimiz olmalı. Ehliyet ve liyakat en önemli ölçü kabul edilmeli, hiçbir partizanlık bu hazineyi değersizleştirememeli.

    Küresel kapitalizme kaynaklarımızı, ulusal/küresel medyaya değerlerimizi yağmalatmayacak rasyonel adımlar atmalıyız.

    Zevk ve sefa içinde, hız ve hazzın kölesi olarak tüketim toplumunun ruhsuz ve amaçsız parçası olmaya hayır diyebilmeliyiz. Lükse, israfa karşı tutarlı ve kararlı bir duruş sergilemeliyiz. İlkelerle büyür, sade bir hayatla geleceği inşa eder; lüks ve konforla batarsınız.

    Üretmeden tüketme peşinde koşmak, küresel kapitalizmin kölesi olmaktır.

    Dünyada en az tasarruf yapan ülkeler arasındayız. Tasarruf, dış güçlerin operasyonları önünde güçlü bir settir.

    Haydut Batı güçten anlamaktadır. Savunma sanayini daha da güçlendirmeli, dışa bağımlılığımızı en aza indirgemeliyiz. Teknolojik eksikliği de olsa silâhlarımızı, araç ve gereçlerimizi kendimiz üretmeliyiz. Yerli yazılımlar hayatî önem arz etmektedir.

    Kadınlarımızı kapitalizmin oyuncağı olmaktan kurtarmalıyız.

    İman, ahlâk, ilim ve davranış bütünlüğünü yakalamalıyız.

    Bütün ilimlerin bir arada verildiği eğitim sistemi; ateizm, deizm, nihilizm dalgalarını kıracaktır.

    Bağımsızlığımızın yolu; iman, ahlâk, akıl, plân, proje bütünlüğünden geçiyor.

    İşte o zaman ülkemizi her türlü saldırıdan koruyabilir, yeniden insanlığın vicdanı, ezilenlerin sesi olabiliriz.

     

    11.08.2018, Kardelen, Ankara

    Mehmet Yavuz AY
  • Onat Kutlar, Türk Şair, Yazar, Sinema ve Fikir Adamı yazıyor biyografisinde. 59 yaşında terör saldırısı sonucu öldürülene kadar bütün bu dallara katkıda bulunmuş elinden geldiği kadar. Bakarsınız hayatına, şu anki konumuz 23 yaşında Gaziantep'den İstanbul'a geldikten sonra yazdığı ilk kitabı, 9 öyküden oluşan İshak.

    İlk önce İshak'la tanışmamı sağlayan kitaptaki öyküleri anımsatan rüya gibi incelemesiyle tabula rasa 'ya ve kitap hakkında yaptığı yorumları doktora tezi boyutuna ulaşan Metin T. 'ye teşekkürlerimi sunarak başlayayım incelemeye.

    Anladığım kadarıyla öncelikle içindeki öykülerle olmasa da üzerine yapılan olumlu eleştirilerle kült statüsüne ulaşmış bir kitap bu. "Güney Amerikalılar yapıyor da bizimkiler neden yapamıyor"a cevap olarak “Daha Marquez Büyülü Gerçekliğin ne olduğunu bilmiyorken, 23 yaşında yazmış bu kitabı” diyor eleştirmenlerimiz-(Fethi Naci). Sürreal edebiyat var bir yerde- farklı tabii, Ama ben Sait Faik'in bazı öykülerini kafamda bu akıma uydurdum sürrealdan çok, cahillliğimden.

    Peki ne büyülü gerçeklik, o çok bilinen reçel isteyen hayalet tanımından farklı olarak? Bence bir çocuğun ya da yaşlı bir kadının hayal ile gerçeğin birbirine karıştığı dünyasını örnek gösterebiliriz. Farklı şeyler de olabilir tabi, ama ben büyülü gerçeklik içeren kitap/filmlerde korkutucu şeyler gördüğümü hatırlamıyorum fazla. (Gerçi Pan'ın labirenti sıkıntılıydı biraz kabul etmek lazım)

    Onat Kutlar'ın bu kitabında da bazı öykülerde gerek anlatımdan, gerekse olaylardan sanki bir rüyanın içindeymişsiniz gibi hissediyorsunuz. Ama çoğunda bu rüya karabasan oluyor. Kötücül bir şeyler var bu hikayelerde, ama bağlıyor sizi kendisine her kötü şey gibi. Şu alıntı mesela, #32126239 -bencil kediler, kuşlar filmini hatırlatıyor insana biraz.

    Kitabın başında Onat Kutlar'ın 1977 yılında ikinci baskı için yazdığı önsöz var. Bazı incelemelerde hikayelerden daha iyi olduğu söyleniyor ki, buradaki anlatım, kitabın hikayesi gerçekten güzel. Buradan yazarın diğer deneme kitaplarını da okumam gerektiğini anlıyorum. Yalnız bu önsözden sonra, hikayelerde “küçük, alçakgönüllü kesitler”, yazarın çocukluk gençlik yaşamından bölümler bulacağımı düşünürken bambaşka şeylerle karşılaşıyorum.

    Hayır, o söylenilen büyülü gerçeklik değil beni şaşırtan. Üslubu öncelikle, betimlemeler ya da metafor kullanımları olağanüstü. #32232377 ya da #22706502 gibi alıntılarda tutuluyorsunuz yazarın diline. Kullanılan kelimelerin tam yerinde olduğunu görüyorsunuz , daha uygun olamayacağını biliyorsunuz , fazladan bir söze gerek kalmadığını anlıyorsunuz. Yani benim yaptığım gibi konuştukça konuşmuyor Onat Kutlar. Kısa ama vurucu hikayelerle etkiliyor insanı.

    Üslubu anlattık, ya kurgu. Hayır, havada şeyler yok hikayelerde, olan bir şeyler var. Durum hikayeleri değil, onlarca sayfa betimleyip sonuçta bir şey vermeyenler gibi hiç değil. 7-8 sayfada kurguluyor hikayeyi. Okuyorsunuz, bir şeyler anlıyorsunuz. Kafanızda soru işaretleri oluşuyor, tekrar okuyorsunuz – başka bir şey fark ediyorsunuz. "Yoksa şöyle miydi? "diyorsunuz, tekrar okuyorsunuz, başkasıyla konuşuyorsunuz. Yani bitmiyor hemen hikayeler, yaşatıyorlar kendilerini daha sonra içinizde. Netlik, kesinlik arayanlar karşı çıkabilirler belki ama kötü bir şey değil kesinlikle bu söylediğim.

    Bazı hikayelerde gerçekten Marquez'vari bir sıcaklık varken, bazılarında Poe'nun nefesiyle ürperiyorsunuz sanki. Ama kitabın sonunda düşündüğünüz tek şey var: “Ben neden bugüne kadar ıskaladım bu kitabı”. Her açıdan zamanında kendisine verilen değeri hak ediyor bu kitap şu an nispeten unutulsa da.

    Peki ne yapmamız gerekiyor; bir yerden başlamak gerek tabii. İlk önce kitap gibi kısacık ama aynı seviyede değerli olan bu incelemeyi (#22780326) okuyup bir şeyler hissedip hissetmediğinizi sorun kendinize. Bu soruya cevabınız evetse, YKY'nin 72 sayfalık 4. baskısı halen satılmakta. Alıp sindire sindire okuyun kitabı. Daha sonra tekrar okuyacaksınız zaten. Kitap bittikten sonra da, Li-3 'ün Onat Kutlar'a ithafen yazdığı 23 hikayesine göz atabilirsiniz. (#31885227) O da bu kitaba girebilecek kadar güzel bir hikaye çünkü.

    Kendisini 23 yıl önce kaybetmiş olsak da geç kalmış sayılmazsınız. Bilinmeyi, okunmayı hak eden birisi Onat Kutlar.