Gazi Maraş

Oldum olası pürüzsüz, karşıdan baktığınızda bir porselen soğukluğu hissettiren mekânlardan, insanlardan uzak durmuşumdur. Onlara baktığımda içimde bir hikayesizliğin verdiği soğukluk, yaşamın insan yüzünde bıraktığı çiziklerden yoksunluk ve yapay bir ışığın verdiği yavanlık hissi uyanır içimde. O yüzden şehrin yaşama tutunamamış, duvarlarında umut olan arka mahallelerinde gezmek, yaşamı kovalamak daha cazip gelmiştir her zaman. Çünkü oraların, yemek masası yerine sofrası, terası yerine gökyüzü, başarısı yerine hikayesi vardır her zaman. O arka mahalleler ki, bizim yüzümüzden olanların, bizim yüzümüze bir tokat gibi çarpıldığı yerlerdir. İnsanın kendisiyle olan muhasebesinden kaçması gibi, şehrin göbeğine değil de en ücra köşesine bir öbek gibi toplanmalarına zorlamışızdır. Gözden ırak olanın gönülden de ırak olması gibi, sadece bir belgeselin ya da bir ana haber bülteninin şiddet içeren bir bölümünde hemen değiştirmek için gözümüzü bile kırpmayacağımız bir anda çıkıverir sadece karşımızda. Bu mahallelerinin birinde, mahallenin en dışı sayılabilecek bir noktada küçük bir esnaf lokantası vardır Ferhat amcanın. Bu tarz mahallelerde hem mahalleden olmak hem ticaret yapmak istiyorsanız, mahalle ile dışı arasında tam orta yere tezgah açmak zorundasınızdır. Yoksa ne mahalleli olabilirsiniz ne de şehirli. Şehirde yaşamak, sadece şehrin orta üst sınıf ailelerinin bildiği bir kavramdır çünkü. Diğerleri sadece kendi mahallesinden çıkarken “şehre gidiyoruz” cümlesini kullanırlar. Babasının hayattaki tek ve en büyük vasiyeti gibi her sabah, bir gün dahi aksattığı görülmeden onun için bir şükür vesilesi olan sabah namazını kılar ve dükkânını açmaya giderdi. Bu saatlerde sokakta yürüyen insanları gördükçe, kulağınıza gelen sadece bir ayak sesi olmaktan öte bir emeğin, ağır bir yükü
Edebiyat
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Denizin Mavisi & Bozkırın Sarısı Denizin maviliği geleceğe, bozkırın sarısı geçmişe uzanır. *** Denizin mavisi gökyüzün mavisi ile kavuşur, bozkırın sarısı hem toprağın kahverengisi ile hem gökyüzünün mavisi ile buluşur. *** Denize umutlarınızı, bozkıra anılarınızı atarsınız. *** Deniz yıldızlara, bozkır dağlara kucak açar. *** Denizin yoldaşı şarap, bozkırın yareni çaydır. *** Denizin mavisinde kim olacağınızı, bozkırın sarısında kim olduğunuzu bulursunuz. *** Denizin mavisi birlikteliğe, bozkırın sarısı hiçliğe meyleder. Gazi MARAŞ
Edebiyat
İki İnsan Bir Mandal
Suat amca, sisler sokağın 2. katında, babasından kalma bir evde tek başına, içine girilmeye cesaret edilemediği bir evde yaşıyordu. Tek başına kalanların, kalmak zorunda olanların, bırakılmışlıkların, unutulmuşlukların, vefasızlıkların, evlatsızlıkların evine girmek çok zordur çünkü. Çok kalabalıktır oralar, çok seslidir. Hem herkes vardır hem kimse yoktur. Duvarlarından, vazolarından, çiçeklerinden, resimlerinden, vitrininden anı akan bir ırmağın içinde boğulma hissi uyandırır insana. Tek kalmışlık sarıdır. Bir tek kalmışın, evine girdiğinizde her şey rengarenk olsa da, çıktıktan sonra hatırlayacağınız tek renk sarıdır. Güneşin bütün anıları aydınlatması gibi, bu sarılık da tüm anıları aydınlatır, hayat verir, bir kaşık suda boğar, kirpik ile göz arasında yıllarca bitmeyecek bir film gibi oynatır durur anı mahkumunun bedeninde. Necla teyze bundan 5 yıl önce, bir gece vakti kalp krizinden vefat etmişti Suat amcanın gözünün önünde. Suat amcanın kalbinde hep krize yol açacak, bütün duygusal eflansyoları, iflasları, batmışlıkları, yeniden kalkamayışları hissettiği andı o an. Nefesin sesiyle, nefessizliğin çığlığı arasında kalmıştı Suat amca. Kendisi ile Necla teyze arasında, gelecek ile şimdi, şimdi ile geçmiş, fotoğraf ile yüz, kalbi ile kalp arasında sıkışıp kalmıştı. Ölüm insanda, yokluk hissinden çok sıkışmışlık hissi uyandırıyordu belki de. Bundan dolayıdır belki de birisi öldüğünde, ahşap işkencesi gibi kafamızı ellerimiz arası alırız, kalbimize bastırırız. Necla teyze sanki kendisinin daha önce vefat edeceğini, ölüm meleklerinden haber almış gibi, hiç yoktan yere, hiç zamanı değilken bir öğlen vakti Suat Amca’ya dönerek: “Suat ben ölürsem…”.Bu cümle duyulduğu anda, ömrün artık geriye doğru sayıldığı evlerde, ölüm artık biyolojinin konusu olmaktan çıkar ve
Edebiyat
İnsan bir kez hata yapıp, o hata ile yüzleşmekten kaçtığında, ikinci defa vicdanı ile kendi arasındaki köprüyü görmezden gelmeye başlar.
Edebiyat
Nasıl olsa geri döneceğim diyerek çıkmıştım evden.İnsan geri döneceğini bildiği yolculuklarda hele hiç gitmek istemiyorsa, gitme süresi de kalma süresi de bir dev olur adeta gözlerinde.Yanıma aldığım üç beş parça eşya ve beni ben yapan ne varsa yüklemiştim ruhumun omuzlarına.Mahsun bir ruh haline sahip olmak omuzlarındaki yükün vermiş olduğu ağırlık hissiyle insanın vucudunu öne atıyormuş gibi hissettirir.Böyle mahsun insanlar dışarıda gördüğünüzde tanımama imkanınız yoktur.Bunun için insan psikolojisi üzerine yüksek lisans yapmanıza da hiç gerek yoktur. Yollar insanın kendiyle yaptığı muhasebe için bir mahkeme salonudur adeta.Attığınız adımın sayısını unutarak, davalı 'ben' ile davacı 'ben' arasına girecek bir hakimi ararsınız her zaman.Ruhunuzun gözleri bir ona bakar bir ötekine.Bu çıkmazdan kurtulabilmek için bir ses tarafından uyarılmanız gerekmektedir. Otogara vardığımda hava kararmıştı.Gitme haline göre bakıyor insan gökyüzüne.Gitmenin mutluluğunu yaşayanlar için yıldızlar sanki Tanrı eliyle o insanın gözüne iliştirilirken, kendinden bir parça bırakmak zorunda kalanlar için gökyüzünün o karanlığı insanın yüreğinde derin bir ağırlık oluşturuyor.Otobüs biletine kaçıncı defa baktım hatırlamıyorum.Otobüsün sefer sayısı numarasını bile ezberlemiştim.Bizler, yani yanlış yapma hakkı bulunmayanlar böyle durumlarda elimizdeki belgeyi sayısız defa kontrol etmek zorundaymışız gibi hissederiz.Yanlış koltuğa oturursak, yaşadığımız o mahcubiyetle, bırakın kendi koltuğumuza dönmeyi, o mahcubiyetle ağlayarak eve dönebilecek bir ruh haline sahibizdir. Otobüste hep en arka koltuğa ve cam kenarına oturmayı tercih ederim.İnsanların bir şeyleri nasıl geride bıraktığı, o bırakılanların ellerini nasıl gitme kal diyerek sallanışını ve otobüse binen insanların yüzlerindeki derin
Edebiyat