Zeka, tek başına bir değer değil, bir kapasitedir; bir akışın hızını belirleyen ancak yönünü tayin etmeyen ham bir güçtür. İnsan zihni, dünyayı anlama ve şekillendirme yetisiyle donatıldığında, bu yetinin doğası gereği bir yoğunlaşma eğilimi gösterir. Ancak, bu yoğunlaşma dış dünyaya, doğaya, sanata veya insani faydaya kanalize edilmediği takdirde, bir noktada kendi üzerine çöken bir kütleçekimi yaratır.
Güç, paylaşıldıkça ve yayıldıkça anlam kazanır; kapalı bir devrede tutulan zeka ise zamanla bir yıkım mimarisi inşa eder. İnsanın zekasını, yaşamın bir parçası olan şefkatle, doğayla olan kadim bağla veya sanatın sağaltıcı estetiğiyle birleştirmemesi, onu kaçınılmaz bir yalnızlığa mahkûm eder. Yalnızlık, bir dinginlik değil; denetimsiz kalan zihnin, gerçeklikten kopup kendi kurgularını hakikat sanma yanılgısıdır.
Zekanın asıl olgunluğu, onu mutlak bir iktidar aracı olarak görmekte değil, onu evrensel bir dengeleyici olarak kullanabilmektedir. Bir çocuğun tebessümünde, doğanın işleyişindeki o kusursuz düzende veya sanatın insana sunduğu duygusal derinlikte kendine yer bulamayan her zeka, er ya da geç özünden sapmaya mahkûmdur. İnsan, zihinsel kapasitesi arttıkça sorumluluk alanını genişletmek zorundadır; aksi takdirde elde ettiği her güç, önce kendi vicdanına, sonra da dokunduğu her yaşama zarar veren bir prangaya dönüşür.
Hakikat şudur: Zeka, bir cehennemi kuracak kadar keskin; ancak sadece bir cenneti inşa edecek kadar vicdanlı olduğunda kıymetlidir. Enerji tahliye edilmedikçe, yıkıcılık kaçınılmaz bir sondur. İnsan, ancak kendi zekasının ötesine geçip, evrenin ve yaşamın şefkatli döngüsüne eklemlendiğinde gerçek anlamda özgürleşebilir. Zekanın en yüce kullanımı, gücü ele geçirmek değil, onu yaşamı iyileştirmek için dağıtabilmektir.