• Güzel bir kitap. Güzel çünkü sıkılmıyorum. Güzel çünkü karakterler beni ne fazla bunaltıyorlar ne de fazla monotonlar. Bu yüzden güzel. Bir de tam kıvamında giden işleyiş var ki canıma minnet böylesi.
    Fakirlere ettiği yardımlarla bilinen ve hükümetçe aranan Day (Daniel – Hatta tam adıyla Daniel Altan Wing), bir gün kendisinin hayranı olan June’nin ağabeyini öldürür. Bu ölümden sonra artık June, hayranı olduğu Day’ı bulmaya ömrünü adar. Peki, Metias’ın yani abisinin ölümü gerçekten Day’ın elinden mi olmuştur? Avcıyken av konumuna düşen Day bundan sonra nasıl bir yol izleyecektir? Bu ikilinin yolları nasıl kesişecektir? Güzel bir kurgu ve uzun (hatta uzuuuuuuuun) olmayan cevaplarla ilerliyoruz.
    Bir de sınav modumuz var. June’nin bu sınavdan 1500 tam puan alan birisi olduğunu (aslında kitaba göre tek kişi ama sonraki araştırmalar Day’ın da 1500 tam puan aldığını ve sisteme 674 olarak girildiğini ve bir aksilik olduğunu gösteriyordu) ve yaşıtlarının üniversiteye başladığı dönemde kendisinin bitirdiğini belirtelim. Bu sisteme göre en zeki kendisi ve diğer puanlamalar 1450-1499 arası oldukça başarılı; 1250-1449 arası iyi; 1000-1249 arası da üniversitedeki Şartlı Geçme statüsünde. Barajı geçemeyenlerse gecekondu çocukları. Tahmin etmemek zor.
    Böyle ilerleyen bir kitap ve olaylar sürekli değişkenlik gösterdiğinden, tempo da düşmüyor ve ben sıkılmayınca biliyorsunuz çok mutlu oluyorum. Tam sıkılmışken iki düşman arasında yaşanan aşk, tutuklama ve ölüm. Gerçekten tempo düşmeyince insan çok rahat ediyor böyle kaymak hatta Afyon Kaymağı gibi tat alıyorsunuz kitaptan.
    Daniel gerçekten de çok başka biri. Seviyorsunuz onu yani. Arcadia bakasında soygun, Savunma Bakanlığına ait iki geminin imhası, Burbank hava üssündeki on tane F-472 savaş jetlerini ateşe vermek. Peki sonrasında yaptıkları? Mesela, karantinadaki ailelere yiyecek ve ilaç götürmek? İnsan hoşlanıyor.
    Ardından bir ittifak ve gerçeklerin anlaşılmasıyla Daniel ve June ittifak kurarlar. June, Daniel’i kaçırma planlarıyla çalışırken bende keyif keyif oldum desem yeridir. Çok iyi hissettim, sıkılmayınca.
    Kitabımız çok güzel başladı ve aynı güzellikte de son buldu. Kitabımızın en güzel kurgusu iki kahramanında ağzından olayları yaşamak oldu sanırım. Böyle bir durumla ilk kez karşılaştığım için iyi de geldi tabi. Umarım yazarımız devam kitaplarında da böyle güzel bir anlatım tarzı yakalamıştır çünkü şu Warcross sonrası iyi bir şeylerle karşılaşmayı beklemiştim ve öyle de oldu. Ne diyelim? Keyifli okumalar dileyelim mi cümleten? Hadi bakalım. Şimdiden mutlu akşamlar diliyorum..
  • çıkmaz sokaklarında ağlatma beni ey şehir
    inmiyor gecekondu yolları hiçbir yere
    öyle bir beldeki bildiğim
    bütün sokaklar yokuş
    bütün yokuşlarda çıkmaz sokak ölüleri.
  • “Ben çocukken dedem ölmüştü; kendisi heykeltıraştı. Ayrıca dünyaya verecek bol bol sevgisi olan, çok iyi bir adamdı ve kasabamızın gecekondu mahallesinin temizlenmesine yardım ederdi; bizim için oyuncaklar yapardı ve hayatında milyonlarca şey yaptı; elleriyle bir şeyler yapardı hep. O öldüğünde, aslında onun için değil de yaptığı onca şey için ağladığımı farkettim birden. Ağladım, çünkü onları bir daha asla yapmayacaktı; bir daha asla bir odun parçasını yontmayacak, arka bahçede kumru ve güvercin yetiştirmemize yardım etmeyecek, kendi tarzıyla keman çalmayacak ve bize fıkra anlatmayacaktı. O bizim parçamızdı ve öldüğünde bütün eylemleri bıçak gibi kesildi, o işleri tam onun gibi yapacak kimse de yoktu. O bir bireydi. Önemli bir adamdı. Ölümünün etkisinden hâlâ kurtulamadım. O öldüğü için kim bilir ne muhteşem oymalar asla yapılmadı, diye düşünürüm sık sık. Dünyada kim bilir kaç fıkra eksik ve dedemin elleri kim bilir kaç posta güvercinine dokunmadı. O dünyayı biçimlendirirdi. Dünyaya bir şeyler yaptı. Onun öldüğü gece, dünya on milyon iyi eylemden mahrum bırakıldı.”
  • Yazar: Şimâl
    Hikaye Adı : Bitmeyen Resim
    Link: #32093393
    Ressam : Karışık

    - Evet arkadaşlar, birkaç derstir yapmış olduğunuz karakalem çalışmaları belki de bazılarınıza sıkıcı gelmiştir ama, bunları yapmamız gerekiyordu. Malum müfredat..

    Ürkek bir tonla, yaklaşık on kişilik sınıfa hitap eden hoca, kursiyerlerin simalarına tek tek bakmaya gayret ederek aynı zamanda tepkileri de ölçmeye çalışıyordu. Mırıl mırıl ‘’ yok hocam sıkılmadık’’ tarzı sesler çıksa da, birkaç kişinin dışında, biraz da yetenek isteyen bu çalışmalar çoğunun pek hoşuna gitmemişti.

    - Güzel çalışmalar da çıktı aslında..

    Diyerek, çalışmaların en güzellerini seçtiği, kaplumbağadan küllük resimlerini sınıfa gösterdi. Geçen gün ‘’ bakarak çizin’’ dediği, kursa kimin getirdiği meçhul alçı küllüğün, çizen kişinin bakış açısına göre olan farklı çizimleri, havada şöyle bir arz-ı endam ettikten sonra hocanın dosyasına giriverdi. Sıkılmadık deseler de aslında çoğuna göre boş bir faaliyetten ibaret olan bu çalışmalardan sonra, asıl kurs şimdi başlıyordu. Yağlıboya resim kursu..

    Gerekli alet edevatın çok çeşitli olması ve dahi ilham meleklerinin uğraması için, ferahfeza bir atölye olması gereken yer, bir apartman dairesinin odalarından biriydi sadece. Sadece biriydi çünkü diğer odalarında da başka kurslar vardı. Dönemin Büyükşehir Belediyesinin yeni açtığı ücretsiz kursun yerinin bu semtte olması, kadınların kültürel gelişiminden başka ‘oy’sal kaygılar da taşıyordu tabii… Kursun bulunduğu yer öyle bir yerdeydi ki, gecekondu mahallesiyle zengin mahalleyi ayıran sadece bir caddeydi. Kurstaki dikiş-nakış, kırk yama, iğne oyası gibi bölümlere caddenin sağındaki gecekondularda oturanlardan talep gelirken, caddenin solundaki zengin kesim, malzemeleri pahalı olan, yağlıboya resim, ahşap ve cam boyama gibi kurslara rağbet etmişti.

    Ne demişler; ‘’ Sanat, ihtiyaçlardan sonraki pahalı zevkleri içinde barındırır. Dantel ve elişi, fakirliğin yüzünü yumuşatan ucuz zevklerdendir.’’

    İşte bu iki sınıfı ayıran, tıpkı caddede olduğu gibi kursun içinde de sadece odaların kapılarıydı. Sınıf farkı çok derindi çok…

    - Size birkaç örnek getirdim.

    Diyen hoca, bir tomar kuşe kağıda baskılı, rengarenk gökyüzülü, dalgalı denizlerde gemili, bol çamlı ormanların içinde minik dağ evli, yelelerin havada uçuştuğu özgür koşan üç dört atlı, envai çeşit renk renk meyveli,tabaklı,testili tabloların resimlerini sınıfa dağıttı. Bu resimler, bir dönemin meşhur bonus kafalı TRT ressamı Bob tarzı piyasa resimleriydi. Nitekim bir ara, eline badana fırçası dahi almamışları resim yapmaya özendirmişti. Bir yandan resimlere bakarken rahmetli Bob da anılıp ‘’ öldürülmüş diyorlar’’ muhabbeti de dönmeye başlamıştı bile.

    Sınıfın çoğunluğu, yağı çok olan arabın orasına burasına sürdüğü yağ misali, bol olan vaktini orda burda harcayan, kimisi emekli banka müdürü, kimisi bilmem nerenin eski şube şefi, kimisi de işadamının vitrin yüzü asil aile annesi, avam tabirle her genç kızın hayali zengin kocayı bulmuş ve bu sayede sınıf atlamış yurdum kadını, kokoş tiplerden oluşuyordu. Caddenin sağ kesiminden gelen ve sınıfın kalite yüzdesini düşüren aykırı üç kızı saymazsak tabii..
    Hem genel durumları hem de yaşları itibariyle ortamın genel konseptine uymayan bu üç kızcağızla hoca da pek ilgilenmemişti açıkçası. Kendisi de bu tarz kurslarda emek verip sonrasında Belediye tarafından ‘’ gel seni hoca yapalım ‘’ denilerek birden resim hocası oluveren ve ilk görev yeri bu kurs olan alaylı hocanın, belediye yönetiminden aldığı tembihli talimattan mıdır, yoksa bizzat kendisinin aşağılık kompleksinden midir bilinmez, genelde kokoşlarla ilgilenir, onlarla konuşurken ekstra kibarlaşır, kızlara gelince kısa kısa cevaplarla yetinip ‘’ diğerlerine anlatırken dinleyin’’ diyerek onları başından savuştururdu.

    - Renkleri ve yağlıboya tekniğini anlamanız için önce basit resimler seçeceğiz fakat kendiniz de dergilerden, kartpostallardan, internetten resimler bulabilirsiniz.

    Dedikten sonra, dağıttığı piyasa resimlerinin arasına karışmış, ilginç ve kendi gibi aykırı birkaç resmi seçip ayıran kızlardan birinin elinden seçtiği resimleri alıvermişti (http://hizliresim.com/oV6N7X , http://hizliresim.com/WDG3MP, http://hizliresim.com/ODy42Q ).
    ‘’ Sen henüz bunu yapamazsın’’ demenin beden dilindeki yansımasıydı tabii ki bu.. O kız için ise inatlaşmanın başlangıcı..

    Kenan Evrenvari, bir dönemin kurumlarında yüksek mevkilerde bulunmanın makamsal gururlarını zirvelerde yaşayan, emekli olunca hazmedilip şehir kanalizasyonuna bırakılıveren kazurat lüzumsuzluğunda, hayatın geri kalanındaki o boşluğu doldurma çabasıyla, zincirli yakın gözlüğünü de alıp en elit kursa kaydolan bu tipler, hocanın über ilgisiyle ve yardımıyla ‘’ şuraya da neşeli bir derecik çizelim’’ kolaylığında vakitlerini öldüredursunlar, soğuk savaş misali otomatik olarak dışlanan üç kızcağızsa sadece hocayı dinlemekle yetiniyorlardı. Aralarından en genç olanı ‘’ hocam, ben sadece karakalem çalışabilir miyim? Bir buçuk ay sonra güzel sanatlar akademisinde sınava gireceğim de’’ talebinde bulunup, hocanın ilk etapta yarımağız ‘’olabilir’’ cümlesiyle birkaç ders daha geldikten sonra ‘’ aslında evde de çalışabilirsin canım, şövaleler çok yer kaplıyor’’ demesiyle kurstan kibarca kovulmuş, ezik insanların, itirazsız, klasik kabullenişiyle kapladığı yeri bir şövaleye terkedip bir daha kursa gelmemişti.

    Kalan diğer iki kız ise aynı yaşlarda, aynı sokakta oturan, aynı zamanda da akraba olan, zıt karakterli ekürilerdi. Hani bazen zıt karakterde olduğunuzu bildiğiniz halde, sırf yalnız kalmamak adına, zorunlu arkadaşlık ettiğiniz, şartlar değişince de çok da büyük kayıp hissetmeden, arkadaşlığınızın otomatik olarak bittiği durumlar olur ya, onlarınki işte tam da bu tarz bir arkadaşlıktı. Birlikte diyet yapar, dizi izler, çaylı çekirdekli kapı önü akşam sohbetleriyle vakit geçirirlerdi. Rahatına düşkün yaşı küçük olan, meslek lisesinden mezun olduktan sonra çalışmaya başladığı konfeksiyondan yeni ayrılmış, evde takılırken, diğeri üniversiteden mezun olduktan sonra Cv sine tecrübe olarak yazabileceği ikişer üçer aylık verimsiz iş deneyimlerinden sonra bir müddet iş aramamaya karar verip kafa dinlemek için evde dinlenmeyi tercih ettiği bir sürecin içindeydi. Bu süreçte, küçük olana uyup lay lay loy geçen günlerden sıkılıp, önceden de ilgisi olduğu resim yapma işini bir üst boyuta taşımak için yazıldığı kursa yaşı küçük olan da tahmin ettiğiniz üzere yalnız kalmamak için yazılmıştı. Tanışma faslının da olduğu ilk derslerde, kılık kıyafetlerinin farklılığı hemen göze çarpmış, yaşlarını, yaşadıkları sokakları da söyleyince hem hocanın gözünde hem de sınıfta çoktaaan ortamdan ayrışmışlardı bile.

    Hocanın ekstra ilgisizliğinin ana sebebi ise Türk filmlerinde çok gördüğümüz, zengin semtlerinde onlarla arkadaşlık ederken aniden karşısına çıkıveren eski mahalleden arkadaşlarını görüp tanımamazlıktan gelen acar gencin tavrından başkası değildi. Kokoşların, ben burdayım diye bas bas bağıran marka bluzlarının, gömleklerinin yanında, giymek zorunda olduğu beyaz önlük baya baya kamuflaj görevi görüyordu. Kursun ilerleyen günlerinde yapılmaya başlanan hafif makyajlar.. ay senin fondötenin hangi marka, hangi yağ kaş kirpik uzatır tarzı muhabbetler de cabası.. Hele de kızının, ev telefonlarını açtığında ‘’ alo’’ demek yerine soyadları olan ‘’ Yasatekin’’ demesini çok matah bir üst seviye göstergesiymiş gibi anlatışı yok mu gerçekten görülmeye değerdi.. ‘’ Buyrun Yasatekin Malikanesi’’ havası ..Yesinler.. Olur ya hani soyadları ‘’Çatlak’’ gibi absürd bir soyad olsaydı Alo yerine Çatlağı tercih edebilecek miydi?? Bir Soyadla bile basit yaşamı elit gibi göstermeye çalışmanın sırıtan halleri.. Çok sırıtıyor çok ..

    - Bir sonraki derste, sipariş ettiğimiz malzemelerinizi getirecek arkadaş. Siz de seçtiğiniz resimleri getirebilirsiniz. İlk önce bakarak yapmayı yani kopyalamayı öğreneceksiniz..

    Bu minvalde başlayan dersler ve geçen zaman içinde ilk resimler yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlamıştı. Bakarak öğrenilseydi kediler kasap olurdu derler ama kedi değil de inatçı keçi çıkan kafa dinleyen kızımız’’ ilk resim olarak kar manzarası seçmek çok iyi bir seçim değil’’ diyen ilgisiz hocanın aksine orta boyutlarda bir kar manzarasının altından gayet de güzel kalkmıştı. Bir gecekondunun duvarlarında şaheser gibi duran bu ilk tablosunu bir akrabasının ‘’ kermese bağışla lütfen’’ ısrarı üzerine emeğinin ve yeteneğinin sadakası niyetine, Bilecik tarafında, kimin aldığını bilmediği bir hayr kermesine yollamıştı. Her seferinde ebatlarını büyüttüğü resimlerden ‘’ Osmanlı Kahvesi’’ adlı kocaman bir çınarın gölgesinde nargile içen fesli adamların olduğu resmi de, tayin olduğu yere giderken ona uğrayan okul arkadaşının ‘’ sen benim düğünüme gelememiş ve hediyemi de verememiştin değil mi ‘’ diyerek duvardan indirmesine ‘’ evet aynen öyle olmuştu’’ diye ses çıkarmayıp yine de gönülden hediye etmişti. Bir dergiden fotoğrafını bulup ‘’ buna başlayacağım hocam ‘’ dediğinde ‘’ bu çok zor, yani yapabilecek misin? tavsiye etmem’’ diye burun kıvırıp alttan alta ‘’ yaparsan hiç yardım etmem yani’’ mesajı veren hocaya inat, içinde 30 a yakın bal kabağının bulunduğu bol samanlı resmi, günde bir iki kabak boyayarak, resmin kuruma süreleri de dahil üç ay gibi bir sürede bitirmiş, diğer kurs hocalarının kayıtsız kalmayarak, şehrin merkezindeki bir galeride açılacak yıl sonu sergisi için seçtiği bu son resmini de gururla sergide izlemişti. Elinde kalan bu son eserini de satın almak isteyerek duvardan indirmeye kalkanlar olsa da kibarca reddetmişti artık. O hevesle kurs bittikten sonra yeni bir resme başlasa da, bembeyaz bulutların arasında, kovanın içine oturmuş, yeni doğan, gülen bir bebek resminin sadece ana hatlarını, geri planını boyayabilmiş, ön planı ince fırçalarla çizemeden, aralarda yaptığı bazı iş başvurularına geri dönüşler almaya başlamıştı. O geri dönüşlerden birini değerlendirip işe başlayınca, gökteki zembilin içindeki yavrucak, bir daha netleşmeye fırsat bile bulamadan flu olarak kalakaldı.

    Peki ekürinin diğeri, yalnız kalmayım diye kursa gelene ne mi oldu? Rahatına düşkün olmasına rağmen o da kendinden beklenmeyen bir gayretle üç resim yaptı. Kokoşlarla gün geçtikçe samimiyeti artırarak onların gözüne girip ‘’ bekar mısın’’ sorularına ‘’ evet’’ diyerek bir umut yırtar mıyım moduna girse de , samimiyetleri aynı diğer ekürisiyle olduğu gibi kurs bitince fıs diye sönüverdi. Zorunluluklar asla gerçek samimiyet ve muhabbetin verdiği lezzet gibi olamazdı. Bu iki şey birbirinden çook uzaktı çok..
  • Yazar kılavuzluk edebilir size ve eğer bir gecekonduyu anlatıyorsa, bu gecekonduyu toplumsal adaletsizliklerin simgesi yapıp öfkenizi kışkırtabilir. Ressam dilsizdir: Size bir gecekondu sunar, hepsi bu; orada dilediğinizi görmek elinizdedir.
  • - Evet arkadaşlar, birkaç derstir yapmış olduğunuz karakalem çalışmaları belki de bazılarınıza sıkıcı gelmiştir ama, bunları yapmamız gerekiyordu. Malum müfredat..

    Ürkek bir tonla, yaklaşık on kişilik sınıfa hitap eden hoca, kursiyerlerin simalarına tek tek bakmaya gayret ederek aynı zamanda tepkileri de ölçmeye çalışıyordu. Mırıl mırıl ‘’ yok hocam sıkılmadık’’ tarzı sesler çıksa da, birkaç kişinin dışında, biraz da yetenek isteyen bu çalışmalar çoğunun pek hoşuna gitmemişti.

    - Güzel çalışmalar da çıktı aslında..

    Diyerek, çalışmaların en güzellerini seçtiği, kaplumbağadan küllük resimlerini sınıfa gösterdi. Geçen gün ‘’ bakarak çizin’’ dediği, kursa kimin getirdiği meçhul alçı küllüğün, çizen kişinin bakış açısına göre olan farklı çizimleri, havada şöyle bir arz-ı endam ettikten sonra hocanın dosyasına giriverdi. Sıkılmadık deseler de aslında çoğuna göre boş bir faaliyetten ibaret olan bu çalışmalardan sonra, asıl kurs şimdi başlıyordu. Yağlıboya resim kursu..

    Gerekli alet edevatın çok çeşitli olması ve dahi ilham meleklerinin uğraması için, ferahfeza bir atölye olması gereken yer, bir apartman dairesinin odalarından biriydi sadece. Sadece biriydi çünkü diğer odalarında da başka kurslar vardı. Dönemin Büyükşehir Belediyesinin yeni açtığı ücretsiz kursun yerinin bu semtte olması, kadınların kültürel gelişiminden başka ‘oy’sal kaygılar da taşıyordu tabii… Kursun bulunduğu yer öyle bir yerdeydi ki, gecekondu mahallesiyle zengin mahalleyi ayıran sadece bir caddeydi. Kurstaki dikiş-nakış, kırk yama, iğne oyası gibi bölümlere caddenin sağındaki gecekondularda oturanlardan talep gelirken, caddenin solundaki zengin kesim, malzemeleri pahalı olan, yağlıboya resim, ahşap ve cam boyama gibi kurslara rağbet etmişti.

    Ne demişler; ‘’ Sanat, ihtiyaçlardan sonraki pahalı zevkleri içinde barındırır. Dantel ve elişi, fakirliğin yüzünü yumuşatan ucuz zevklerdendir.’’

    İşte bu iki sınıfı ayıran, tıpkı caddede olduğu gibi kursun içinde de sadece odaların kapılarıydı. Sınıf farkı çok derindi çok…

    - Size birkaç örnek getirdim.

    Diyen hoca, bir tomar kuşe kağıda baskılı, rengarenk gökyüzülü, dalgalı denizlerde gemili, bol çamlı ormanların içinde minik dağ evli, yelelerin havada uçuştuğu özgür koşan üç dört atlı, envai çeşit renk renk meyveli,tabaklı,testili tabloların resimlerini sınıfa dağıttı. Bu resimler, bir dönemin meşhur bonus kafalı TRT ressamı Bob tarzı piyasa resimleriydi. Nitekim bir ara, eline badana fırçası dahi almamışları resim yapmaya özendirmişti. Bir yandan resimlere bakarken rahmetli Bob da anılıp ‘’ öldürülmüş diyorlar’’ muhabbeti de dönmeye başlamıştı bile.

    Sınıfın çoğunluğu, yağı çok olan arabın orasına burasına sürdüğü yağ misali, bol olan vaktini orda burda harcayan, kimisi emekli banka müdürü, kimisi bilmem nerenin eski şube şefi, kimisi de işadamının vitrin yüzü asil aile annesi, avam tabirle her genç kızın hayali zengin kocayı bulmuş ve bu sayede sınıf atlamış yurdum kadını, kokoş tiplerden oluşuyordu. Caddenin sağ kesiminden gelen ve sınıfın kalite yüzdesini düşüren aykırı üç kızı saymazsak tabii..
    Hem genel durumları hem de yaşları itibariyle ortamın genel konseptine uymayan bu üç kızcağızla hoca da pek ilgilenmemişti açıkçası. Kendisi de bu tarz kurslarda emek verip sonrasında Belediye tarafından ‘’ gel seni hoca yapalım ‘’ denilerek birden resim hocası oluveren ve ilk görev yeri bu kurs olan alaylı hocanın, belediye yönetiminden aldığı tembihli talimattan mıdır, yoksa bizzat kendisinin aşağılık kompleksinden midir bilinmez, genelde kokoşlarla ilgilenir, onlarla konuşurken ekstra kibarlaşır, kızlara gelince kısa kısa cevaplarla yetinip ‘’ diğerlerine anlatırken dinleyin’’ diyerek onları başından savuştururdu.

    - Renkleri ve yağlıboya tekniğini anlamanız için önce basit resimler seçeceğiz fakat kendiniz de dergilerden, kartpostallardan, internetten resimler bulabilirsiniz.

    Dedikten sonra, dağıttığı piyasa resimlerinin arasına karışmış, ilginç ve kendi gibi aykırı birkaç resmi seçip ayıran kızlardan birinin elinden seçtiği resimleri alıvermişti (http://hizliresim.com/oV6N7X , http://hizliresim.com/WDG3MP, http://hizliresim.com/ODy42Q ).
    ‘’ Sen henüz bunu yapamazsın’’ demenin beden dilindeki yansımasıydı tabii ki bu.. O kız için ise inatlaşmanın başlangıcı..

    Kenan Evrenvari, bir dönemin kurumlarında yüksek mevkilerde bulunmanın makamsal gururlarını zirvelerde yaşayan, emekli olunca hazmedilip şehir kanalizasyonuna bırakılıveren kazurat lüzumsuzluğunda, hayatın geri kalanındaki o boşluğu doldurma çabasıyla, zincirli yakın gözlüğünü de alıp en elit kursa kaydolan bu tipler, hocanın über ilgisiyle ve yardımıyla ‘’ şuraya da neşeli bir derecik çizelim’’ kolaylığında vakitlerini öldüredursunlar, soğuk savaş misali otomatik olarak dışlanan üç kızcağızsa sadece hocayı dinlemekle yetiniyorlardı. Aralarından en genç olanı ‘’ hocam, ben sadece karakalem çalışabilir miyim? Bir buçuk ay sonra güzel sanatlar akademisinde sınava gireceğim de’’ talebinde bulunup, hocanın ilk etapta yarımağız ‘’olabilir’’ cümlesiyle birkaç ders daha geldikten sonra ‘’ aslında evde de çalışabilirsin canım, şövaleler çok yer kaplıyor’’ demesiyle kurstan kibarca kovulmuş, ezik insanların, itirazsız, klasik kabullenişiyle kapladığı yeri bir şövaleye terkedip bir daha kursa gelmemişti.

    Kalan diğer iki kız ise aynı yaşlarda, aynı sokakta oturan, aynı zamanda da akraba olan, zıt karakterli ekürilerdi. Hani bazen zıt karakterde olduğunuzu bildiğiniz halde, sırf yalnız kalmamak adına, zorunlu arkadaşlık ettiğiniz, şartlar değişince de çok da büyük kayıp hissetmeden, arkadaşlığınızın otomatik olarak bittiği durumlar olur ya, onlarınki işte tam da bu tarz bir arkadaşlıktı. Birlikte diyet yapar, dizi izler, çaylı çekirdekli kapı önü akşam sohbetleriyle vakit geçirirlerdi. Rahatına düşkün yaşı küçük olan, meslek lisesinden mezun olduktan sonra çalışmaya başladığı konfeksiyondan yeni ayrılmış, evde takılırken, diğeri üniversiteden mezun olduktan sonra Cv sine tecrübe olarak yazabileceği ikişer üçer aylık verimsiz iş deneyimlerinden sonra bir müddet iş aramamaya karar verip kafa dinlemek için evde dinlenmeyi tercih ettiği bir sürecin içindeydi. Bu süreçte, küçük olana uyup lay lay loy geçen günlerden sıkılıp, önceden de ilgisi olduğu resim yapma işini bir üst boyuta taşımak için yazıldığı kursa yaşı küçük olan da tahmin ettiğiniz üzere yalnız kalmamak için yazılmıştı. Tanışma faslının da olduğu ilk derslerde, kılık kıyafetlerinin farklılığı hemen göze çarpmış, yaşlarını, yaşadıkları sokakları da söyleyince hem hocanın gözünde hem de sınıfta çoktaaan ortamdan ayrışmışlardı bile.

    Hocanın ekstra ilgisizliğinin ana sebebi ise Türk filmlerinde çok gördüğümüz, zengin semtlerinde onlarla arkadaşlık ederken aniden karşısına çıkıveren eski mahalleden arkadaşlarını görüp tanımamazlıktan gelen acar gencin tavrından başkası değildi. Kokoşların, ben burdayım diye bas bas bağıran marka bluzlarının, gömleklerinin yanında, giymek zorunda olduğu beyaz önlük baya baya kamuflaj görevi görüyordu. Kursun ilerleyen günlerinde yapılmaya başlanan hafif makyajlar.. ay senin fondötenin hangi marka, hangi yağ kaş kirpik uzatır tarzı muhabbetler de cabası.. Hele de kızının, ev telefonlarını açtığında ‘’ alo’’ demek yerine soyadları olan ‘’ Yasatekin’’ demesini çok matah bir üst seviye göstergesiymiş gibi anlatışı yok mu gerçekten görülmeye değerdi.. ‘’ Buyrun Yasatekin Malikanesi’’ havası ..Yesinler.. Olur ya hani soyadları ‘’Çatlak’’ gibi absürd bir soyad olsaydı Alo yerine Çatlağı tercih edebilecek miydi?? Bir Soyadla bile basit yaşamı elit gibi göstermeye çalışmanın sırıtan halleri.. Çok sırıtıyor çok ..

    - Bir sonraki derste, sipariş ettiğimiz malzemelerinizi getirecek arkadaş. Siz de seçtiğiniz resimleri getirebilirsiniz. İlk önce bakarak yapmayı yani kopyalamayı öğreneceksiniz..

    Bu minvalde başlayan dersler ve geçen zaman içinde ilk resimler yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlamıştı. Bakarak öğrenilseydi kediler kasap olurdu derler ama kedi değil de inatçı keçi çıkan kafa dinleyen kızımız’’ ilk resim olarak kar manzarası seçmek çok iyi bir seçim değil’’ diyen ilgisiz hocanın aksine orta boyutlarda bir kar manzarasının altından gayet de güzel kalkmıştı. Bir gecekondunun duvarlarında şaheser gibi duran bu ilk tablosunu bir akrabasının ‘’ kermese bağışla lütfen’’ ısrarı üzerine emeğinin ve yeteneğinin sadakası niyetine huzurla duvardan indirip, Bilecik tarafında, kimin aldığını bilmediği bir hayr kermesine yollamıştı. Her seferinde ebatlarını büyüttüğü resimlerden ‘’ Osmanlı Kahvesi’’ adlı kocaman bir çınarın gölgesinde nargile içen fesli adamların olduğu resmi de, tayin olduğu yere giderken ona uğrayan okul arkadaşının ‘’ sen benim düğünüme gelememiş ve hediyemi de verememiştin değil mi ‘’ diyerek duvardan indirmesine ‘’ evet aynen öyle olmuştu’’ diye ses çıkarmayıp yine de gönülden hediye etmişti. Bir dergiden fotoğrafını bulup ‘’ buna başlayacağım hocam ‘’ dediğinde ‘’ bu çok zor, yani yapabilecek misin? tavsiye etmem’’ diye burun kıvırıp alttan alta ‘’ yaparsan hiç yardım etmem yani’’ mesajı veren hocaya inat, içinde 30 a yakın bal kabağının bulunduğu bol samanlı resmi, günde bir iki kabak boyayarak, resmin kuruma süreleri de dahil üç ay gibi bir sürede bitirmiş, diğer kurs hocalarının kayıtsız kalmayarak, şehrin merkezindeki bir galeride açılacak yıl sonu sergisi için seçtiği bu son resmini de gururla sergide izlemişti. Elinde kalan bu son eserini de satın almak isteyerek duvardan indirmeye kalkanlar olsa da kibarca reddetmişti artık. O hevesle kurs bittikten sonra yeni bir resme başlasa da, bembeyaz bulutların arasında, kovanın içine oturmuş, yeni doğan, gülen bir bebek resminin sadece ana hatlarını, geri planını boyayabilmiş, ön planı ince fırçalarla çizemeden, aralarda yaptığı bazı iş başvurularına geri dönüşler almaya başlamıştı. O geri dönüşlerden birini değerlendirip işe başlayınca, gökteki zembilin içindeki yavrucak, bir daha netleşmeye fırsat bile bulamadan flu olarak kalakaldı.

    Peki ekürinin diğeri, yalnız kalmayayım diye kursa gelene ne mi oldu? Rahatına düşkün olmasına rağmen o da kendinden beklenmeyen bir gayretle üç resim yaptı. Kokoşlarla gün geçtikçe samimiyeti artırarak onların gözüne girip ‘’ bekar mısın’’ sorularına ‘’ evet’’ diyerek bir umut yırtar mıyım moduna girse de , samimiyetleri aynı diğer ekürisiyle olduğu gibi kurs bitince fıs diye sönüverdi. Zorunluluklar asla gerçek samimiyet ve muhabbetin verdiği lezzet gibi olamazdı. Bu iki şey birbirinden çook uzaktı çok..
  • Kitapla ilgili yoruma geçmeden önce kitabı aylar önce bana hediye etme nezaketini gösteren Ferah’a teşekkür ederim. Eskiden burda sıkça gördüğümüz değerli bir okurdu. Çok güzel işler yaptı burda. Ama yordular onu biraz. Sanırım kırgın ya da küs. Artık buralarda değil maalesef.
    Bazı insanlar yemek yerken bile en güzel lokmasını sona bırakır ya Tezer Özlü de benim en güzel lokmam o yüzden onu biraz beklettim.

    Tezer Özlü’yü çok sevdiğim halde kitaplarına inceleme yazmak istemiyorum genelde. Onu tam anlatamamak ya da doğru anlatamamaktan korkuyorum esasen. Onu anladığımdan anlamdan da öte hissettiğimden şüphem yok. Neden derseniz.. Daha sadece Tezer Özlü’yü arayıpta bulamadığım, kaybettiğim Burcu’dan dinlemişken ve Çocukluğumun Soğuk Gecelerini okumuşken yalnızca, ilk yazılarımdan biri olan ‘Tezer Özlü’ye Armağan’ ı yazdım. Aylar sonra öğrendim ki kardeşi de Tezer Özlü’ye Armağan diye bir kitap yazmış. Aynı yazıda, ‘belki de Tezer Özlü bu dünyanın tamamını bir açık hapishane ya da tımarhane olarak görüyordu” diye bir cümle yazmıştım. Ferit Edgü’ye mektuplarında hayatı, dünyayı ifade etmek için neredeyse aynı cümleye rastladım. Bu yüzden onu hissettiğimden şüphem yok. Ama doğru şekilde anlatabiliyor muyum onu bilemiyorum işte.

    Diğer kitaplarıyla bu mektuplara baktığımda kendini ve duygularını biraz sakındığını gördüm. Bu kasıtlı da yapılmış olabilir tabi. Çünkü Ferit Edgü de seçilen mektupların yayınlandığını söylüyor. Hatta bazı mektupların yok edildiğini de. Bazı insanlar üzülebilirdi diyor. Ne yazmış olabilir diye çok düşündüm. Ama Tezer bu her şeyi de yazmış olabilir. Hepsini tüm çıplaklığıyla okuma şansım olmasını çok isterdim. Yinede bir nevi Ferit Edgü’nün deyimiyle bunu herkesin hak ettiğini düşünmüyorum. Kaldırabileceğini de tabi.

    Tezer Özlü kitaplarıyla kendi üzerimde deneyler yapıyorum bazen :D Çok üzgün olduğum dönemlerde okuduğumda onun kitapları sayesinde hayata daha da tutundum. Hatta içim ferahlıyordu. Genelde aksini iddia ediyor okuyucular. Çok mutlu olduğum dönemlerde okuduğumda ise yazmak konusunda bana inanılmaz ilham verdi kitapları. Her halükarda Tezer Özlü bana iyi geliyor onu anladım :))

    Kitapta dikkatimi çeken bir nokta oldu. Ferit Edgü’ye arabesk konusunda dert yanıyordu. Yani arabesk yazarlardan. İntiharı hep arabesk bir eylem olarak tanımlamışımdır oysa. İntiharı defalarca denemiş birinin arabeskten nefret etmesi ilginç geldi bana. İntihar kendi başına arabesk bir olguyken hemde. Demek istediğim, antropolojide ara-besk gecekondu kültürüdür. Gecekondu ise ne şehirli olabilmiş ne köylü kalabilmiş kültürel bir ara form olarak tanımlanabilir. İntiharı da aynı şekilde ne mutlu olabilen ne mutsuz ‘kal’abilen psikolojik bir, ölüm-yaşam ikilemindeki ara formun insanlarının eylemi olarak gördüğümden, hem intihara teşebbüs edip hem ara-beskten hoşlanmaması ilginç geldi. Bu da onun çelişkisidir belki. Ya da arabesk tanımlarımız farklıdır belki. Günümüzde sosyal medyada prim yapan sözleri kitaplaştıranlar gibiler vardı onun zamanında da ve Tezer Özlü de onların yazdığı kitapları arabesk buluyordu. Belki.

    Yine de mektuplarını okurken kitaplarından daha mutlu buldum onu. Bunu arkadaşını üzmemek içinde yapmış olabilir. Hans Peter’den çok güzel bahseder ama ölmeden önce onu terk etti diye biliyorum. Leyla Erbil’e Hans Peter’i tanıştırırkendi sanırım “bu adam benim ölümüm Leyla” diyordu. Ve arkadaşları.. Ne müthiş bir çevre. Tamda o zamanda yaşamayı çok isterdim. Her şey ne kadar da samimi ve aydın görünüyor. Günümüzün ileri karanlığındansa 60’ların geri(teknolojik olarak) aydınlığını tercih ederim. Kendimi çoğu yaşıtım gibi yanlış zamanda doğmuş olarak görürüm. Benim gerçek zamanım 60’lar. 60’larda lise ya da üniversitede olmalıydım. Bazen bende entellektüelliği soğuk bulurum ama onları tanımlamak için başka kelime bulamıyorum. Arkadaşları ve çevresi entellektüel insanlardan oluşuyor. Hemen herkes bir kitap yazmış, bir film çekmiş, bir resim sergisi açmış.. Belki günümüzde entellektüelliğin içi boşaltılmıştır. Çoğu kavram gibi. Ama ne yalan söyleyeyim şu an bana soğuk burnu hava da bir tanım olarak görünüyor.

    Kitabın arkasında “Tezer Özlü’yü bağlılıkla seven okurlar için” yazıyordu. Bağlılıkla kısmını “bağımlılıkla” olarak okumuştum :D Benim için bağımlılıkla, bir başkası için bağlılıkla. Ama kitabı okumamış Tezer Özlü severlerin mutlaka okuması gereken bir kitap (mektuplar) olduğunu düşünüyorum. El yazısını görmek bile benim için müthiş heyecan vericiydi. En az benim kadar kötü bir yazısı var :D Çocukluk fotoğrafı, Deniz’in doğumundan sonraki fotoğrafı.. Ne bileyim her anına tanıklık ettiğiniz bir dost gibi oluyor. Ben öyle hissettim.

    Maalesef zamanı geriye alıp Tezer Özlüyle ve tüm o güzel insanlarla tanışamam ama bir gün yazmak konusunda kendimi geliştirirsem özellikle ve özellikle Tezer Özlüyle anılmak isterim. Benim için iyi bir dosttur. Dost olmak için iki tarafında yaşıyor olması gerekmez. Gereken tek şey duyulan sevgidir. Ve sevgi ölümün üstündedir. Keyifli okumalar. Kitapla kalın.

    https://youtu.be/as7QZM6ItDo
    (Haris Alexiou vesileyle yangında ölen tüm canlıların acısını ta yüreğimde hissettiğimi de belirtmek isterim. Ezgilerde birleşip acılarda birleşememek ne acı..)