• GEÇER
    Istırabın sonu yok sanma, bu âlem de geçer,
    Ömr-i fani gibidir, gün de geçer, dem de geçer,
    Gam karar eyleyemez hande-i hürrem de geçer,
    Devr-i şâdi de geçer, gussa-i matem de geçer,
    Gece gündüz yok olur, ân-ı dem âdem de geçer,
    Bu tecelli-i hayat aşk ile büktü belimi,
    Çağlayan göz yaşı mı, yoksa ki hicran seli mi?
    İnleyen saz-ı kazanın acaba bam teli mi?
    Çevrilir dest-i kaderle bu şu’unun fili mi,
    Ney susar, mey dökülür, gulgule-i Cem de geçer,
    İbret aldın, okudunsa şu yaman dünyadan,
    Nefsini kurtara gör masyad-ı mafihadan.
    Niyyet-i hilkatı bul aşk-ı cihan aradan,
    Önü yoktan, sonu boktan, bu kuru da’vadan
    Utanır gayret-i gufranla cehennem de geçer.
    Ne şeriat, ne tarikat, ne hakikat, ne türe,
    Süremez hükmünü bunlar yaşadıkça bu küre
    Cahilin korku kokan defterini Tanrı düre!
    Ma’rifet mahkemesinde verilen hükme göre,
    Cennet iflas eder, efsane-i Âdem de geçer.
    Serseri Neyzen’in aşkınla kulak ver sözüne,
    Girmemiştir bu avalim, bu bedyi’ gözüne.
    Cehlinin kudreti baktırmadı kendi özüne.
    Pir olur sakiy-i gül çehre bakılmaz yüzüne,
    Hak olur pir-i mugan, sohbet-i hemdem de geçer.
    Neyzen Tevfik
  • Ey dünyaperest nefsim! Acaba ibadetteki füturun ve namazdaki kusurun meşâgıl-i dünyeviyenin kesretinden midir veyahut derd-i maişetin meşgalesiyle vakit bulamadığından mıdır? Acaba sırf dünya için mi yaratılmışsın ki bütün vaktini ona sarf ediyorsun?
    Sen istidat cihetiyle bütün hayvânâtın fevkinde olduğunu ve hayat-ı dünyeviyenin levâzımâtını tedarikte iktidar cihetiyle bir serçe kuşuna yetişemediğini biliyorsun. Bundan neden anlamıyorsun ki, vazife-i asliyen hayvan gibi çabalamak değil, belki hakikî bir insan gibi hakikî bir hayat-ı daime için sa'y etmektir?
    Bununla beraber, meşâgıl-i dünyeviye dediğin, çoğu sana ait olmayan ve fuzulî bir surette karıştığın ve karıştırdığın mâlâyâni meşgalelerdir. En elzemini bırakıp, güya binler sene ömrün var gibi, en lüzumsuz malûmatla vakit geçiriyorsun. Meselâ "Zuhal'in etrafındaki halkaların keyfiyeti nasıldır?" ve "Amerika tavukları ne kadardır?" gibi kıymetsiz şeylerle, kıymettar vaktini geçiriyorsun. Güya kozmoğrafya ilminden ve istatistikçi fenninden bir kemâl alıyorsun!
    Eğer desen, "Beni namazdan ve ibadetten alıkoyan ve fütur veren öyle lüzumsuz şeyler değil, belki derd-i maişetin zarurî işleridir." Öyle ise, ben de sana derim ki:
    Eğer yüz kuruş bir gündelikle çalışsan, sonra biri gelse, dese ki: "Gel, on dakika kadar şurayı kaz; yüz lira kıymetinde bir pırlanta ve bir zümrüt bulacaksın." Sen ona "Yok, gelmem. Çünkü on kuruş gündeliğimden kesilecek, nafakam azalacak" desen, ne kadar divanece bir bahane olduğunu elbette bilirsin.
    Aynen onun gibi, sen şu bağında nafakan için işliyorsun. Eğer farz namazı terk etsen, bütün sa'yin semeresi, yalnız dünyevî ve ehemmiyetsiz ve bereketsiz bir nafakaya münhasır kalır. Eğer sen istirahat ve teneffüs vaktini, ruhun rahatına, kalbin teneffüsüne medar olan namaza sarf etsen, o vakit, bereketli nafaka-i dünyeviye ile beraber, senin nafaka-i uhreviyene ve zâd-ı âhiretine ehemmiyetli bir menba olan iki maden-i mânevî bulursun.
    Birinci maden: Bütün bağındaki Haşiye yetiştirdiğin, çiçekli olsun, meyveli olsun, her nebatın, her ağacın tesbihatından, güzel bir niyetle, bir hisse alıyorsun.
    İkinci maden: Hem bu bağdan çıkan mahsulâttan kim yese-hayvan olsun, insan olsun, inek olsun, sinek olsun, müşteri olsun, hırsız olsun-sana bir sadaka hükmüne geçer. Fakat o şartla ki, sen Rezzâk-ı Hakikî namına ve izni dairesinde tasarruf etsen ve Onun malını Onun mahlûkatına veren bir tevziat memuru nazarıyla kendine baksan...
    İşte, bak, namazı terk eden ne kadar büyük bir hasâret eder. Ne kadar ehemmiyetli bir serveti kaybeder. Ve sa'ye pek büyük bir şevk veren ve amelde büyük bir kuvve-i mânevî temin eden o iki neticeden ve o iki madenden mahrum kalır, iflâs eder. Hattâ ihtiyarlandıkça bahçecilikten usanır, fütur gelir. "Neme lâzım," der. "Ben zaten dünyadan gidiyorum. Bu kadar zahmeti niçin çekeceğim?" diyecek, kendini tembelliğe atacak. Fakat evvelki adam der: "Daha ziyade ibadetle beraber sa'y-i helâle çalışacağım. Tâ kabrime daha ziyade ışık göndereceğim, âhiretime daha ziyade zahîre tedarik edeceğim."
    Elhasıl: Ey nefis! Bil ki, dünkü gün senin elinden çıktı. Yarın ise, senin elinde senet yok ki ona mâliksin. Öyle ise, hakikî ömrünü, bulunduğun gün bil; lâakal günün bir saatini, ihtiyat akçesi gibi, hakikî istikbal için teşkil olunan bir sandukça-i uhreviye olan bir mescide veya bir seccadeye at.
    Hem bil ki, her yeni gün, sana, hem herkese bir yeni âlemin kapısıdır. Eğer namaz kılmazsan, senin o günkü âlemin zulümatlı ve perişan bir halde gider, senin aleyhinde âlem-i misalde şehadet eder. Zira herkesin, her günde, şu âlemden bir mahsus âlemi var.
    Hem o âlemin keyfiyeti, o adamın kalbine ve ameline tâbidir. Nasıl ki, âyinende görünen muhteşem bir saray, âyinenin rengine bakar. Siyah ise siyah görünür; kırmızı ise kırmızı görünür. Hem onun keyfiyetine bakar. O âyine şişesi düzgünse, sarayı güzel gösterir. Düzgün değilse çirkin gösterir. En nazik şeyleri kaba gösterdiği misillü, sen kalbinle, aklınla, amelinle, gönlünle, kendi âleminin şeklini değiştirirsin. Ya aleyhinde, ya lehinde şehadet ettirebilirsin. Eğer namazı kılsan, o namazınla o âlemin Sâni-i Zülcelâline müteveccih olsan, birden, sana bakan âlemin tenevvür eder. Adeta namazın bir elektrik lâmbası ve namaza niyetin onun düğmesine dokunması gibi, o âlemin zulümâtını dağıtır ve o hercümerc-i dünyeviyedeki karma karışık perişaniyet içindeki tebeddülât ve harekât, hikmetli bir intizam ve mânidar bir kitabet-i kudret olduğunu gösterir.
    ‎اَللهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ [ 1 ] âyet-i pür-envârından bir nuru senin kalbine serper. Senin o günkü âlemini, o nurun in'ikâsıyla ışıklandırır, senin lehinde nuraniyetle şehadet ettirir.
    Sakın deme, "Benim namazım nerede, şu hakikat-i namaz nerede?" Zira, bir hurma çekirdeği, bir hurma ağacı gibi, kendi ağacını tavsif eder. Fark yalnız icmal ve tafsil ile olduğu gibi; senin ve benim gibi bir âmînin—velev hissetmezse—namazı, büyük bir velînin namazı gibi şu nurdan bir hissesi var, şu hakikatten bir sırrı vardır—velev şuurun taallûk etmezse. Fakat derecâta göre inkişaf ve tenevvürü ayrı ayrıdır. Nasıl bir hurma çekirdeğinden tâ mükemmel bir hurma ağacına kadar, ne kadar merâtip bulunur. Öyle de, namazın derecatında da daha fazla meratip bulunabilir. Fakat bütün o merâtipte, o hakikat-i nuraniyenin esası bulunur.
    ‎اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى مَنْ قَالَ ﴿ اَلصَّلٰوةُ عِمَادُ الدِّينِ ﴾ وَعَلٰۤى اٰلِهِ وَصَحْبِهِۤ اَجْمَعِينَ * [ 2 ]
  • Bitiş çizgisini geçtikten sonra son bir gayretle kendini yere atmış, soluk soluğa nefesini düzeltmeye çalışan sporcuları andırıyordu tekneler.
    İrili ufaklı, rengarenk.
    Yazı bekliyorlardı, sahiplerini, güneşli günleri, en çok çocukları belki de?
    Akşamüstlerini, gün doğumlarını, salkım salkım istavritleri, yıldızlı gecelerde yapılan sohbetleri. İnsanların kendi kendine konuşmalarını, nasıl olsa kimse duyamaz diyerek patlattıkları türküleri, iç geçirmelerini, motorun gücüyle maviliği köpük köpük bölmelerini.
    İnsanlar gidiyordu kış aylarında, okulların açılması diye bir şey vardı.
    Okullar açılınca insanların aklına sorumlulukları geliyordu.
    Yaz geçince hayal kurmak da bitiyordu. Gerçekler başlıyordu, karanlıkta kalkılan sabahlar, ayak üstü kahvaltılar, soğuk duraklar, tıkış tıkış servisler, toplu taşıma araçları. Tüm çekilenler, karanlık kış geceleri, kurulan saatler, gecenin kör vakitleri acaba sabah mı oldu diye uyanmalar… İki saat daha varmış memnuniyeti, yorganın altına tekrar saklanış, eller bacakların arasında büzülüş, soğuk ev, soğuk gün, soğuk hafta, soğuk aylar.
    Öğle molalarında kapıların önünde soluklanış, ellerde çay bardakları, kahve fincanları.
    Çalınmasın diye motoru sökülmüş sırt üstü yatan bu renkli teknelerden farkımız yok!
    Her gün bir yarış.
    Her gün bir tükeniş.
    Her ev bir liman yerinde.
    Sırt üstü yatmış televizyon izlerken izlerken öyle içi geçmesin de ne yapsın insanlar?
    Atletle balkonda düşünen adam, bulaşıkları yıkadıktan sonra ellerini önlüğüne silen kadın, fal baktıran genç kız, her falda yol gören, kısmet gören falcı, hayata tutunmaya çalışan delikanlı.
    Sığınmak, kaçmak…İşte o yüzden kısmetler, yollar çıkıyor kahve fincanlarında. Yıldızlar kayarken, doğum günlerinde mumlar üflenirken dilekler tutuluyor.
    Tutmayacağı bile bile.
    Kibirli mi, çaresiz mi insanlar?
    Akıllı mı, kurnaz mı?
    Eli ayağı tutmayan ruhların, güçlü gördükleri birilerinin gölgesine sığınmaları normal değil mi?
    Zayıflıktır söylenen her yalana inanışın nedeni!
    Çaresizdir her vaadin peşinden giden, kendi de bilir, kendine bile dillendiremez işte.
    Kış aylarının çaresizliğini, yalnızlığını, uzunluğunu teknelerin bildiği gibi herkesin sadece kendi bildiği bir derdi vardır.
    Dertsiz insan olur mu?
    Kimi yedi düvele anlatır ballandıra ballandıra.
    Kimi yanar içine ata ata.
    Anlatmak mı lazım, yanmak mı lazım meselesi tartışılır durur.

    Güzel şeyler olmaz mı hiç?
    Olur elbet, hiç ummadığınız anda.
    Çam ağaçları ile kaplı bir tepeye kurmuşsunuzdur çadırı. Yalnızsınızdır.
    Sabah olur, kızarmış ekmek kokusu gelir burnunuza.
    Çocuk sesleri, bir annenin ninnisi. Çadırın fermuarını açar gelen gidenle, olan bitenle ilgilenmeden denize girersiniz. Azıcık da bozulursunuz yeni komşularınıza, azıcık da kıskanırsınız yeni komşularınızın neşesini. Duşunuzu alır hiç o tarafa bakmadan tekrar girerseniz çadırın zardan duvarlarının arasına.
    Bir ses gelir dışarıdan
    “Ağbi…Ağbiii”
    Üzerinize alınmazsınız önce, kırılgan, çekingen mırıltı halinde olan ses cesaretlenir “ağbi…Ağbii” anlarsınız ki size sesleniyorlar. Fermuarı açarsınız, utangaç bacak kadar bir kız çocuğu duruyordur karşınızda. Bir tepsi vardır elinde. Üzerine tereyağı sürülmüş kızarmış ekmek, ince belli de dumanı tüten sıcacık çay.
    Kız çocuğu elinize tutuşturur tepsiyi.
    “Babam gönderdi, ağabeyine götür kokmuştur” dedi!

    Sabah atmışsınızdır oltaları, koskoca yirmi dört saat geçirmişsinizdir sahilde. Uykusuzluk bir taraftan, moral bozukluğu yanına. Bir tek balık gelmez mi? Bir tek vuruş olmaz mı?
    Önce nokta gibi sonra büyüyerek bir kayık yaklaşır, oltaları, takımları topluyorsunuzdur. Yaşlı kır bıyıklı kır saçlı bir adam seslenir.
    “Hemşerim balık var mı?”
    Olmadığını biliyor da inadına soruyor diye düşünürsünüz, sinirlenirsiniz.
    “Yok!”
    “Hiç mi yok?”
    Elli tane cevap geçer içinizden, elli kere söversiniz içinizden.
    “Vuruş yok ağbi!”
    “Dünden beri burada değil misin sen?”
    Görmüş demek.
    “Buradayım!”
    Yanındaki arkadaşı ile bir şeyler konuşur kır bıyıklı kır saçlı adam, yarı beline kadar suya girer, yanınıza gelir. İki tane kiloluk levreği kovaya atar.
    “Eve boş dönmek olmaz şimdi!”
    Cevap vermenizi beklemeden döner gider. Motor sesi uzaklaşır,uzaklaşır…
  • Çocuk 'Ağlayabilseydiniz anlayabilirdiniz!' dedi. Ağladıkça anlıyorum. Ağladıkça anlıyorum!
    Artık bütün mantık hesaplarımı kaybettim! Hem de öylesine kaybettim ki, Amerika'da bir cinayet işlense de dünya çapında bir ses sorsa, 'Katil kim?'... 'Benim!' diye haykırabilirim!
    Soğuk kış geceleri köprü altında yatan çıplakların vebali benim boynumda! Gömleğimin yakasında! İsterse çareme adli tıp baksın! Fakat bir hastaneye girsem de, kan kanseri çeken hastalar görsem; 'Acaba onları bu hale ben mi getirdim?' diye düşünüyorum!
    Ben ne yaptım! Uykuda, baygınlıkta, annemin karnında, babamın kanında hangi cinayeti işledim! Hangi mukaddesi kirlettim ki, kendimi gelmiş gelecek bütün fenalıkların tek sorumlusu biliyorum! Dışımda ne arıyorlar! İçime doğru suçluyum ben! Bir de kalkmış, belki kendimden birine, ondan öbürüne geçer, bir merhamet yangını çıkar, bütün ülkeyi sarar diye tımarhanelik bir hayalin peşine düşmüş gidiyorum...
    Reis(hakim) beyefendi, ceketim benimdir, cep ceketime aittir, eroin de o cebin malıdır. Ben suçluyum, bana acımayın reis beyefendi. Bana acımak merhamete haksızlık olur.!"

    Necip Fazıl Kısakürek
  • Izdırabın sonu yok sanma, bu alem de geçer,
    Ömr-i fani gibidir, gün de geçer, dem de geçer,
    Gam karar eyliyemez hande-i hurrem de geçer,
    Devr-i şadi de geçer, gussa-i matem de geçer,
    Gece gündüz yok olur, an-ı dem adem de geçer, Bu tecelli-i hayat aşk ile büktü belimi,
    Çağlıyan göz yaşı mı, yoksa ki hicran seli mi?
    İnleyen saz-ı kazanın acaba bam teli mi?
    Çevrilir dest-i kaderle bu şu'unun fili mi,
    Ney susar, mey dökülür, gulgule-i Cem de geçer, İbret aldın, okudunsa şu yaman dünyadan,
    Nefsini kurtara gör masyad-ı mafihadan.
    Niyyet-i hilkatı bul aşk-ı cihan aradan,
    Önü yoktan, sonu boktan, bu kuru da'vadan
    Utanır gayret-i gufranla cehennem de geçer. Ne şeriat, ne tarikat, ne hakikat, ne türe,
    Süremez hükmünü bunlar yaşadıkça bu küre
    Cahilin korku kokan defterini Tanrı düre!
    Ma'rifet mahkemesinde verilen hükme göre,
    Cennet iflas eder, efsane-i Adem de geçer. Serseri Neyzen'in aşkınla kulak ver sözüne,
    Girmemiştir bu avalim, bu bedyi' gözüne.
    Cehlinin kudreti baktırmadı kendi özüne.
    Pir olur sakiy-i gül çehre bakılmaz yüzüne,
    Hak olur pir-i mugan, sohbet-i hemdem de geçer
  • Bir destan aldım ulu merkezden,
    Bahseder durur, meçhul eserden
    Bir köprü varmış, sorsam Sezerden
    Acep nerde o meçhul köprü?..

    Neleri kasteder neden dem vurur,
    Birçok şeylerden bahseder durur,
    Belki de muhayyel bir köprü kurar,
    Acep gönülde mi o meçhul köprü?..

    Destan çok muğlâk anlayamadım,
    Bir mendil bulup sallayamadım,
    Sözde avcıyım avlayamadım,
    Mehtaba bekçi mi o meçhul köprü?..

    Acaba o köprü hayal mi beylik,
    Altından su geçer, etraf yeşillik,
    Koca bir tabiat, uçarken keklik,
    Uçsuz, bucaksız o meçhul köprü?..

    Baharda âşıklar toplanır orda,
    Kimisi evine, kimisi surda,
    Kimi de Niğde'de, kimisi Bor'da
    Kimlere uğraktır o meçhul köprü?..

    Yalnız köylü mü, hep oradan geçer,
    Kimlerin kalbini sevdalar biçer...
    Buluşup ayrılan da hep oradan geçer,
    Turan elinde mi o meçhul köprü?..
  • Niyetleri Kütüphanelerimizi Gömmek: Öztürkçe Masalı

    Daha çok Küçük Ağa adlı romanı ve televizyon dizisiyle tanıdığınız Tarık Buğra gerçekte bir fikir işçisiydi de. Tercüman gazetesinde kaleme aldığı, sanatçı sezgisiyle mütefekkir kumaşını birleştiren denemelerinin tadı hâlâ damaklarda. Türkçeye yapılan barbarlığı ele aldığı, tadına doyulmaz bir yazısından bölümler alıyoruz (Hisar, 1967).

    Biz de biliyoruz “şehir” yerine “kent” dersek kıyâmet kopmaz; hattâ bir köy evinden bir sıva parçası bile dökülmez. Ama “şehir” kelimesini bir kere gömdük mü, Tanpınar’ın bir büyük eseri yâni Türk kültürünün o eşsiz Beş Şehir’i Varto yıkıntılarının altında kaybolup gitmişe döner. Siz şimdi, Hayâl Şehir’den tutun da “şehir kâhyası”ndan Eskişehir’e kadar neler yitireceğimizi düşünün. Viranşehir bile kalmaz elimizde.

    Üstelik “köylü kentli” sözünde tutunan o kelime Türkçe de değildir. Soruyorlar: Arapça “hakikat”ın yerine Türkçe “gerçek” kullanılsa ne kaybederiz? Ah kurnaz bebek, ne mi kaybederiz? Hakikat’ı hakikat’ı! Hem de “hakikatlı yâr” ile birlikte, o güzelim, o cânım türkülerimiz ve atasözlerimizle birlikte. Naziler kitap yakmışlardı. Komünistler aynı barbarlığı hâlâ yapıyorlar; üstelik daha yaygın, daha sistemli bir şekilde. Ama inan olsun, öztürkçeci denilen ırkçılık sahtekârları onlara taş çıkartıyor; çünkü bunlar bütün Türk kütüphânelerini gömmek niyetindeler: Bir kelimeyi, ölümünü beklemeden fırına atmakla ne mi çıkar? O kelime ile kurulmuş on binlerce Türk mısraından, duygu ve düşüncesinden gelecek nesilleri mahrum bırakmak kastı çıkar.

    Bir öztürkçeci “dâhi” yerine “zirek” diyordu. Hangi bölgede rastla-mışsa rastlamış ve -samimî ise- halk kullanıyor diye Türkçe sanmış, dâhi’ye yakıştırmış. İlim, milim’miş gibi geliyor diyelim haydi bu dil zirekine. Ama birazcık, minnacık “hakikat” ve “doğru” kaygısı da mı olmaz insanda? Olsaydı, sözlük değil, bir lügat açar ve bu kelimenin Farsça olduğunu, “halk”ın bunu “zeyrek”den bozduğunu, aslında da “açıkgöz”, “kurnaz” mânalarına geldiğini görürdü. Buyrun şimdi “Zirek Atatürk”ü… ve üzülün üzülebileceğiniz kadar. Dil’i sanatçılar yaparmış… halk yaparmış… kafatasçı Dil Kurumu ağaları yaparmış.

    Yok canım? Papuç mu yapıyorsunuz? Kaç Tevfik Fikret, kaç Ahmet Hâşim veya Cenab Şehâbeddin var öztürkçecilerin arasında? Ve kaç “halk” nesli? Ne oldu onların yaptıkları diller? Biz bugün Mai ve Siyah’ı, Tiryaki Sözleri’ni, Rübâb-ı Şikeste’yi Türkoloji bölümle- rinde ölümsüz Türkçe’ye çevirterek okutuyoruz. Öztürkçeciler de gelecek nesillere aynı yoldan okutulacak. Yeter ki okutulmaya değecek üç beş parça bırakabilsinler. (…) Tarihine, kültürüne, medeniyet ve san’atına yabancı bir yaratık için bütün kalleşlikler, bütün züppelikler, bütün inkârlar, kısacası mutlak bencillik ve yıkma zevki mümkün görünür, kolay görünür.

    Böyleleri için Malazgirt herhangi bir ova, Rumelihisarı herhangi bir duvar, Bursa şehirlerden bir şehir, Sakarya da rastgele bir ırmaktır. Gider, görür ve daha güzel ırmakları, yeşili daha göz alıcı ovaları, daha büyük şehirleri düşünür geçer. İşte bu kültürsüzlük, bu soysuzluktur ki, kelimeleri kravatlara, mendillere döndürüyor, onlar, böylece de “kent”i “şehir”, “koşul”u “şart”, Farsça “zor”dan zorlama “zorunluluk” ucubesini “mecburiyet”, Ermenice ve Ermenice çeşnili “örneğin”i “mesela” yerine koymaktan çekinmiyor, ama bir barbar veya bir baltacı, bir baltacıyı pervâsızlığı ile çekinmiyorlar.

    Mısralar yaratmış, türküler, atasözleri donatmış, romanlar, hikâyeler ve kültür eserleri, ilim eserleri doğmasına sebep olmuş, Ömer Seyfeddin’den, Yakup Kadri’ye, Yusuf Ziya Ortaç’a, Falih Rıfkı’ya kadar bunca kalem yetiştirmiş on binlerce Türkçe kelimeye saldırır dururlar da, neden, acaba neden, evet neden “füze” gibi “roket” gibi, “striptiz, kafeter- ya, ruf veya televizyon” gibi daha dünkü gümrük kaçakçılarına Türkçe karşılık aramazlar? (…)

    Sözü fazla uzatmaya lüzum yok. Biz her şeyden önce şunu bilmeli-yiz: öztürkçeciler umdukları neticeyi alacak olurlarsa, bu da, ilme karşı,medeniliğimize karşı, kısacası millet’e karşı kazanılmış haydut baskınlarına bir yenisini daha eklemesinden, barbarlıklar tarihinde yeni bir sayfanın daha açılmasından başka bir mâna taşımayacaktır. Biz, bunların bugüne kadar elde ettikleri başarılara da bu gözle bak- malıyız. Bu bir haysiyet, bir medeniyet, bir hayat vazifesidir.

    Derin Tarih Ocak 2020