• Doğmak, büyümek, hep büyümek, büyümeye çabalamak gibi bir misyonumuz var hayatta.. "Belli bir yaşa geldik artık, yaşam kendi tekrarlarına başladı" diyemiyoruz..

    Kaç yaşına gelirsek gelelim hep ilkler oluyor yaşamımızda.. Düşünsenize ilk nefesle başlıyor, ilk ağlama ile devam ediyor. Sonra ilk sözcükler, ilk adımlar, ilk okul, ilk ayrılık, ilk sinemaya gidiş, mesleğe ilk adım, ilk maaş, ilk terfi, ilk işten çıkış, ilk arayış, ilk sonlanış.. Ama bu döngünün sonu yok, yüz yaşımıza gelsek de hayatımızda hep ilkler olacak…

    Dünyada var olduğumuz ilk günü kutsuyoruz doğum günlerinde…

    Bugün benin doğum günüm, geçmişte bıraktığım kocaman kocaman yıllarım var. Mutlu, umutlu, coşkulu, ışıklı yıllar.. Hayal kırıklıkları, hayaller, özlemler, ayrılmalar, kavuşmalarla dolu yıllar.

    Kahkahalarla çınlayan, bir o kadar gözyaşları ile geçen yıllar. Paylaşarak güzelleşen, çoğalan yıllar. Aşkı, ailemi, dostlarımı bulduğum, onlarla yoğrulduğum yıllar. Kendimi ararken kaybolduğum, her seferinde yeniden bulduğum, buldukça büyüdüğüm, büyüdükçe aradığım yıllar..

    Zamana, hayata, koşullara direndiğim, başkaldırdığım, mücadele ettiğim yıllar.

    Bazen yorulduğum, kendime kapandığım, kendimi dinlediğim, sonra yeniden, kaldığım yerden hayat yoluna yürümeye, koşmaya, sendelemeye devam ettiğim yıllar.

    İnsanları anlamak için durup defalarca düşündüğüm, anlayamayınca insanca diye geçiştirdiğim yıllar.

    Başkalarının dertlerini dert edinip onlarla çözüm bulmak için çabaladığım yıllar.
    Kendi sıkıntıları kendi kendime dağ yapıp altında kalacağımı anladığımda onları yine kendi kendime ortadan kaldırdığım yıllar...

    Ölümün acısına ve doğumun mucizesine tanık olduğum yıllar.

    Okuduğum, izlediğim, katıldığım, öğrenmeye aç bir çocuk gibi bilgiye saldırdığım yıllar.
    Koştuğum, ulaştığım, ulaşamadığım yolları düşe kalka, yara bere içinde devam ettiğim yıllar.

    Çocukluğumu, ergenliğimi ve olgun gençliği yaşadığım bugünlerde, geçmişe özlemle, geleceğe ümitle bakmam gerektiğini bana anımsatan yıllar...

    Çok değil 28 yıl olmuş hayata merhaba diyeli, bundan sonrası, bundan öncesini aratmamasını diliyorum.

    Bugün bir yanım sevinç, bir yanım hüzün…
    Doğum günleri duygusal ve kırılgan günler çünkü..

    İnsan olmak belki de bu yüzden güzel.

    Kendi kendime "iyi ki doğmuşum, her şeye rağmen hayat çok güzel! " diyorum ve kendime bir şarkı hediye ederek günün tadını çıkarmaya çalışıyorum. 20.07.2018

    Küçük Değişikliklerle Doğum Günüme -ALINTI-
  • Kitap zaman makinesi ile harmanlanmış bir teolojik roman kısacası. Karl ailesi ile Avusturya'dan İngiltere'ye gelen bir ailenin çocuğudur. Çocukluğundan beri akranları tarafından zorbalığa uğrar. Katıldığı kiliselerde din konuları ilgisini çeker ki geçmişte niye o döneme gittiği açıkça anlaşılır. Gençliği de çocukluğu gibi değişik geçer. Bir gün bir bilim insanı olan (çoğu kişiye göre deli) James Headington ile tanışır ve Karl'a zaman makinesinden bahseder. Karl geçmişe gideceğini ama tarihi ve yeri kendisinin seçeceğini söyler ve M.S 28 yılına gider.

    Bundan sonrasını yazmayacağım çünkü çok spoiler'lı kısım var ve söylersem kitaptan bir gram zevk almazsınız. Ayrıca kitabın arka kapağını da okumayın.
  • Bazı yaraların ortasından küçücük bir el
    Sanki geçmişe çiçek uzatır.
    Bazı yaralardan sızan kanla,
    Tüm geleceğin yıkanır…

    Didem Madak
  • "Hayatını geçmişe ya da şimdiye bağlayarak yaşayamazsın, bana geleceğinden söz etmelisin."
  • Mario Levi' den yine nostalji, yine hüzün. Daha önce okuduğum romanlarında olduğu gibi yine geçmişe dönük, anıların zihinlerde canlandığı, geçmişle hesaplaşılan bir hikâye. Tipik Levi usulü; çok yavaş, ağır ağır ilerleyen bir öykü. Ancak benim için sıkıcı değil böyle yazılan kitaplar. Herkes okuyamayabilir. Yalnız bu kez Levi, klasik tek katmanlı, düz anlatımlı bir roman yazmamış. Üst kurmaca metin tekniğini kullanmış. Sadece romandaki hikâyeyi anlatmıyor. Bir üst metinle, yazarın bakışından bir de romanın nasıl yazıldığını anlatıyor. Hikâyede kahramanlar hayatları üzerinden, insanın kendisine dayatılan, hazır bulduğu, toplum kalıplarının zorunlu kıldığı bir hayatı yaşamak/kendi seçimleriyle istedikleri hayatı yaşamak ikilemini tartışıyor. Yazar da üst metinle araya girerek bu konudaki kendi görüşlerini belirtiyor. Ve roman bu iki metinden ibaret değil. Bir üst metin daha var, üçüncü katman. Belirsiz bir üçüncü kişi de yazara dışarıdan/yukarıdan bakarak, yazarı ve romanı yazışını değerlendiriyor. Bu yönüyle farklı ve zengin bir teknik kullanılmış. Daha önce okuduğum iki romanından farklı olarak bu kez hiç bitmeyen bir merak unsuru hakim kitaba. Üç bölümde birbirinden bağımsız gibi başlayan öyküler sonunda birbirine bağlanıyor, kahramanların ilişkileri kuruluyor. Ve bu kurgu gayet iyi oturtulmuş.

    Kitap, roman/oyun (tiyatro) olarak lanse edilmiş ancak oyun denmesi mümkün değil. Hatta oyunlaştırılabileceğini sanmıyorum çünkü hemen hemen hiç diyalog yok, sadece anlatılardan oluşuyor. Bir de diline takıldım. Levi' den hiç beklemediğim, hatta beni hayal kırıklığına uğratan bir Türkçeyle yazılmış. Önceki kitaplarına göre ciddi bir bozulma var. Sokak dilinin tüm kuralsızlıkları, saçmalıkları, yanlışları yazarın kalemine yerleşmiş. Üstelik bunlar eğitimli insanların ağzından ya da anlatım kısımlarında yer alıyor. Türkçenin cümle kurulum kurallarına uymayan yapıda bir yazım hakim. O kadar çok "ama" ile biten, okunması zor, anlamsız cümle var ki beni şaşırttı. İlgeç ve bağlaçların kullanımında da çok yanlış var. Bir de cinselliği çok abartmış. Cinsellik içeren sahneler erotizm sınırını aşıp pornografiye dayanmış. Hem bu kadarı gereksiz ve yersiz hem de Mario Levi' nin yazınını düşününce yadırgadım. Yine de kullanılan teknik ve öyküsü için yazarı sevenlere tavsiye ederim.