Kendi deneyimimizin içinde yalnızız. Bir bireyin yaşadıklarını o kişiden başka kimse yaşamayacak, tam da bu nedenle ne yaşadığını kendisinden başka kimsenin gerçek anlamıyla ''bilme" şansı yok.
Ezilen olduğumuzda kendimizi susturmak ve ötekinin yörüngesine girmek zorunda kalırken, ezen olduğumuzda kendi istek ve ihtiyaçlarımızı ötekine dikte ederken, yine eşit olmaktan uzak bir halde ilişkileniriz. Bütün bu ezen-ezilen itme çekmesinden sıkıldığımızda da geri çekiliriz. İnsanları, ilişkileri ve hatta dünyayı gereksiz ilan edip, kendi yalnızlığımızda, yağımızda kavrulmaya çalışırız. Ancak uzun süre burada kalmak da mümkün değildir (tam da yukarıda bahsettiğim sebeplerden ötürü). Bu rekabetçi hale alternatif ise işbirlikçi ilişkilerdir.
Duygularınız siz onları değiştirin, değiştirmeye çalışın diye kendilerini göstermezler. Oldukları halde bir şey anlatmak üzere oradadırlar. Ne zaman -meli -malı'lı cümleler
kurup, duygularımızı az, fazla, yetersiz, keşke olmasaydı gibi bir yerlere itiştirip çekiştirmeye çalışırız, o zaman duygularımızın bize anlatmak istediklerini kaçırmış oluruz.
Duyguların Google Maps'vari bir GPS sistemi olduğunu düşünürüm sık sık. Düşünsenize, İstanbul trafiğindesiniz. Köprülerden birine çıkmaya çalışıyorsunuz. Ama trafik milim milim ilerliyor. Bir navigasyon uygulaması açıyorsunuz, evinize veya gitmek istediğiniz yere varmak ne kadar sürecek diye. Normal şartlar altında 10 dakika sürmesi gereken yola 1 saat 25 dakika diyor! İlk şoku atlattıktan sonra sakince arabanızda beklemeye devam ediyorsunuz. Aradan on dakika geçmesine rağmen telefonunuzun ekranında yerinizi gösteren nokta neredeyse aynı yerde. Ne yaparsınız? Yapabileceğiniz çok şey var; kendinize sabır dilemek, bir arkadaşınızı arayıp muhabbet etmek, sevdiğiniz bir müzik açmak veya sinir olup İstanbul'dan kaçma planları kurmak. Ancak yapmayacağınız bir şey vardır; parmağınızla o yerinizi gösteren noktacığın yerini değiştirmeye çalışmazsınız. Trafik tıkandığı için navigasyon uygulamasına da kızmazsınız (sadece trafik tıkandığı için). O size sadece durumunuzu iletmektedir. Duygular da tıpkı böyledir. Sadece hayatta nerede durduğumuzu gösterirler; seçtiğimiz hayat bize iyi geliyor mu, yoksa sorunlar mı var, bu konuda bize rehberlik sunarlar. Ancak duygularla ilgili güncel alışkanlığımız, trafik tıkanırsa navigasyon uygulamasına kızmaya benziyor.
Jean-Paul Sartre'ın popülerleştirdiği üzere ''varoluş özden önce gelir." Bu önermeyle kastedilen, asıl olanın var olmak olduğu, bunun ötesinde kim olduğumuzun, ne yaptığımızın ve nasıl hayatlar sürdüğümüzün her zaman değişebileceğidir. Geçmişe bakıp kendimizi belli şekillerde tanımlayabiliriz; örneğin güçsüz, öfkeli, beceriksiz olduğumuzu iddia edebiliriz. Ancak bu önermeye göre bunlar bizim temelimiz değildir, seçimlerimizin sonuçlarına dair yorumlarımızdır. Yakından baktığımızda güçsüz, öfkeli veya beceriksiz olmadığımız birçok anı görebiliriz. Var olduğum sürece güçlü olmak da güçsüz olmak da, öfkeli olmak da sakin olmak da, becerikli olmak da beceriksiz olmak da benim için var. Ama bana dair her şey değiller.