Yemek yemek, ben-benim dışında bir dünya ayrımının ne kadar yapay olduğunu en net şekilde gözler önüne seren eylemdir. Beni oluşturan tüm parçalar aslında dünyanın parçalarıdır. Ben dediğimiz aslında dünyanın bir parçasıdır. Sadece biz, her birimiz, bireysel olarak kendimizin çok ayrık olduğuna inanırız. Oysaki dünyanın bir parçasıyızdır ve benliğin sınırları o kadar da net değildir. Bizler bu sınırları netleştirmek için büyük bir çaba sarf ederiz.
Arzusuz yaşayabiliriz. Ancak hayatın tadı tuzu tamamen kaçar. Gerekliliklerle çevrili, zihnimizin dar sınırlarının ötesini göremediğimiz bir köşeye sıkışıp kalırız. Arzusuz yaşamak demek kendimize yabancılaşmak demektir. O kitabı gerekli olduğu için okumak, o yemeği aç kalmamak için yemek, o tanıdıklarla network olsun diye görüşmek demektir. Arzu sayesinde dünyanın geri kalanıyla gerçek ve derin bağlar kurarız.
Neden sorusuyla ilgilenmememizin sebebi yaşadıklarımızın nedeninin olmayışı değildir. Tam aksine, o kadar çok ve karmaşık nedeni vardır ki, bu şekilde bakarak sadece birini veya birkaçını bulup onlara- sarılmış oluruz. Bu da yaşadıklarımızın derinliğini görmezden gelmek demektir. "Neden mutsuz hissediyorum?" sorunuzun cevabı tabii ki vardır. Ama tek bir cevabı yoktur. Tam aksine, aklınıza gelen ilk birkaç cevaptan çok daha ötesi vardır. Ne zaman aklımıza gelen ilk birkaç cevaba tutunuruz, o zaman gerisini kaçırırız. Varoluşçu bakış açısı izah etmek yerine kavramaya devam etmeyi önerir.
Duygularımızı yanıltıcı diye yargılayıp bir kenara attık. Çok ısrarcı olanları da ilaçla susturduk. Mantık, irade ve duygular bize pusulalık eden üç kol iken iradeyi mantığın hizmetine soktuk, duygular da en iyi ihtimalle hoş bir seda olarak bir kenarda kalakaldılar. Aslında unuttuğumuz, dışarıda bıraktığımız kendimiziz.