Açıkçası kitabı okumaya başlamadan önce hakkında sıkıcı olduğuna dair söylentiler duymuştum. Buna kesinlikle katılmıyorum. Stefan Zweig'ın okuduğum diğer kitaplarını nasıl heyecanla ve hissederek okuduysam bu kitapta da aynı duyguları tekrar tekrar anımsayıp yaşadım.
Başlarda hiçbir şey anlayamazken ve “Bunu nasıl bağlayacak acaba?” düşüncesiyle merakla devam ederken, kendini birden olayın içinde bulmak… Sadece içinde bulmak değil adeta yaşamak. Zweig’ı okumayı bu yüzden seviyorum. Çünkü gerçekten olayı yaşıyorum. Ayrıca kitaplarının da gayet kısa olduğunu düşünürsek hiç sıkmadan, bir okuyuşluk farklı bir insan olmamızı sağlıyor. Yani diyeceğim o ki; kendinizi kaptırıp tek seferde bitirebileceğiniz bir kitap arıyorsanız kesinlikle bu kitabı öneririm. En azından benim Amok Koşucusu yorumum böyle.
Amok Koşucusu kitabı, kimsenin asıl nedenini bilmediği bir kazayla başlıyor. Kitabın asıl kahramanı neler olduğunu bildiğini iddia ediyor ve gemide başından geçenleri anlatmaya başlıyor. Gemideki insanların sürekli gülüşmelerine ve sürekli telaş halinde olmalarına dayanamayan kahramanımız, kendini gündüzleri uyuyup geceleri ayakta kalmaya alıştırıyor. Bu şekilde kendini insanlardan uzak tutuyor. Ancak gece kendini yalnız sandığı bir anda, karanlıktan yüzünü göremediği, yalnızca bazen yanan piposunu görebildiği bir adamla karşılaşıyor. Yani Amok Koşucusuyla…
Amok şöyle bir şey: Bir Malezyalı, son derece sade, son derece iyiliksever bir insan, içkisini içiyor… orada öylece oturuyor, duygusuz, umursamaz, donuk… tıpkı benim odamda oturduğum gibi… ve birden ayağa fırlıyor, hançerini kapıyor ve sokağa koşuyor… dosdoğru koşuyor, hep dosdoğru… nereye olduğunu bilmeden
Amok’u bu şekilde tanımlayan ve kendini tam olarak ona benzeten esrarengiz adam, artık dayanamayıp yaşadığı her