• 1724 syf.
    ·13 günde·Beğendi·9/10
    Kitap alamayan çocuklara kitaplar hediye edeceğim Youtube kanalımda, kitaplardaki alıntılar hakkında videolar hazırlıyorum. Destek olmak isterseniz abone olabilirsiniz: http://bit.ly/alintilarlayasiyorum

    Sefillik* temalı bu inceleme bana 13 gün boyunca arkadaşlık etmiş 1724 sayfalık dünyanın en uzun sefalet destanının sadece birkaç sayfalık özüdür. Elek hayat, elekten geçemeyen taşlar ise sefil insanlardır. Bu incelemeyi benim ellerim değil, sefil insanların kanları yazmıştır.

    Peki, nerede, kimde, neden aramalı bu sefilliği? Kimdir bu sefil insanlar? İncelemenin okuyucusu bu cevapsız sorulara cevap aranacağını kendisi anlamıştır.

    https://i.ibb.co/...yoksulluk-varken.jpg
    Belki de bu fotoğraftan başlamalı sefilliğin tanımını aramaya. Ellerinde "Onca Yoksulluk Varken" kitabı ve devamında kafalarında "Bize mi çattı bu sefillik?" düşünceleri. Gülüşsüz, parıltısız gözlerde, renksiz, cansız bir tende sefilliğin tezahür ettiği duygusal yansımalar. Sefilliği aramaya bu çocuğun göz bebeklerinin içinde başladım yıllar önce fakat dünyanın kaçınılmaz yuvarlaklığı gibi kendimi yine başladığım yerde elde 0 halimle buldum.

    Devam ettim sefilliği aramaya.
    https://i.ibb.co/3yNHKZY/umran.jpg çıktı karşıma. Bilmediği bir hayatta bilmediği birileri tarafından yüzü, gözü bu hale getirilmişti. Kimdi, ne istiyordu bu insanlar? Anlayamamıştı. Anlatmamışlardı. Üstündeki renksiz ve duyguları yok edilmiş tezahürünün, cansız ve bitkin bakışlarının nedenini bile soramayacak sefillikte bulunmuştu.

    Devam ettim sefilliğin kaynağını bulmak için...
    https://i.ibb.co/CKLmk7g/aylan.jpg çıktı karşıma. İsimlerin ne önemi vardı? Nasıl olsa çoktan unutmuştuk onları, değil mi ama? Bana yüzünü dön, dedim. Seni göremiyorum, dedim. Dönmedi, dönemedi. Denizin kumları, deniz suyu, tuz, medcezir, dalgaların oluşmasını sağlayan bütün gemiler, denizin köpüğü, deniz kızları, su altı canlı aleminin hiçbiri onu bana döndüremedi. Bugüne kadar hiçbiri böyle bir sefillik türüyle karşılaşmamışlardı. Bilimselliğe boyun eğen denizin dalgaları, yıkamaya devam etti cesedi, bütün sefilliğiyle.

    Şimdi de esas sefile gelelim: https://i.ibb.co/...ukluk_fotografim.jpg
    Nasıl da gülüyor, nasıl da gözlerinin içi parlıyor. Nasıl güzel ve tertemiz kıyafetleri var. Ne güzel yukarıdan kafasına bomba düşmeyen, tamamen güvenlikli bir bölgede ve evde yetiştiriliyor. Neden gülmesin ki? Cesedinin fotoğrafının çekilemeyeceği bir yaş ve koşulda.
    Battaniyesi var üşüdüğünde üstüne örtebilecek,
    Yiyeceği var tıka basa karnını doyurabilecek,
    Parası var istediği gibi harcayabilecek,
    Ailesi var istediği gibi sevebilecek...

    Aslında esas sefilin kendim olduğunu anlayalı o kadar uzun zaman geçti diyeme... DANK!

    O da ne? Kafama bir şey dank etti. Bir kitap. Adı Sefiller. Kendi kendine 1656. sayfası açıldı:
    "Mutlu olmak korkunç bir şey! İnsan halinden nasıl da memnundur! Bunun kendisi için yeterli olduğuna nasıl da inanır! Yaşamın yanlış hedefi olan mutluluğa yönelirken, gerçek hedef olan sorumluluk nasıl da unutulur."

    Bu kitap mı anlatabilecekti bana sefilliğin tanımını, kaynağını, bütün çeşitlerini, aşağıda olmayı ve aşağılık olmayı? Bu kitap mı anlatabilecekti bana "sfl" kökünden gelen kelimenin harflerini kanla ve açlıkla seslendirmeyi?

    Akson ve dendrit uçlarım arasında gelip giden sinirlerime, duygularıma sirayet eden bütün bu sayfalarda duyguların rengarenk uçlarını Sefiller karakterleriyle mi adlandıracaktım artık?

    Vicdan azabının Jean Valjean ve Javert karakterleri arasındaki psikolojik gelgitlerini gözlerimin hüzün ordusu olan gözyaşlarıyla mı okuyacaktım?

    Liderleri çarpışırken sefalet içinde kıvranan insanın içinde olup biten manevi savaşları mı yoksa Wellington ile Napolyon'un 1815 yılının bir günü Waterloo Savaşı sahnesinde en sefil ordunun kim olduğunu kanıtlama amacıyla karşılaşıp bir hendek yüzünden sefaletin vahşet ve kan ile elde edildiğini mi düşünecektim aklımın odalarında?

    Zeka ve ileri görüşlülük gerektiren savaş taktikleri mi yoksa yiyecek ve para gerektiren hayatta kalma taktikleri mi sefilliği alıp götürecekti bir lağımın içerisinde başka diyarlara?

    Zaferlerin azaldıkça özgürlüğün arttığı 19. yy Fransa siyasi ve toplum düzeninde, karakterlerin sefaletle birlikte tam tersine düşünce dünyalarının enginliği betimlenecek ve zenginlerin düşünce dünyalarının darlığı mı eleştirilecekti?

    Manastır hayatı ve çilehanelerin dışarıdaki sefil insanları görmemizi engelleyen bir göz bandı oldukları mı kanıtlanacaktı?

    Suçunun pişmanlığıyla, ahlaka yönelim ve örnek insan olmayla, itiraflarla, adalet ve vicdan gelgitleriyle, Paris lağımlarıyla bir insan id-ego-süperego döngüsünü nasıl tekrar tekrar yaşayabilecekti?

    Salt ekmek hırsızlığı yüzünden kürek mahkumiyeti gibi yüz kızartıcı bir suçla birlikte hayatı boyunca etiketlenmekten kaçamamak hukuk sisteminin sistemsizliğine mi verilecekti?

    1789 ve 1830 Fransız ihtilalleri, 1832 Saint-Denis sokağı barikatlarının direnişiyle birlikte aynı zamanda tinsel bir devrime, askeri düzenin acımasızlığına, devrimi ve rejimi savunan toplumun farklı katmanlarındaki insanların toplum hayatındaki konuşmalarına mı tanıklık edecektim?

    Kurşunun bir silahın namlusundan çıkma anıyla hayat dolu bedenlere bir bir saplanmaları arasında geçen süreyi hesaplayıp, dünyada o kesitte neler olup bittiğini mi düşünecektim?

    Yoksa dünyanın en uzun sefalet destanının içerisine polisiye ve gerilim esintileri de serpiştirilip çocuk-anne-baba psikolojileriyle, sefilliğin çaresizliğinden hayatla oynadığı kumarda kitaplarını, dişlerini, saçlarını ve hayatını ortaya koyan insanlarla mı tanışacaktım?

    Sefiller bir duygu gökkuşağıdır. Hiçbir duygunun eksiksiz bırakılmadığı ve unutulmadığı bu sefalet destanında aklıma gelen duygulara göre karakterlerin eşleştirilmesi aşağıdaki gibidir:
    ACI : Fantine, Jean Valjean, M. Gillenormand
    HIRS : Javert, Jean Valjean, Enjolras, Courfeyrac, Grantaire
    NEFRET : Thenardier, Javert, Eponine, Azelma, M. Gillenormand
    KISKANÇLIK : Eponine, Azelma
    İFFET : M. Myriel, Cosette
    UTANÇ : Cosette, M. Gillenormand
    FEDAKARLIK : Fantine, Jean Valjean, Gavroche, Fauchelevent, M. Mabeuf
    KORKU : Jean Valjean, Cosette, Claquesous, Montparnasse, Babet, Gueulemer
    CESARET : Jean Valjean, Enjolras, Gavroche, Marius, Courfeyrac
    UMUT : Jean Valjean, Fantine, Cosette
    MERAK : Jean Valjean, Javert, Fantine, Marius, Cosette, M. Gillenormand
    SEVGİ : Fantine, Marius, Cosette, Jean Valjean
    TUTKU : Marius, Cosette, Javert
    ÇARESİZLİK : Jean Valjean, Javert, Fantine, Marius, Cosette, M. Mabeuf, M. Gillenormand, Gavroche, Petit-Gervais, Dükkandan kovulan iki çocuk
    HÜZÜN : Fantine, Cosette
    MERHAMET : Fantine, M. Myriel, Jean Valjean
    ŞÜPHE : Javert

    Bu duygu panoramasının hepsini yaşatabilen yazar Victor Hugo'dan, yazarın yazdıklarını okuyup kendisini dünyanın en sefil insanı hissetmesi gereken ise okurdan başkası değildir.
    İncelemenin okuru eğer incelemeyi buraya kadar okumuşsa sorulması gereken soruları esas kendisine sorması gerektiğini anlamıştır.

    SAKIN AMA SAKIN!
    Kimse sefilliği başkasında aramasın.
    En büyük sefiller güruhu bu ekranda yazılmış olan bu cümleleri harika bilgisayarları, son teknoloji telefonları, engelsiz vücutları, gören gözleri, duyan kulakları, eksiksiz giyimleri, sosyal medya profilleri, güzel kitapları, sıcak evleri, güvenlikli şehirleri ile birlikte okuyandır.
    Esas Fransız İhtilali, esas Saint-Denis barikatları direnişi, esas Gezi Parkı, esas ruhumuzun Sarı Yelekler'i bu kaçınılmaz gerçeği anladığınızda direnmeye güç bulacaktır.

    Uyanmanın zamanı gelmedi mi artık?
    Kim diyor ulan sana bunları yapmanı?
    Kim sana boyun eğ diyor?
    Teslim olma, diren isteklerine, diren kendi lüksüne, diren kendinin sefaletine...
    https://www.youtube.com/watch?v=_XSBEAmMD9c

    "Baylar, yemin ederim ki, her şeyi fazlasıyla anlamak bir hastalıktır; gerçek, tam manasıyla bir hastalık." Dostoyevski
    Her şeyi fazlasıyla anlayıp hayat boyu geçmeyen bir hastalığa sahip olmaktır *sefillik.
  • 480 syf.
    ·1 günde·Beğendi·7/10
    Yine bir Livaneli kitabını okuyup bitirmiş olmaktan dolayı mutlu ve düşünceliyim. Bizans sarayı kalıntıları üstünde yükselen Konstantiniyye Oteli'nin açılışına pek çok kişi katılıyor ve hem davetlilerin, hem çalışanların, hem de İstanbul'un çok eski zamanlarda ölen ölüerinin hayat hatta ölüm hikayelerini okurken ve hızla ilerleyip kitabı bitirmişken buluyoruz kendimizi.

    Livaneli'nin birçok şeyle açıkça alay ettiği, hatta öfkesini kustuğunu açıkça görebiliyoruz. Sonradan görme zenginlerle, çok bilgili-fazla bilgili-, her gün televizyona çıkan akademisyenlerle, televizyoncularla, gazetecilerle, iş adamlarıyla, geçmişi ve bugünü beğenmeyip her şeye burun kıvıran gençlerle alay ediyor, Uludere'yi, Gezi parkı olaylarını, hükümetin yaptıklarını anmadan geçmiyor, tecavüzcülere, karısını ve ailesini öldürüp ceza almayanlara, dinci yobazlara ise nefret kusup ateş saçıyor.

    Romanı genel manada beğendim. Hikayenin içindeki hikayede çoğu zaman kayboluyoruz. Nekropolis'teki ölülerin ve yazarların takma adlarının anlatıldığı kısımlar gerçekten ilgi çekiciydi. Garip'in ve Emre Karaca ile HH'nin öyküsü de öyle.

    Kısaca kitap başarı ve utanç dolu hikayesiyle zenginleri, bugüne kadar hayattan ve insanlardan pek çok sille yemiş fakir ve garibanları, cinayetleriyle,
    laik ve yobaz insanlarıyla, haksızlığıyla, adaletsizliğiyle, kalabalığıyla tam olarak İstanbul'u anlatıyor. Keyifli okumalar...
  • 418 syf.
    ·3 günde·8/10
    - Polisin kabusu, yılbaşı geceleridir. Herkesin gülüp eğlendiği, mutlulukla dans ettiği o gece, polisler için korkunç saatler demektir; öğleden sonra başlayıp yeni yılın ilk günü ışıyıncaya kadar süren, bir türlü bitmek bilmeyen kanlı, karanlık bir kabus. Bunları düşündüğümüz yeni yılın ilk saatlerinde Tarlabaşı'nda bulunan bir erkek cesediyle başlıyoruz aksiyona. Barbut İhsan, Kara Nizam, Saltanat Süleyman, Titiz Tarık, Pire Necmi, Janti Cemal, isimlerinden de anlaşılacağı gibi birbirinden farklı ve estetik biçimde kitaba yerleştirilmiş karakterler. Bunların arasında ne ararsanız var. Uyuşturucu işinden, kumarhane işletene, kadın pazarlayana, tetikçisine, hainine kadar hepsi var. ''Burası bizim semtimiz, sokakta bir kedi çiğnense, bir cam kırılsa haberimiz olur.'' diyorsunuz, diyorsunuz da burnunuzun ucundaki cinayeti kim işledi? Haberiniz yok. Başkomiser Nevzat bu görev için seçilmiş kişi tabii ki. Bu olayı aydınlatacak kişi O'ndan başkası olamazdı zaten.

    - Başkomiser Nevzat, yardımcısı Ali ve kriminologumuz Zeynep kolları sıvayıp cinayet için şüphelileri sorguya çekerek ve delilleri toplayarak yola koyuluyorlar. Kitap sadece cinayet üzerine yazılmış bir polisiye roman değil, sayfaları karıştırdıkça önümüze çıkan, içimizi ısıttığı kadar yüreğimizi burkacak hikayelerle de karşılaşıyoruz. Başkomiser Nevzat'ın ''Beyoğlu'nun En Güzel Abisi'' kitabın da adını taşıyan lakabından nasıl vazgeçmek zorunda kaldığı beni çok hüzünlendirdi. İçten içe bazı konuları yaşadığı olaylarla harmanlayarak ilerlemesi esere akıcılık ve derinlik kazandırmış. Örneğin olay Tarlabaşı'nda geçiyor ve yazar sık sık buradaki kentsel dönüşümden faydalanıp oradaki yaşayanlara zulüm edip mallarına zorla el koyan mafya babalarına, imar çakallarına ve bu işten rant sağlayacak herkesten şikayetçi. Kitabımızdaki birkaç gencin geçmişi Gezi Parkı protestolarına dayanıyor, yazar bunu da boş geçmeyerek güzel bir hikayeyle süslemiş. Evgenia yengenin Yunanistan'dan akrabalar gelir de geçmişimizde bu topraklarda yaşanan en büyük UTANÇ günlerinden biri olan 6-7 Eylül olaylarına değinmeden olur mu ? Yazarımız bunu da içimize işleyecek şekilde kazımayı başarmış.

    - Sizce bu cinayet neden işlenmiştir? Mafya babasının en iyi adamısınız ve ondan gizli iş çevirip, ona ihanet ettiğiniz için mi? Yoksa yamuk yaptığınız başka biri mi öldürmüştür. Kumarda varını yoğunu aldığınız birinin intikamı mı? Pek tekin bi adam değil sonuçta maktul. Çok yakışıklı olduğu söyleniyor, etrafı da kadınlarla dolu üstelik. Kadınlar arası kıskançlıktan doğan bir sebepten mi acaba? Kitabı okurken bunları çokça düşüneceksiniz ve emin olabilirsiniz ki kitap tam bir bilinmez. Başladığı yer belli ama kışkırtmalar, mahallede yaşanan olayların tetiklediği kalabalığın gösterileri, mafya babalarının parsel ve insan kavgası, kişilerin kendi çıkarları derken kendimizi her adım attığımızda daha büyük bir boşluğa doğru sürüklenirken buluyoruz. Bir an diyorsunuz ki bu mafya babası ne kadar da yufka yürekli. Değil adam öldürmek karıncayı bile incitmez. Sonra da karşınıza başka bir şey çıkıyor ve aynı kişi için bu babasını bile kesmiştir diyorsunuz. Duygusal olarak ta sürekli iniş çıkışların olduğu bir eser. Her an silahlar patlayacak, bir yerden baskın yiyeceğiz diye korkarak bekliyoruz. Bu kitap cinayet çözümlenmeden bitecek diye bir düşünce oluşmuştu tam kafamda. Ne yaparsanız yapın doğru sonuca ulaşamayacağınız bir senaryo var çünkü. Katil hem herkes olabilir hem de hiç kimse olmayabilir. Böyle karışık bir durum derken hiç ummadığınız bir yerde ipin ucunu yakalıyor Başkomiserimiz ve bütün sorular cevaplarına kavuşuyor.

    - Keyifle okuduğum bir Ahmet Ümit romanıydı. Herkese tavsiye ederim.
  • 418 syf.
    ·9 günde·5/10
    Türk ve yabancı farketmez iyi kurgulanmış polisiye okumayı severim. Çünkü merak duygumu diri tutarak iyi vakit geçirmeyi sağlarlar. Fakat konunun dallanıp budaklanmasını ve de bu budakların da konuyla bağlantısının olmamasını sevemiyorum. İşte Ahmet Ümit bu romanda tarlabaşında işlenen bir cinayet fonunda bir çok şey anlatmak istemiş. Gezi parkı, 6- 7 eylül olayları, rant kavgası, mafya babalarının geçmiş hikayeleri, 3lü aşk hikayeleri, sokak çocukları ve hatta kendisini.. Vermek istediği sosyal mesajlar o kadar fazla ki keşke diyor insan birine yoğunlaşaymış yazar. Ve sonu öyle bi yere çıkıyor ki neden bu kadar hikaye anlattığını anlayamıyorsunuz. Biraz güncel olaylarla ilgilendirmek için aceleye gelmiş hissi veriyor sanki. Okuduğum için elbet pişman değilim. Eğer Ahmet Ümit'in üslubunu ve de Başkomiser Nevzat karakterini seviyorsanız sizde okuyabilirsiniz.
  • 408 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Geçmişten gelen sorunlar, taze acılar, Gezi Parkı'nin iki farklı yüzü, filizlenen bir aşk ve yıkılan tabular. Mersinli bir Beşiktaşlı olmamın yanında hikayesiyle ve anlatımıyla beni etkileyen, karakterlerin iç dünyasını iyi yansıtan, hissettiren bir kitap olmuş.
  • 480 syf.
    ·Puan vermedi
    Daha öncede aynı yazarın 3 kitabını okumuş ikisini gerçekten çok beğenmiştim ancak bu romanını pek beğendiğim söylenemez özellikle romanda okurlara kendi fikirlerini empoze etme kaygısını o kadar çok taşıyordu ki yazar insan bir an kendini siyasetin içinde ama tek taraflı olarak buluyor. Roman ağzıyla yazılmış ama günümüz iktidarına iktidarından da ziyada devlet başkanına üstü kapalı hakaretler içerirken bir yandanda gezi parkı olaylarının haklılığını ortaya dökmeye çalışmış ve bütün bunların üstüne ön kapağına tamamen hayal ürünüdür yazmış! Okurda zaten çok aptal ya?!

    Gelelim romana bir otel açılışı istanbulun jet sosyetesi onlardan biri olmak için çok çabalamış bir sekreter kız zehra ağzından (kendi adını bile beğenmeyen eski bulan yani köklerini bilmeyen ama ne hikmetse idolojilerine aşırı sahip çıkan muhalif bir nefer!) günün şartları roman vari şekilde yansıtılmış. Başlı başına bir isyanın romanı yazarın içinde bulunduğu çıkmazı kendi gözünden yansıtarak insanları kendi fikirleri ile çevrelemek için yazılmış ama çokta başarılı bulamadığım bir eser.