KÖRLÜK
Belki de okumak için kendi adıma çok geç kalınmış bir kitap olan körlük kitabını ele almak istiyorum bugün.
Bilinmeyen bir ülkenin bilinmeyen bir şehrinde ve adı bilinmeyen insanların yaşadığı bir körlük salgınını konu alan kitapta dikkatimi çeken ilk şey anlatım dili oldu.
Karakterler ve şehirden ziyade sanki yazar sadece tüm detayları ile körlük ve körlüğün getirdi o kaosun derinliklerine odanlanmamızı istiyordu ki benim için durum gerçekten de böyle oldu.
İsimleri yerlerin bir önemi yoktu. Göremedikten sonra… Bilsek ne olurdu?
Kitaptan bana kalan kısımlarını aktaracak olursam
ilk olarak “Görmek” eyleminin bizim için ne denli kıymetli olduğunu hatırlamak oluyor.
Görmediğimiz bir dünya nasıl olurdu? Hayat nasıl devam ederdi? Ve biz nasıl var olurduk? Hayali zor ve uzak. Düşlemesi imkansız.
Kimsenin göremediği bir dünyada görmek nasıldır? Bu sorunun cevabına doktorun karısının kitaptaki serüvenini takip ederek ulaşabiliriz. Görülmemesi gereken her şeyi görmek kim bilir ne kadar da zordur?
İkinci önemli nokta ise sanırım toplumların nasıl vahşileşebileceğine dair kokuları alıyor olmamız. Tanık olacaklarımızda insanların ne denli çirkinleşip yoldan çıkabileceğini çok net bir şekilde görebiliyoruz.
Toplumların körlüğüne nasıl engel olunabilir? Bilmiyorum ancak Jose Saramago bu eseriyle körlüğün görenlerin körlüğü veya gördüğü halde göremeyenlerin körlüğünü vurgulamaya çalışıyor.
Toplumlar dünyadaki suç, adaletsizlik, bencillik, cinsel istismar, açlık gibi birçok önemli konuya gerçekten kör gözlerle bakıyor. Veya bakıyor ama görmüyor. “Beyaz Körlük” tam olarak bu değil midir? Bana göre tam da böyledir. KörlükJosé Saramago